Cuma , Ekim 18 2019

A

Abas.
(1) İlyada’da adı geçen Abant’lar boyuna adını veren kahraman. Poseidon ile su perisi Arethusa’nun oğlu.

(2) Aigyptos oğulları amcaları Danaos’un kızlarıyla zorla evlenince, gerdeğe girdikleri gece kanları tarafından öldürülürler. Yalnız Hypermestra kocası Lynkeus’u esirger, ikisinin birleşmesinden Abas adlı bir erkek çocuk doğar (Tab. 10). Abas Argos’ta kral olur, evlenerek Akrisios’la Proitos’u meydana getirir. Akrisios’tan Danae, Danae’den Perseus doğar.

Acca Larentia.
(1) Roma’nın kuruluş efsanesi’nde sözü geçen çoban Faustulus’un karısı. Kocasının dağda bulduğu Romulus ve Remus bebeklerini benimser ve kendi on iki çocuğuyla birlikte büyütür (Romulus).

(2) Roma’nın kuruluş dönemlerinde güzelliğiyle ün salmış bir kız. Bir bayram günü Hercules tapınağında tanrı ile tapınak bekçisi bahse girişirler, zar oyununda kim kazanacaksa “ötekine bir ziyafet çekecek ve bu güzel kızla yatmasını sağlayacaktır. Oyunu Hercules kazanır ve Acca ile sevişir. Kız sonraları zengin bir Etrüsk’le evlenir ve yaşlı kocası ölünce bütün varlığını Roma halkına bağışlar.

Admete.
Bir Samos (Sisam) efsanesine göre, Perseus soyundan olan Admete Argos’ta tanrıça Hera tapınağının rahibesiymiş. Elli sekiz yıl bu tapınağa hizmet ettikten sonra, babası Eurystheus ölünce Argos’tan kaçmak zorunda kalmış. Tanrıçanın heykelini yanına alarak Sisam adasına sığınmış. Bir süre sonra Argos’luların parayla tuttukları korsanlar Hera heykelini kaçırmaya kalkışmışlar, ama gemiye bindirilen heykel yelkenlerin açılmasına engel olmuş, tanrıça böylelikle Samos’ta kalmak istediğini belli etmiş. Samos Hera’sı diye anılan ünlü bir heykel İlkçağ arkaik sanatının en önemli yapıtlanndan sayılır. Sisamlılar Hera ve Admete adına yılda bir bayram yaparlardı.

Admetos.
Pherai (bugün Elestino) şehrinin kralı. Delikanlı olarak Kalydon avına ve Argonaut’lar seferine katılmış. Kyklop’ları öldürdü diye bir yıl Olympos’tan sürülen Apollon’u sığırtmaç olarak kullanmış (Apollon, Kyklop’lar). Pelias’ın kızı Alkestis’e gönül veren Admetos onu elde etmek için arabasına bir aslan; bir de yaban domuzu koşmak zorunda kalınca Apollon tanrı ona yardım etmiş ve Admetos Alkestis’i almış, ne var ki düğün günü Artemis’e kurban kesmeyi unuttuğu için, tanrıça gerdeğini yılanlarla doldurmuş. Apollon Admetos’u bu beladan kurtarmış, bununla da kalmayıp Admetos’un kaderini de değiştirmeyi başarmış: Kader Admetos’un ölümü için saptadığı gün Pherai kralı yerine ölecek başka birini bulursa ertelemeye razı olmuş. Ama o gün gelince Admetos yerini alacak kimseyi bulamamış: Ne anası, ne babası, ne uşağı, kimse ölmek istememiş, yalnız genç karısı Alkestis kendisini feda etmiş. Alkestis Hades’e indikten sonra Herakles tarafından kurtarılır (Herakles). Deli Dumrul efsanesine de konu olan bu motifi Euripides “Alkestis” adlı tragedyasında işlemiştir (Alkestis).

Adonis.
Köken ve kaynakları güney Akdeniz çevresine uzanan tipik bir Anadolu efsanesi. Kybele-Attis mythos’unun bir başka anlatımını veren Adonis efsanesi bir toprak-bereket öyküsüdür. Birçok şiir ve masal yazarlarının özene bezene işledikleri bu öykü şöyle özetlenebilir:

Suriye kralı Theias, ya da Kıbrıs kralı Kinyras’ın Myrrha ya da Smyrna adında bir kızı varmış, tanrıça Aphrodite’in lanetine uğrayan bu kız babasına tutulmuş, onunla sevişmek istemiş. Dadısının kurduğu bir düzenle babasının yatağına girmiş ve on iki gece onunla sevişmiş, son gecesi de gebe kalmış. O gece babası, yanında yatan kadının kendi kızı olduğunu anlamış ve bu korkunç günahı temizlemek için, kılıcıyla kızının üstüne yürüyüp onu öldürmek istemiş. Ama tanrılar Myrrha’ya acımışlar ve onu babasının elinden kurtarmak için bir mersin ağacına çevirmişler. On ay kadar sonra ağacın kabuğu çatlamış, gövdesinden dünya güzeli bir bebek çıkmış. Çocuğun güzelliğine vurulan Aphrodite onu büyütsün diye yeraltı tanrıçası Persephone’ye vermiş. Ama Persephone de çocuğa tutulmuş, onu Aphrodite’ye bir daha geri vermeye yaraşmamış. Tanrıçalar arasında kopan kavgaya yargıçlık eden Zeus, Adonis’in yılın dört ayını Persephone’nin, dört ayını da Aphrodite’nin yanında geçireceğine, geri kalan zamanda da istediği yerde yaşayabileceğine karar vermiş. Adonis sekiz ay Aphrodi-te’nin yanında kalmayı seçince, tanrıçanın güzel delikanlıya olan aşkını kıskanan öbür tanrılar (Ares ya da Artemis) Adonis’in üstüne bir yaban domuzu salmışlar, kasığından yaralanan Adonis’de kanaya kanaya can vermiş. Toprağı sulayan kanından Manisa lalesi denilen bahar çiçekleri bitmiş, öte yandan sevgilisinin yardımına koşan Aphrodite’nin ayağına diken batmış, sıyrığından akan bir damla kan tanrıçanın çiçeği olan beyaz gülü kırmızıya boyamış.

Kışın yeraltında saklanan, baharla birlikte yeryüzüne dönen ve aşk cümbüşü içinde fışkırıp gelişen bitkisel varlığı simgeleyen Adonis’e Suriye’de özellikle kadınlar tapınırlardı: Yılda bir bahar bayramları yaparlar, saksılara, sepetlere tohum dikerler, onları sıcak sularla sularlardı, böylece hızla büyüyen bu bitkiler kısa zamanda solup ölürlerdi. Adonis bahçeleri denilen bu çiçeklerin karşısında kadınlar yas tutar ve “O ton Odonin” (Vah Adonis!) çığlıklarıyle dövünürlerdi.

Adonis efsanesi Sümer ve Hitit kaynaklarından gelmedir. Adonis İbranîce “efendi” anlamına gelen Tammuz (Türkçe Temmuz) adının yunancalaştırılmış karşılığıdır. Tammuz-Adonis efsanesiyle Hitit bereket tanrısı Telepinu efsanesi arasında ilişki ve benzerlik göze çarpmaktadır (Kinyas).

Adrastos.
Talos’un oğlu, Argos kralı (Tab. 23). Efsanesi Thebai’ye karşı Yediler seferiyle ilgilidir. Bir aile kavgası yüzünden yurdunu bırakıp, dedesi Sikyon kralı Polybos’un yanına sığınmak zorunda kalır. Bir süre sonra da onun vârisi olarak tahta çıkar, ama babasını öldüren Amphiarâos’la görünüşte banşarak, kız kardeşi Eriphyle’yi ona verir ve Argos krallığına döner (Amphiarâos, Eriphyle).

Bu arada Oidipus oğullarından Eteokles, kardeşi Polyneikes’i Thebai’den sürünce, bir yandan Polyneikes, öte yandan da adam öldürdüğü için Kalydon’dan sürülen Tydeus, Argos’a sığınırlar. Adrastos kızlarından birini Polyneikes’e, öbürü Deipyle’yi de Tydeus’a verir ve Polyneikes’le birlikte Thebai’ye karşı Yediler seferine önayak olur. Falcı ve bilici olan Amphiaraos bu savaşta bütün önderlerin öleceğini, bir Adrastos’un sağ kalacağını öngörmüştü. Gerçekten de öyle olur, büyük yenilgiden sonra, Adrastos ölümsüz atına binerek Argos’a kaçar. Sonra, ölen önderlerin oğullarıyla Thebai’ye karşı Epikon’lar seferine katılır ve bu kez zaferi kazanır, ama savaşta yitirdiği oğulunun yasına dayanamayıp ölür.

Aedon. (Yun. Bülbül).
(1) İlkçağ yazarlarını çok etkileyen bu efsaneye ilkin Homeros’ta rastlanır. Odysseia’da (XIX, 518) anlatıldığına göre, Aedon Pandareos’un kızı ve Thebaili Zethos’un karışıdır. Zethos’un kardeşi Amphion Niobe ile evlenip çok çocuğu olduğu halde, Aedon’la Zethos’un yalnız bir çocukları olur: İtylos. Aedon eltisini kıskanır ve bir gece en büyük oğlunu uykusunda öldürmeye kalkışır, ne var ki yanılır, karanlıkta Niobe’nin oğlunu değil de kendi çocuğunu öldürür. Tanrılar Aedon’a acıyıp onu bir bülbüle dönüştürürler.

(2) Miletos efsanesi şöyledir: Aedon Milet’li Pandareos’un kızı ve Polytekhnos adlı sanatçının karısıdır. Kocasıyla birlikte Kolophon’ da mutlu günler yaşarlar, İtys adında bir oğulları olur. Ama mutlulukları başlarına vurur, gurura kapılırlar. Zeus ile Hera’dan daha mutlu bir çift olmakla övündükleri için, Hera ceza olarak kavga tanrıçası Eris’i sokar aralarına. Karı koca birbirleriyle yarışmaya girişirler, Polytekhnos araba yapmakta, Aedon kumaş dokumakta. Kim daha çabuk bitirecekse, öbürüne bir hizmetçi bulup getirecektir. Yarışmayı Aedon kazanır, kocası da gider Efes’ten onun kız kardeşi Khelidon’u (Yun. Kırlangıç) alır, yolda onu kirletir, saçlarını kesip köle kılığına sokar ve kız kardeşine kim olduğunu bildirirse, onu öldüreceğini söyleyerek Aedon’a verir. Aedon kız kardeşinin bir gün çeşme başında dert yandığını duyunca, onu tanır. İki kız kardeş öç almaya karar verirler, İtys’i öldürüp pişirirler ve babasına yedirirler. Polytekhnos işin farkına varınca çılgına döner, iki kız kardeşi öldürmek ister. Zeus araya girer ve birini bülbül, öbürünü kırlangıç haline sokar.

(3) Atina efsanesi: Tragedya yazarlarının ve özellikle Sophokles’in yitik “Tereus” tragedyasında anlatıldığı gibi, Prokne ile Philomela Atina kralı Pandion’un kızlarıdır. Prokne Trakya kralı Tereus’la evlenir ve İtys adlı bir oğulları olur. Ama Tereus Philomela ile de sevişir ve olup biteni kız kardeşine anlatmasın diye dilini koparır. İki kız kardeş İtys’i kesip babasına yedirmekle öç alırlar. Tanrılar Prokne’yi bülbül, Philomela’yı kırlangıç (başka bir anlatıma göre adı güzel sesli anlamına gelen Philomela bülbül olur), Tereus’u da hüthüt kuşuna dönüştürürler. Aristophanes “Kuşlar” komedyasında bu dramı Hüthüt’ün ağzından şöyle anlatır:

Uyan garip bülbülüm, uyan,

Çöz tanrısal dilini,

Dök yüreğindeki acılan,

Anlat o kutsal ağıtlarınla

Oğlumuz İtys’in başına gelenleri.

Kızıl boynundan su gibi aksın

Oğlumuzun adını inleyen sesin,

Sık fundalıklardan göklere yükselsin,

Apollon, altın saçlı tanrı

Duyup bu acı yankıları,

Alsın fildişi çalgısını,

Karşılık versin sana,

Tanrı koroları kursun yukarda,

Ve ölümsüz dudaklarından çıkan ezgiler

Karışsın sesine mutlu yüceliklerde.

Aello.
Harpya’lardan biri. Adı Kasırga anlamına gelir (Harpyalar).

Aerope.
Girit kralı Katreus’un kızı (Tab. 15). Girit’ten sürülüp Argos’a gelir ve ilkin Pleisthenes ile evlenir, sonra Atreus’un karısı olur. Aerope, Agamemnon ve Menelaos’un anaları olarak gösterilir. Atreus’la Thyestes arasındaki kardeş kavgasında ölür (Atreus).

Agamedes.
Agamedes üvey oğlu Trophonios’la birlikte Yunanistan’ın en ünlü mimarlarındanmış. Delphoi ve Thebai şehirlerinde yaptıkları anıtlar parmakla gösterilirmiş: Delphoi’de Apollon, Arkadya’da Poseidon tapınakları ve Thebai’de Alkmene’nin yatak odası ellerinden çıkmış. Boiotia kralı da onlara hazinesini saklamak için sağlam bir yapı ısmarlamış. Para hırsına kapılan iki mimar da hazine odasını, bir taşını yerinden oynatıp kolayca çıkarabilecekleri biçimde yapmışlar Geceleri buraya girer, hazineden bir şeyler araklarlarmış. Varlığının gün geçtikçe eksildiğini gören kral Girit’ten ünlü mimar Daidalos’u çağırmış. Bir tuzak kurmuşlar ve iki hırsızı tam yakalayacakken, Trophonios Agamedes’in kafasını keserek kaçmış.

Başka bir anlatıma göre, Agamedes ile Trophonios Delphoi tapınağını bitirince, tanrıdan ücretlerini istemişler, Apollon da altı gün yiyip içip eğlenmelerini, yedinci günü emeklerinin karşılığını alacaklarını bildirmiş. Öyle olmuş, yedinci gece uykuya dalınca iki mimar bir daha uyanmamışlar. Tanrı onlara en büyük ödül diye tatlı bir ölüm bağışlamış.

Agamemnon.
Agamemnon Yunan mythos’unda tektir, eşsiz bir tiptir, yalnız İlyada’da değil, efsaneler boyunca onun simgelediği kavramı onun kadar etkin ve belirgin niteliklerle canlandıran başka bir kişi yoktur. Agamemnon kraldır, krallar kralıdır, her biri bir bölgenin yönetimini elinde tutan birçok derebeylerinin başında, onları ordularıyla birlikte yöneten başkomutandır. Buyruğuna tek sınır, bölgesel kralların toplantısında çizilir, bu kurultayda da başlıca kural danışmadır. Yunan mythos’u tanrılar tanrısı Zeus’un üstünde, ondan üstün bir güç bulunduğunu gösterdiği gibi, krallar kralı Agamemnon’un kişiliğinde de krallığın hem erdemlerim, hem de eksik ve zayıf yönlerini önümüze serer. Bu bakımdan destana olduu kadar, tragedyaya da esin konusu olmuştur Agamemnon.

İlyada’nın üçüncü bölümünde Helene surların üstüne dizilmiş, savaş alanına bakan Troyalı ihtiyarlara en başta eski eniştesi Agamemnon’u “hem iyi bir kral, hem güçlü bir savaşçı” olarak tanıtır. Agamemnon’un krallık yetkisi Zeus’tan gelmiştir. Homeros onun asasının, kral değneğinin tarihçesini çizerken (İl. II, 100 vd.), soyunu Pelops’a kadar götürür, başka bir efsane koluna göre Agamemnon’un ilk atası Tantalos’tu. (Tab. 14 ve 15). İlyada’da Pelops oğullarının kan davasından söz edilmez, krallık normal yoldan Pelops’tan Atreus’a, Atreus’tan Thyestes’e ve ondan Agamemnon’a aktarılır; Atreus ile Thyestes arasındaki kardeş düşmanlığı ve onun sonucunda İşlenen korkunç suçlar daha çok tragedyaya konu olmuştur (Atreus). Ama destan Agamemnon’u bir krala özgü bütün nitelikleriyle canlandırır. Bu kral portresi üstünde durmaya değer.

İlyada’nın konusu, Agamemnon ile Akhilleus arasındaki kavga Agamemnon yüzünden kopar. Ve bu kavgada krallar kralının tutumu, karakteri ve kişiliği bütün açıklığıyla ortaya serilir. Agamemnon kraldır ve her kral gibi kendi çıkarını, istek ve buyruklarını emrindeki insanlarınkinden üstün görmekte ve bu inanışa göre davranmaktadır. Tutsağı Khrysels’i geri vermek istememesi, vermek zorunda kalınca Akhilleus’unkini almakta hiçbir sakınca görmemesi kavganın asıl nedenidir. Bu olayda karşısına çıkan kim olursa olsun paylar, tersler, hiçe sayar (İl. I, 102 vd.).

… Kalktı hırsla

gücü yaygın Agamemnon, yiğit Atreus oğlu,

kapkara bir öfkeyle doluydu yüreği,

yanıyordu iki gözü yalım yalım…

Apollon’un Akha’lara gönderdiği salgının nedenini bilen Kalkhas bu öfke karşısında çekinir gerçeği söylemeye (İl. I, 78 vd.).

Kızdıracağım biliyorum Akha’ların saydığı

adamı,

o adamın bütün Argos’lulara her yerde sözü

geçer.

Kral azgın olur kızınca ayak takımından

birine,

bir zaman öfkesini yenerse de, unutamaz

kinini,

dışarı vurana dek taşır yüreğinde onu.

Ama Agamemnon ne Kalkhas’ı dinler, ne de onun sözlerine uyulmasını salık veren Akhilleus’u, bildiğini yapar. Bu davranışı tepki uyandırır. Tepkinin, yalnız kavgaya tutuştuğu Akhilleus’tan gelmemesi, ordunun alt tabakasını simgeleyen bir askerin de kralı en ağır sözlerle kınaması dikkati çeker. Halkın yöneticisini eleştirmesi dünya yazınında ilk kez görülmektedir burada. Bu eleştiri Akhilleus’un ağzından şöyle dile gelir.

“Ey doymak bilmek adam… Seni gidi edepsiz, çıkarma düşkün yürek… Seni şarap fıçısı, seni it gözlü, seni geyik yürekli… Halkını kemiren bir kralsın sen”. (İl. I, 122, vd.).

Ama yiğidin sözlerinden daha da şaşırtıcıdır Thersites’in, halktan bir adamın kralı kınaması (Thersitesj. Bu eleştiri yalnız kralı degil, feodal Akha düzeninin tümünü kapsamaktadır (İl. II, 225 vd.).

Gene mi bir isteğin var, Atreus oğlu?

Barakaların tunçla, kadınla dolu.

Bir şehri alır almaz biz Akha ‘lar

onları sana verdiydik ilk peşin.

Bir de altın mı istiyor canın şimdi?

Tutup getirelim Troya’lılardan birini,

gelsin babası kurtulmalık versin sana,

altınla versin sana, öyle mi?

Taze bir kadın mı istiyorsun yoksa, düşüp

kalkmaya,

bütün gözlerden uzakta, kapatmaya

kendine?

Başbuğsun, yakışık almaz Akha oğullarını

yıkıma sürüklemen.

Size diyorum Akha oğulları, hey,

Akha oğulları denmez size artık,

Akha kadınları demeli,

sizi aşağılık herifler sizi,

Hadi yurda dönelim gemilerimizle,

tek başına bırakalım Troya’da onu,

otursun onur payının üstüne.

Yardım etmeyelim de görsün sonunu,

Saygısızlık etti Akhllleus’a, en üstün

yiğidimize,

aldı onur payını, yoksun bıraktı onu.

Akhilleus’un içinde büyük bir kin yok

gene de;

hem gevşek davranmasaydı sana, Atreus

oğlu,

bu senin son küfrün olurdu ona.

Bu sorunu Akha ordusunun nasıl çözümlediği de ilginçtir. Athena’nın verdiği esinle Odysseus sıraları dolaşıp şöyle yatıştırır herkesi (İl. II, 193 vd.):

…bilemezsin Atreus oğlunun niyeti ne?

Akha oğullarını yokluyor şimdi o,

ama ezecek yakında başlarını…

Öfkelenip de Akha’lara yıkım getirmesin

sakın,

Zeus’un beslediği kralların amansızdır

öfkesi…

daha güçlüdür onlar senden.

Sense savaştan anlamaz korkağın birisin.

Ne kurultayda geçer sözün, ne savaşta

geçer.

Hem biz burada hepimiz kral değiliz ki.

Her taraftan bir ses çıkarsa iyi olmaz,

bir tek baş olmalı, bir tek kral.

Kurnaz Kronos oğlu şu değnekle bütün

yetkileri

size krallık etsin diye verdi Agamemnon’a!

Agamemnon gene de bir zorba olarak gösterilmez İlyada’da, aslında talihsiz bir adamdır: Akhilleus’u kırdığına bin pişman olur, barışmak için ödün vermeye razıdır. Yiğidin olumsuz tepkisiyle karşılaştıktan sonra, bir daha aynı uysallığı gösterir ve özür dileyerek barışır (İl. XIX, 85 vd.). Her davranışında sanki bir sakarlık vardır Agamemnon’un: Aulis’te avlanırken Artemis’i kızdırması, bu yüzden kızı İphigeneia’yı kurban etmek zorunda kalışı bu kralın hatalarını ne kadar pahalıya ödediğini gösterir (İphigeneia). Karısının ve onun âşığı olan kendi amcaoğlunun elinden öldürülmesi bile aynı yarı komik, yarı trajik kaderin belirtisidir (Klytaimestra, Aigisthos).

İlyada onun kahramanlıkları ve öldürdüğü Troyalı yiğitlerin adıyla doludur, ama Agamemnon burada da tam başarılı değildir, ne savaşta bir Akhilleus ya da bir Aias olabilir, ne de kurultayda bir Nestor ya da Odysseus gibi üstün bir akıl gösterebilir. Onun kişiliğinde Homeros ve yolunu izleyen bütün ozanlar krallık kurumunun kusur ve eksikliklerini ortaya sermek istemişlerdir sanki.

Agaue.
Kadmos ile Harmonia’nın kızı, İno ile Semele’nin kardeşi, Pentheus’un anası (Tab. 18). Zeus’la Semele’nin aşkı üstüne dedikodu yaptığı için, Semele’nin oğlu tanrı Dionysos anasının öcünü almış. Bakhalar sürüsüne katılan Agaue, oğlu Pentheus’u bir vahşi hayvan sanarak kendi eliyle parçalamış. Bu konu Euripides’in “Bakkha’lar” tragedyasında işlenmiştir (Pentheus, Bakkha’lar).

Agdistis.
Pausanias’ın anlattığı Agdistis efsanesi ana tanrıça Kybele’nin Pessinus’taki kültüne ilişkin bir efsanedir. Zeus bir gece düş görerek tohumunu yeryüzüne döker. Bundan hünsa bir varlık doğar: Agdistis. Hem kadın, hem erkek olan bu yaratığı tanrılar ele geçirir ve erkeklik uzvunu kesip atarlar, uzuvdan bir badem ağacı meydana gelir, ırmak tanrı Sangarios’un (Sakarya) kızı bu ağaçtan bir badem koparıp göğsüne saklar, bundan gebe kalarak Attes (başka kaynaklara göre Attis) adlı bir oğlan doğurur. Onu dağa bırakır. Attes büyüyünce öyle yakışıklı, öyle eşsiz güzellikte bir delikanlı olur ki o zaman salt kadın olan Agdistis ona âşık olur. Ne var ki Attes Agdistis’ten kaçmak İçin Pessinus’a gider ve orada kralın kızıyla evlenmeye kalkışır. Tam düğün gecesi düğün ezgileri söylenmektedir ki Agdistis birdenbire çıkagelir. Attes onu görünce çıldırır ve erkekliğini keser, Pessinus kralı da aynı şeyi yapar. Attes ölür, Agdistis de sevgilisinin bedeninin bozulmamasını sağlar.

Bu efsanenin başka bir anlatımı da şöyledir: Phyrgia ilinin sınırlarında Agdos adlı ıssız bir kaya varmış, orada Kybele tanrıçaya bir taş biçiminde tapılırmış. Zeus tanrıçaya tutulmuş, onunla birleşmeyi başaramayınca tohumunu bir kayanın üstüne bırakmış. Bu tohumdan Agdistis doğmuş, hünsa imiş, Agdistis’i Dionysos sarhoş ederek erkekliğinden etmiş; uzvundan bir badem ağacı çıkmış, bunun meyvesini Sangarios ırmağının kızı Nana göğsüne almış, gebe kalıp Attes’i doğurmuş. Sangarios Nana’ya çocuğu dağa bırakmasını buyurmuş. Bebek gelen geçenin ilgisini çekmiş, onu bir tekenin sütüyle beslemişler, tekenin sütü olamayacağı halde, adının Phrygia dilinde teke anlamına gelen “attagus” teke ile ilişkisini göstermektedir. Ne var ki bu attagus sözcüğü “güzel” anlamına da gelebilir. Her neyse Agdistis ile Kybele ikisi birden gönül vermişler bu güzel delikanlıya, ama Phrygia kralı Midas onu kendi kızına almak istiyormuş. Derken Agdistis Attes’i çıldırtmış, delikanlı bir çam ağacının dibinde erkekliğini keserek can vermiş. Kybele tanrıça onu gömmüş, toprağa akan kanından biten menekşeler dibinde öldüğü çamı çepeçevre sarmışlar. Midas’ın kızı da umutsuzluğa düşerek canına kıymış, Kybele onu da gömmüş ve onun mezarı üstünde de menekşeler bitmiş. Ayrıca mezarı üstünde bir badem ağacı büyümüş. Agdistis Zeus’a yalvarmış Attis’in bedeni hiç bozulmadan kalsın, çürümesin diye, Zeus da bu dileğini yerine getirmiş. Attis’in saçları büyümeye, küçük parmağı da oynamaya devam edecekmiş. Bu sözü aldıktan sonra Agdistis sevgilisinin ölüsünü Pessinus’a götürmüş, orada gömmüş ve anısına bir bayram ile bir rahip heyeti kurmuş.

Bu efsanelerde Agdistis ile ana tanrıça Kybele birbirine karışmaktadır. Motifleri toprak bereketini ve bitkinin öldükten sonra yeniden dirilmesini simgeleyen bu efsaneler daha çok alegorik birer anlam taşır. Bunlardan amaç, Pessinus’taki Kybele kültünde rahiplerin belli zamanlarda ve törenlerde erkeklik uzuvlarını kesmelerinin nedenini ve kaynağını anlatmaktadır. Kybele tanrıçanın ise Anadolu’da ve çevrede tarih öncesi çağlardan Roma devrine değin çeşitli adlarla tapım gördüğü herkesçe bilinmektedir (Kybele).

Agenor.
Epaphos’un oğlu, İo’nun torunu olan Agenor tanrı Zeus’un soyundandır (Tab. 10). İo inek kılığında dünyayı dolaştıktan sonra Mısır’a gelir, orada Zeus’tan olan oğlu Epaphos’u doğurur, Epaphos da Nil tanrısı Neilos’un kızı Memphis’le evlenir ve Libya adında bir kızları olur. Afrika’nın bir bölgesine adını veren bu kız tanrı Poseidon’la birleşerek ikiz doğurur: Agenor ile Belos. Belos Mısır’a, Agenor ise Fenike’ye yerleşir. Tyr ile Sidon kentlerinin kralı olur. Kızı Europe tanrı Zeus tarafından kaçırılınca Agenor oğulları Kadmos, Phoiniks ve Kiliks’i kız kardeşlerini aramaya gönderir, bulup getirmedikçe dönmemelerini buyurur. Hiç biri de geri gelmez, Akdeniz çevresinde kentler kurup yerleşirler (İo, Epaphos, Belos, Europe).

Aglaie.
Adı parlak anlamına gelen Aglaie Zeus ile Eurynome’den doğmuş üç Kharit tanrıçanın biridir (Kharit’ler). Hesiodos’a göre Aglaie Kharit’lerin en gencidir ve tanrı Hephaistos’la evlenmiştir.

Aglauros (yahut Agraulos).
Atina kralı Kekrops’un üç kızından biri. Tanrıça Athena, içinde Erikthonoios’u sakladığı sepeti ona verip sakın açmamasını söyler. Ama kardeşleri Herse ve Pandrosos’la birlikte Aglauros merakını yenemez ve sepeti açarlar, içinde yılanlarla sarılı bir bebek görünce korkudan çıldırarak Atina Akropolünden aşağıya atarlar kendilerini (Erikhthonios).

Agron.
Kos (İstanköy) adasında Byssa ve Meropis adlı iki kız kardeşiyle yaşayan ve yalnız toprak işleriyle uğraşan bir delikanlı. Bu üç kardeş toprak tanrıçasından başka hiçbir tanrıya saygı göstermedikleri için ceza olarak kuş biçimine sokuldular: Meropis baykuş oldu, Byssa martı oldu, Agron da yağmurkuşu haline dönüştürüldü.

Aia.
Yun. “aia” veya “gaia” toprak demektir. Aia, Kolkhis ülkesinin eski adıdır (Argonaut’lar).

Aiaie.
Odysseia’da büyücü tanrıça Kirke’nin adasına verilen ad (Kirke).

Aiakos.
Yunanlıların en dürüstü, en dindarı diye anılan Aiakos, Zeus’la su perisi Aigina’nın oğludur (Tab. 21). Anasının adını alan Aigina adasında kral iken uyruklarının hepsi vebadan ölmüş, Aiakos da babası Zeus’a yalvarmış ki adada bol sayıda bulunan karıncaları insana dönüştürsün. Baştanrı oğlunun bu dileğini yerine getirmiş. Karıncalardan doğma bu adamlara Myrmidon’lar (Yunanca “myrmeks” karınca demektir) denmiş. Aiakos’un torunu Akhilleus sonraları Myrmidon’ları kendi ordusu olarak Troya seferine götürmüştür.

Tanrıların çok sevdiği Aiakos’tan Yunanlılar bir dilekte bulunmuşlar: Ülkelerini kasıp kavuran kuraklığa son vermesi için Zeus’a yakarmasını istemişler ve Zeus bu dileği de yerine getirmiş.

Aiakos’un Aigina’dan Telamon ile Peleus, bir denizkızı olan Psamathe’den (Yun. Kum) Phokos (Yun. Fok balığı) adlı bir oğlu olmuş. Phokos’un atletik yarışmalarda başarılarını kıskanan ağabeyleri Telamon ile Peleus kafasına bir disk atarak öldürmüşler onu. Aiakos da hak yerine gelsin diye sürmüş oğullarını Aigina’dan.

Bu hakseverliği ona öldükten sonra Hades ülkesinde yargıç olmayı sağlamış. Gerçi Homeros destanlarında Aiakos’un böyle bir sıfatı yoktur, ama Platon onu ölüler yargıcı olarak gösterir ve Asya’lı Minos ile Rhadamanthys’in yanıbaşında Avrupa’dan gelen ruhları yargıladığını ileri sürer (Gorgias, 524a).

Aiakosoğlu.
İlyada’da Akhilleus’a verilen soyadı (Tab. 21).

Aias.İlyada’da iki Aias’ın adı geçer, biri, “küçük Aias” Oileus’un oğludur ve Lokris’lilerin önderi olarak gelmiştir Troya savaşına, öteki, “büyük Aias” Telamon’un oğlu, Akhilleus’un amca çocuğu ve Salamis adasının kralıdır (Tab. 14 ve 21). Bu iki Aias birbirinden çok ayrı kişilerdir, ama hep omuz omza savaşırlar. Bu dayanışmayı şöyle tanımlar Homeros (İl. XIII, 702 vd.).

Oileusun çevik oğlu Aias hiç, ama hiç

ayrılamaz Telamonun oğlu Aias’tan,

yeni sürülen tarlada şarap rengi İki öküz

nasıl

gönüldeş olur da çekerlerse sabanı;

boynuzlarının kökü bol bol ter döker,

gittikleri zaman yarık boyunca uca doğru

yalnız cilalı boyunduruk ayırır onları

birbirinden,

işte Aias ‘lar da tıpkı öyle,

omuz omza destek oluyordu birbirine.

Bu iki yiğit Akha ordusunun canı ciğeridir, katılmadıkları hiçbir savaş, başaramayacakları hiçbir yiğitlik yoktur.

Aias’lar arasındaki bu birlik, beraberliğin asıl nedenini, bu iki yiğidin nitelikleri ve kaderleriyle birbirinden çok değişik olmalarında aramalı. Bunu daha iyi anlamak için her birini ayrı ayrı incelemeliyiz.

(1) AİAS, OİLEUS OĞLU
Aias İlyada’da şöyle çıkar karşımıza (İl. II, 526 vd.).

Lokris’lilere Oileus oğlu çevik Aias komuta

eder,

Telamonun oğlu Aias’ınki kadar değil boyu

bosu

ondan ufak, hem çok ufak,

‘kendirden’ bir zırh giymiş küçümencik bir

adamdır ama,

bütün Hellen’leri, Akha’ları kargı atmakta

geçer.

Aias kırk tane kara gemiyle gelmiştir Troya’ya, ama onun komuta ettiği bölükler hiç benzemez öbür savaşçılara: Okçular Lokris’liler, hafif silahları kullanmakta ustadırlar, öteye de hiç gidemezler (İl. XIII, 712 vd.).

Aias Hektor’a karşı teke tek savaşa da hazırdır, gemilerin yanındaki çetin boğuşmaya katılır. Patroklos’un ölüsünü Troyalıların elinden kurtarmaya da yardım eder. Ama sert, kavgacı ve kimi zaman kabadır; Patroklos’un ölüsü için yapılan araba yarışmasında Aias İdomeneus’la kavgaya tutuşur, Girit’lilerin önderi de şöyle tanımlar onu (İl. XXIII, 483 vd.).

Aias, kavgacı başı, akılsız adam,

Akha’lardan geri kalırsın her İşte,

senin aklında hiç çeviklik yok.

Aralarını sonunda Akhilleus bulur, yatıştırır Aias’ı bu kötü huyu Aias’ın başına bela olacaktır. İlyada’daki olaylardan sonrasını anlatan destanlarda Aias’ın işlediği büyük bir suç söz konusudur: Troya şehrinin düştüğü, Akha’ların eline geçtiği sırada Priamos’un kızı Kassandra Athena tapınağına sığınmış, tanrıçanın heykeline sımsıkı sarılmıştır. Aias kızı sığınağından ayırmak, dışarı çekmek ister ve dinsel töreleri hiçe sayarak bu işi başarır. Akha’lar bu günahı kendisine ödetmek için Aias’ı taşlamaya koyulurlar. Ne var ki bu kez kendi de Athena sunağına sığınıp yalvarır. Tanrıça yiğidi böylece ölümden korumuş olur, ama cezasız bırakmaz: Dönüş yolculuğunda Akha’lar korkunç bir fırtınaya tutulurlar, Aias’ın gemisi batar, Poseidon yiğidi kurtarır, ama bu kez Aias Athena’nın öfkesine karşın kurtulduğuna böbürlendiği için tanrıça Zeus’un yıldırımını alarak kendi öldürür akılsız yiğidi.

Aias’ın işlediği günahların cezasını yurdu da çeker: Yiğit öldükten sonra bile uzun bir süre Lokris toprağı verimsiz kalır, ikide bir salgınlar baş gösterir. Delphoi’ye çare sorulduğunda, tanrı sözcüsü şu cevabı verir: Kassandra’nın kaçırılıp ırzına geçilmesinin kefareti olarak her yıl Lokris’ten Troya’ya iki genç kız gönderilmeli ve Athena tapınağına kurban edilmelidir. Bu töre de bin yıl sürdürülmelidir. Lokris’liler bunu yapmışlar, ikinci yılından sonra kızlar kurban edilmeyip Athena rahibesi olarak Troya’da alıkonulmuşlar.

(2) AİAS, TELAMON OĞLU
Telamon’un oğlu Salamis’li Aias Troya savaşına yalnız on iki gemi getirdiği halde, Akha’ların, Akhilleus’tan sonra en yiğit savaşçısıdır. Görünüşü, boyu bosuyla küçük Aias’ın tam karşıtıdır. Akha’ların kalesi diye anılan Aias’ı, Priamos surların üstünden görünce, yanındaki Helene’ye sorar (İl. III, 226 vd.).

Kim o, öbürAkha’lı, soylu, iriyarı yiğit,

Argos’luları başıyla, geniş omuzlarıyla

aşan?

Helene de bu yiğidin “eşi görülmedik Aias” olduğunu söyler.

Savaşa hazırlanırken şöyle tanımlanır Aias (İl. VII, 206 vd.).

Aias giydi ışıldayan tunç zırhını,

silahlarla sarıp sarmaladı bedenini, fırladı,

tıpkı dev yapılı Ares gibi yürüdü,

Kronos oğlunun, yürek kemiren savaş

gücüyle

birbirleri üstüne saldırttığı erler arasında

savaşa giden Ares gibi tıpkı.

İşte böyle atıldı öne o,

dev yapılı Aias, Akha’ların kalesi.

Korkunç yüzünde bir gülümseme.

Geniş adımlar atıyordu altında ayakları,

uzun gölgeli kargısı sallanıyordu.

Aias kalkanıyla dikkati çeker Akha’lar arasında. Korkunç diye nitelenen bu kalkan yedi kat deri, bir kat da tunçtan yapılmıştır. Hektor’la savaşta Troya’lı yiğidin kargısı altı kat deriyi geçer, son katına saplanır kalır, derken Hektor, “ovada duran, kara, pürtüklü, iri” bir kaya parçası alır ve Aias’ın kalkanını tam göbeğinden vurur. Ama Aias daha büyük bir kayayla onu saf dışı eder (İl. VII, 268 vd.).Aias Hektor’u alt etmekle kalmaz, Troya’nın sayısız yiğidini tepeler, öldürür; saldırıda da, savunmada da hep başta gelir, önde yürür, Akha’ların gevşediğini gördü mü, hemen koşar, kışkırtır onları, güçlerine güç katar. Aias kendi çıkarını hiç düşünmeyen ülkücü bir kahramandır, savaşın en çetin anlarında aslan gibi dövüşür, sorumluluk duygusu Agamemnon’unkinden daha üstündür, Akhilleus’un bir kız uğruna savaştan çekilmesini, savaş arkadaşlarını hiçe saymasını sert sözlerle kınar. Öyle ki tanrılar bile derin bir saygı beslerler Aias’a, Akha’lara söz geçirmek için ona baş vururlar.

İlyada’da en erdemli yiğit olarak karşımıza çıkan Telamon oğlu Aias’ın adına birçok efsaneler daha kurulmuştur. Bunların arasında şair Sophokles’in “Aias” adlı tragedyasında ele aldığı yürekler acısı dramı üstünde duralım:

Akhilleus öldükten, Troya savaşı da bittikten sonra, Thetis’in tanrı Hephaistos’a yaptırıp oğluna getirdiği silahlar kime kalacak diye kavga kopar Akha komutanları arasında. Thetis ister ki Akhilleus’tan sonra en yaman savaşçı kimse o alsın silahları. O adam da Telamon oğlu Aias’tır, ama Agamemnon ile Menelaos ne yapıp yapıp silahlan Odysseus’a verirler. Aias çileden çıkmış, küçük düşürülmüş, ünü, değeri hiçe sayılıp ağır bir hakarete uğramıştır. O sırada bir bunalım geçirir, bizim bugünkü deyimlerimizle bir şizofreni ya da paronaya krizi, bir gece pusu kurar, elinde kılıcıyla Akha ordusunu yok edeceğim diye bir sığır sürüsüne saldırır, hayvanların hepsini bir bir öldürür, soykaları çadırına taşır, öç aldım diye şenlik yapar. Bu işte tanrı parmağı vardır, Aias’ı tanrıça Athena bu korkunç yanılgıya düşürür. Aias kendine gelip ne yaptığını, kimleri öldürdüğünü görünce düşmanlarının karşısında rezil olmaya dayanamaz. Çektiği acı korkunçtur. Bunca büyük bir kahramanın böyle gülünç bir duruma düşmesi Aias’ın katlanacağı bir çöküntü değildir: Kılıcının üstüne atar kendini ve canına kıyar. Sophokles’in bu tragedyasında ününü ömrünün sonuna kadar koruyamayan büyük adamın dramı dile getirilmiştir.

Aidoneus.
Yeraltı tanrısı Hades’in başka bir adı (Hades).

Aietes.
Güneş tanrı Helios ile Okeanos kızı Perseis’in oğlu (Tab. 8). Önce Korinthos tahtına çıkar, sonra Karadeniz’in güney-doğu kıyılarında, Kafkas dağının eteklerinde bulunan Kolkhis (bugünkü Gürcistan) ülkesine kral olur. Büyücü Kirke’nin ve Minos’un karısı Pasiphae’nin kardeşi ve Medeia ile Apsyrtos’un babasıdır.

Kız kardeşi Helle ile Asya’ya kaçan Phriksos Kolkhis’e sığınmış ve üstünde uçtuğu kanatlı koçu Zeus’a kurban ettikten sonra, altın postunu Aietes’e armağan etmiş. Kral da onu tanrı Ares’e adanmış ormandaki bir meşe ağacına asmış ve bekçi olarak önüne korkunç bir ejder dikmiş, Iason Argonaut’larla birlikte altın postu almaya gelince, Aietes ona birçok sınamaları başarırsa postu vereceğini söylemiş. Medeia’nın yardımıyla altın postu çalıp kaçan Argonaut’ların peşine takılmışsa da oğlu Apsyrtos’un, Medeia’nın kesip denize serptiği parçalarını toplamakla vakit geçirmiş ve umutsuzluğa kapılarak Kolkhis’e dönmüş. Orada da tahtından olmuş, yıllar sonra yurduna dönen kızı Medeia’nın yardımıyla tacını yeni baştan elde edebilmiş (Argonaut’lar).

Aigeus.
Atina kralı Pandion’un oğlu, Theseus’un babası (Tab. 24). Pandion bir devrim sonucu Atina’dan sürülünce, Aigreus onu kardeşleriyle birlikte yeniden tahta çıkarmayı başarır.

Aigeus iki kez evlendiği halde çocuğu olmaz. Bunun nedenini Delphoi tapınağında tanrı sözcüsüne sormaya gider. Aldığı cevabı pek anlamaz ama, dönüş yolunda Troizen’de kalır ve ora kralının kızı Aithra ile birleşir. Aithra’ya, bir oğlu olursa, babasının adını bildirmeden büyütmesini söyler. Aithra bir çocuk doğurur. Bu çocuk kahraman Theseus’tur. Delikanlılık çağına gelince, Theseus Atina’yadöner ve amcası Pallas’ın tahta göz dikmiş elli oğlunu alt edip babasına kendini tanıtır (Aithra).

Ama Aigeus mutsuz bir kraldır. Bunca dertten sonra, Panathenaia bayramında yarışan Girit atleti Androgeos’u öldürttüğü için kral Minos’un korkunç isteklerine uymak zorunda kalır: Her yıl Atina gençliğinden yedi erkek ve yedi kız Minotauros’a yedirilmek üzere Girit’e gönderilmektedir. Theseus bu duruma bir son vermek üzere canavarı öldürmeye gider. Yola çıkmadan önce babasına söz verir ki zaferle dönerse, gemisine bir beyaz yelken çekecektir. Dönüşte bu sözünü unutur ve gemisi kara yelkenleriyle girer limana. Theseus’un yolunu gözleyen Aigeus kara yelkenleri görünce oğlunu öldü sanarak kendini denize atar. İçinde boğulduğu denize adı verilerek Aigaios Pontos (Ege denizi) denmiştir.

Aigina.
Irmak tanrı Asopos’un kızı (Tab. 21). Aigina’ya tutulan Zeus onu Oinone adasına kaçırır. Aigina bu adada Aiakos’u doğurur. Sonradan Aktor’la evlenip, Patroklos’un babası olacak Menoitios’u dünyaya getirir. Aiakos bir süre sonra adaya bir Pelasg soyu yerleştirip Oinone’ye anasının adını vererek Aigina der (Aiakos).

Aigis.
Homeros destanlarında tanrı Zeus ve Athena’nın kalıp sıfatlarından biri de “aigis taşıyan”dır. Aigis, Zeus’un Girit mağarasında kendisini emziren keçi Amaltheia’nın derisiyle yaptığı bir kalkandır. Yılanlarla çevrili, ortasında bir Gorgo kafası bulunan aigis kalkanı korku salarak orduları bozguna uğratırmış. Zeus’un Titanlara karşı savaşında kullandığı ve kendisinden başka yalnız Athena’ya verdiği bu kalkan kudretin bir simgesi olmuştur.

Aigisthos.
Thyestes’ln oğlu (Tab. 14 ve 15). Atreus ile Thyestes arasındaki kardeş kavgasını sürdürür. Atreus Thyestes’in oğullarını öldürüp kendisini Mykenai’den kovunca, Thyestes kardeşinden öç almak çarelerini arar. Bir tanrı sözcüsü ona ancak öz kızından bir oğlu olursa, Atreus’u öldürebileceğini bildirir. Thyestes de bir gece gizlice kızı Pelopeia’nın koynuna girer ve onu gebe bıraktıktan sonra kaçar. Pelopeia Aigisthos’u doğurur. Kimden olduğunu bilmediği bu çocuğu kırlara bırakır, bir süre sonra da kendisini tanımayan amcası Atreus’la evlenir. Çobanların keçi sütüyle besleyip büyüttükleri Aigisthos (adı Yun. keçi anlamındaki “aix”ten türemedir) Mykenai sarayına gelir. Atreus onu iyi karşılar, kendi oğluymuş gibi benimseyerek yetiştirir. Sonra da Thyestes’i öldürmekle görevlendirir. Ama Aigisthos Thyestes’in kendi öz babası olduğunu anlar ve onun yerine Atreus’u öldürür. Bir süre baba-ogul Mykenai’de hüküm sürerler, sonra Atreus’un oğlu Agamemnon tarafından kovulurlar. Agamemnon Troya seferine çıkınca Aigisthos Mykenai’ye döner, kralın karısı Klytaimestra’yı baştan çıkarır. Agamemnon Troya’dan dönünce ikisi birden kahpece vururlar onu. Aigisthos, yedi yıl hüküm sürdükten sonra Agamemnon’un oğlu Orestes tarafından öldürülür.

Kuşaktan kuşağa süregiden bu kan davası tragedya şairlerine tükenmez bir esin kaynağı olmuştur. Aiskhylos’un “Agamemnon” ile başlayan “Oresteia” üçlüsü, Sophokles’in “Elektra”, Euripides’in “Elektra” ve “Orestes” adlı tragedyaları bu aile dramını çeşitli ayrıntılarıyla ve başka başka açılardan ele alarak canlandırırlar. Aigisthos adının “Odysseia” da da sık sık geçmesi, Atreus oğulları efsanesinin Homeros destanları kadar eski olduğunu gösterir. (Od. I, 32-43; III, 256-275; IV, 518-537).

Aigyptos.
Belos’la Ankhinoe’nin oğlu (Tab. 10). Aigyptos ile ikiz kardeşi Danaos’un dedeleri tanrı Poseidon, ataları da Zeus’la İo’ dan doğma Epaphos’tur. Afrika kıtasına egemen olan Belos oğlu Danaos’a Libya’yı, Aigyptos’a da Arabistan’ı verir, ama Aigyptos gider, “Melampodes” (kara ayaklar) ülkesini, yani Mısır’ı fetheder ve oraya adını verir.

Aigyptos’un elli oğlu, Danaos’un da elli kızı olmuş. Aigyptos bu kızları oğullarına almak istemiş. Bu konuda iki kardeşin arası açılmış ve Danaos elli kızıyla birlikte Afrika’dan kaçıp, soylarının kaynağı olan Argos’a sığınmış. Danaos kızları, kendilerini kovalayan Aigyptos oğullarıyla evlenmek zorunda kalmışlar, ama düğün gecesi kocalarını öldürmüşler. Tek başına desteksiz kalan Aigyptos da üzüntüden ölmüş (Danaos, Danaos Kızları).

Aineias (Lat. Aeneas).
Tanrıça Aphrodite ile Troya’lı prens Ankhises’in oğlu Aineias Homeros’un İlyada destanında önemli bir rol oynamakla kalmamış, klasik Latin şairlerinin en büyüğü olan Vergilius’a da bir destan esinlemiştir. “Aeneis”, yani Aeneas destanı Troya’lı yiğidin Troya yangınından sonra Anadolu’dan göçmesi ve İtalya’ya yerleşerek Roma şehrine temel olacak yeni bir yurt kurmasını anlatır. Aineias’ın bu iki destanda da beliren çok yönlü kişiliğini incelemek gerekir:

Soy ağaçlarından da belli olduğu gibi (Tab. 17) Troya kral soyunun ilk atası Zeus ile Elektra’nın oğlu Dardanos’tur, Troya’nın kurucusu Tros ile kral soyu iki dala ayrılır: İlos ile Assarakos, İlos’un torunu olan Priamos Troya kralı, Assarakos’tan üreme Ankhises ise Dardanie şehrinin yöneticisidir. Ankhises ile Priamos ve Hektor ile Aineias aynı kuşaktan amcaoğullarıdır. Ama Aineias’ın Priamos oğullarından üstünlüğü bir tanrıçanın oğlu olmasından gelir (İl. II, 819 vd.).

Dardanie’lilerin başında Aineias var,

Ankhises ‘in oğlu,

tanrısal Aphrodite doğurdu onu

Ankhisesten;

bakmadı tanrıçalığına, birleşti İda

eteklerinde bir ölümlüyle.

Babası nasıl İda dağının eteklerinde yaşamışsa (Ankhises), Aineias’ın çocukluğu, delikanlılığı da oralarda geçer, Akhilleus’la ilk çatışması da orada olur (İl. XX, 90 vd.).

Troya savaşında Aineias Priamos oğullarından hiç geri kalmaz, Hektor’la denk gider, kimi zaman Hektor’u bile aşıp ona öğüt vermek durumuna gelir (İl. XVII, 335 vd.).

Hektor kadar yiğitçe savaşır Akha’ların en güçlü kahramanlarına karşı, ama her kezinde de bir tanrı korur, kurtarır onu. Savaş meydanında görelim onu (İl. V, 296 vd.).

Kocaman kargısı, kalkanıyla Aineias yere

atladı,

Akhalar alıp götürmesinler diye ölüyü

gücüne güvenen aslan gibi dolaştı

çevresinde,

önünde kargısını, yuvarlak kalkanını

tutuyordu,

öldürmek için yanıyordu karşısına çıkanı,

korkunç çığlıklar atıyordu.

Derken Diomedes kocaman bir taş atar üstüne, Aineias’ı kalçasından vurur, yiğit düşer, o sırada anası Aphrodite’nin telaşını görmeli (İI.V, 311 vd.).

Aphrodite bu yüzden yaralanır. Aineias’ı Apollon Troya kalesindeki tapınağa kaçırarak kurtarır. Öbür tanrılar da katılırlar bu çabaya. Aineias’ın Troya önünde ölmeyeceği, Dardanos soyunu sürdürmekle görevli olduğu tanrı Poseidon’un ağzından söylenir İlyada’da (İl. XX, 292 vd.).

… Kaderi kurtulmaktır Aineias’ın

tohum ekmeden, iz bırakmadan ölmemeli,

yok olmamalı Dardanos soyu,

ölümlü kadınların verdiği çocuklar arasında

Kronos oğlu Dardanos’u severdi en çok.

İğreniyordu artık Priamos’un soyundan,

güçlü Aineias kral olacak Troyalılara,

kral olacak çocuklarının çocukları.

Bu sözler, bizi dosdoğru Vergilius’un Aeneis’ine götürür. Aineias İlyada’da pek rol oynamaz artık, Troya’nın yıkımından sonraki olaylardaki rolü bütün ayrıntılarıyla Aeneis’te anlatılır.

İlyada sonrası efsanelerinin çoğu bu destanda anlatılmıştır: Tahta atın şehre alınması ve Laokoon faciasından sonra (Laokoon), Aineias babası Ankhises’i omuzlarına alarak ve oğlu Askanios’u da elinden tutarak İda dağına kaçar. Troya’nın kutsal heykellerinden Palladion’u da yüklenerek yola koyulur, karısı Kreusa arkalarından gelirken birden ana tanrıça Kaybele tarafından kaçırılır (Kreusa). Eşi de, düşünde gördüğü Hektor’un tayfı da Aeneas’a batıda Hesperia ülkesine gidip Troya’yı orada yaşatmasını buyururlar. Odysseia’nın serüvenleri örnek alınarak anlatılan bu yolculuk Trakya, Girit ve kuzeybatı Yunanistan kıyılarından Sicilya’ya geçişle başlar, Ankhises orada ölür, sonra korkunç bir fırtına Aeneas’ı Libya kıyılarına atar. Kartaca kraliçesi Dido epizodu Odysseus’un Alkinoos’un sarayında yaptığı gibi, Aeneas’ın o güne kadar olan serüvenlerini anlatmasına fırsat verir. Aeneas’a gönlünü kaptıran Dido onu Afrika’da alıkoymak istediği halde, tanrılar Aeneas’ın bir an önce yeni Troya’yı kurmak görevine dönmesini buyururlar. Yiğit arkadaşlarıyla yola koyulur, Dido canına kıyar (Dido). Güney İtalya’da Cumae şehrine varırlar, Romalıların inançlarına göre burada yeraltı ülkesine açılan Avernus gölü vardır. Cumae’nin tanrı sözcüsü Sibylla Aeneas’ı ölüler ülkesine götürür. Burada Aeneas, babası Ankhises’le görüşür ve kendisini bekleyen parlak kaderi onun ağzından öğrenir. Homeros’la Dante’nin yeraltı dünyası anlatımı arasında yer alan bu parça ilkçağ yazınının en belirgin, en ünlü sayfalarındandır. Bütün bu bilgileri edindikten sonra Aeneas yeryüzüne döner, İtalya kıyılarını kuzeybatıya doğru izleyip Tiber ırmağının arzına varır. Oranın yerlileri, Rutul’larla savaşa girişir ve arkadaşlarını ırmak ağzında bırakıp içeriye doğru Pallantea şehrinin bulunduğu yere varır. Burası Palantinus tepesiyle Roma şehrinin ilerde kurulacağı yerdir. Yunanistan’dan göçme olan kral Evandrus Aeneas’ı iyi karşılar, başında oğlu Pallas’ın bulunduğu bir bölük askerle arkadaşlarının yanına gönderir. Bu arada Rutul’ların kralı Turnus Troya’lılara saldır-mıştır. Aeneas Turnus’u teke tek savaşta öldürür. Destan Aeneas’ın bu zaferiyle kapanır.

On iki bölümlük Aeneis destanı bitmiş değildir. Vergilius onu sona erdiremeden ölmüş, eserini bitiremediği için onun yakılmasını da buyurmuştu. Roma’nın kuruluşuna kadar olan olaylarla efsaneler tarihçilere konu olmuş ve uzun uzadıya anlatılmıştır. Vergilius’un Aeneis destanıyla en büyük başarısı kendi çağının ulusal kültürüne bir kaynak bulmuş olması, Roma’nın geçmişini ta Anadolu’nun büyük uygarlık merkezi Troya’ya kadar götürmekle ona uluslararası bir derinlik vermiş bulunmasıdır. Büyük Latin şairinin amacı Augustus’un damgasını bastığı çağının dünya ve İnsan görüntüsüne bir ufuk açmasıydı.

Önce İulius Caesar, sonra Augustus’un da soyu olan İulii’lerin Troyalı Aeneas ve Ankhises’le tanrıça Aphrodite’de kaynak bulduklarını, Roma’nın Akdeniz’in en soylu hanedanınca kurulduktan sonra düşman olarak bilinen batı ile doğuyu büyük bir birlik içinde barıştırmış olmasını göstermek, kendisinin de Homeros gibi ozanların ozanına dayanıp onun yolunda, ondan esinlenerek destan yazdığını dile getirmekle Aeneis destanı gerçekten çığır açmış, ilkçağla ortaçağ arasında köprü kurmuştur. Aeneas’ı da yeni bir tip insan olarak canlandırmış olması üstünde durmaya değer. “Pius Aenas” (dindar Aenas) diye anılan kahramanın tutum ve davranışı Homeros destanlarındaki yiğitlerinkinden farklıdır. “Pietas” diye tanımlanan kavram dine saygıyı da aşan bir erdemdir, Augustus’un ve Augustus çağı insanının ülkü bildiği geçmişe, geçmişin değerlerine bağlılık, ulusal tarih ve kültüre sonsuz saygı ile onu soylulaştırmak için başka, yabancı da olsa benimsenen kay-naklara bağlama çabası, kültüre hizmet için en büyük örnekleri göz önünde tutarak yaratmakta onlara ulaşma amacı ve bu uğurda sonsuz bir sorumluluk duygusu, bütün bunlar “pietas” denilen kavramın içerdiği ve Aeneis destanında canlandırılan Aeneas tipinin tam bir başarıyla simgelediği erdemlerdir.

Aiolos.
(1) Yunan ulusunun efsanelik atası sayılan Hellen ile Orseis adlı Nympha’nın oğlu, Tufan kahramanları Deukalion ile Pyrrha’nın torunu, Doros ile Ksuthos’un kardeşi ve Sisyphos, Arthamas, Kretheus ile Salmoneus’un babası (Tab. 20).

Aiolos, Çanakkale yarımadasından Menderes ırmağına kadar uzanıp, Midilli adasını da içine alan Aiolis kıyı bölgesine ve orada oturan soyla, onun konuştuğu Aiol diline adını vermiştir.

(2) Deniz tanrı Poseidon’un oğlu, yellerin yöneticisi, Aiolos Notos, Boreas, Euros ile Zephyros adlı dört büyük yeli bir tulum içinde kapalı tutar ve ancak Zeus’tan aldığı buyruklarla ortaya salar.

Odysseia destanında Odysseus’un Aiolos’un adasına varışı anlatılır, bu ada şöyle nitelenir:

Yıkılmaz tunçtan bir duvarla çevriliydi bu

yüzden ada,

şehir oturtulmuştu göğe yükselen bir

kayanın üzerine.

Aiolos konağında bir düzine çocuğu ile yiyip içmekte, şölen yapıp gönül eğlendirmektedir. Yeller tanrısı, Odysseus’u iyi karşılar, tam bir ay konukladıktan sonra içine azgın yelleri sımsıkı bağladığı sığır derisinden bir tulum verir ona ve arkasından tatlı bir Zephyros yeli salarak uğurlar gemisini. Böylece dokuz gün dokuz gece giderler, İthaka topraklarına yaklaşırlar ki, Odysseus uykuya dalar, onu kıskanan yoldaşları da teknenin dibindeki tulumu alıp çözerler. Yeller hep birden dışarıya fırlar, korkunç bir fırtına kopar. Fırtına Odysseus’un gemisini gerisin geri Aiolia adasına atar, ama bu kez tanrı onu sert sözlerle kovar, tanrıların lanetine uğramış bir adamı tutmaktan çekinir. Odysseia’nın X. bölümünde (1-79) anlatılan bu serüven destanın en renkli öykülerinden biridir.

Aison.
Kretheus’la Tyro’nun oğlu, İason’un babası (Tab. 22). Kretheus’un Tesalya’da kurduğu İolkos şehri kendisine miras kalır, ama üvey kardeşi Pelias onu tahtından atıp tutuklar, üstelik de oğlu İason’u Kolkhis’e altın postu almaya gönderir, bu tehlikeli seferden sağ dönmeyeceğine inanarak (Argonaut’lar). Gerçekten de bir süre sonra İason’un öldüğü haberi gelir. Pelias artık kardeşini korkusuzca öldürmeyi göze alır. Ancak, Aison’un boğa kanı içerek kendi kendini zehirlemesine izin verir. Latin şairi Ovidius’a göre, İason Medeia ile birlikte Yunanistan’a dönünce, büyücü kadın Aison’u diriltmekle kalmamış, onu bir iksirle gençleştirmiş de.

Aither.
Esir, yani dünyayı saran hava tabakasının üstündeki arı ve ışıklı gök. Hesiodos’a göre Aither, Erebos ile Nyks, yani yeraltı karanlığıyla, yeryüzü karanlığından doğmadır.

Aithiopes.
(Yun. yüzü yanıklar demek). Homeros destanlarında sık sık adı geçen bu efsanelik ulus Okeanos kıyılarında, güneşin doğup battığı uçsuz bucaksız bir ülkede oturur. Güneşe böyle yakın oldukları için yüzleri yanmış ve esmerleşmiştir. Sonsuz bir mutluluk içinde yaşarlar, tanrılara kurbanlar kesip gün boyu şölen yaparlar. Bu yüzden de Zeus, Poseidon ve İris gibi Olympos tanrıları ülkelerine sık sık uğrar, şölenlerine katılırlar.

Troya savaşının İlyada’dan sonraki bölümlerini anlatan “Aithiopis” destanı (kayıptır) adını bu ulustan aldığı gibi, baş kahramanı da Eos’la Tithonos’tan doğma Aithiopia kralı Memnon’dur (Memnon).

Aithra.
Troizen kralı Pittheus’un kızı. Aigeus kısırlığı konusunda kâhine danışmaya gittiği Delphoi’den dönerken Troizen’de bir gece kalmış ve tanrının cevabını doğru yorumlayan Pittheus onun kızıyla yatmasını sağlamış, bu birleşmeden de Theseus doğmuştu. Ne var ki o gün Aithra tanrılara sunu sunarken Poseidion’a rastlamış ve deniz tanrısı ile sevişip kızlığını yitirmişti. Bu yüzden Theseus’un tanrı oğlu mu, insan oğlu mu olduğu belli değildir.

Aithra’yı Aigeus’la birlikte yaşadığı Attika’dan Dioskur’lar kaçırmışlar ve kardeşleri güzel Helena’nın yanına hizmetçi olarak vermişler. Bir söylentiye göre Helena’yı Paris’le kaçmaya iten bu kadınmış. Troya düştükten sonra torunları Aithra’yı kurtarmışlar, ama Theseus’un ölüm haberini alınca Aithra canına kıymış (Aigeus, Theseus).

Aius Locutius.
Lat. “aio” ve “loquor” söz söylemek, “aius locutus” ise söylenmiş söz anlamına gelir.

Galya orduları Brennus komutanlığında Roma’ya doğru ilerlerken (İ.Ö. 390) gökten gelen bir ses, şehrin yaban ellerin saldırısına uğrayacağını bildirmiş. Kimse bu sese kulak vermemiş, ama sesin dediği doğru çıkmış: Galyalılar Roma’ya saldırmış, şehri yakıp yıkmışlar, yağma etmişler. Romalılar düşmanı kovduktan sonra, diktatör Camillus tanrı sesinin duyulduğu yerde bir tapınak yapılmasını buyurmuş ve Palatinus tepesinin kuzey eteğinde ‘Aius Locutius’ denilen tanrısal varlığa tapınak dikilmişti.

Akademos.
Attika’lı kahraman. Akademos, Theseus güzel Helena’yı kaçırıp Afrika’da alıkoyunca, kız kardeşlerini aramaya gelen Dioskur’lara kızın saklandığı yeri bildirmiş.

Akademos’un mezarı Atina’nın dolaylarında, Kerameikos denilen bölgenin ötesindeydi. Kutsal bir ormanla çevrili bu bölge de Platon “Akademeia” adıyla anılan ünlü okulunu kurmuştu. “Akademi” oradan gelir.

Akakallis.
Kral Minos’un kızlarından biri. Tanrı Apollon ile sevişmiş ve Miletos’u doğurmuş (Miletos).

Akamas.
(1) Antenor’la Theano’nun oğlu, İlyada’da adı geçen Troya’lı yiğit. Akha’ların kampına saldırıda önemli bir rol oynar. Meriones tarafından öldürülür.

(2) Gene İlyada’da adı geçen ve Troya’lılar safında dövüşen Trakya’lı önder. Telamon oğlu Aias tarafından vurulur.

(3) Theseus’la Phaidra’nın oğlu, Troya savaşında rol oynayan, ama İlyada’da adı geçmeyen Akha yiğidi. Paris Helena’yı kaçırınca, Akamas güzel kadını geri istemek için Troya’ya elçi olarak gönderilir. Sonuç vermeyen görüşmeler sırasında Priamos’un kızı Laodikeia ile tanışır ve sevişir, bir oğulları bile olur. Troya’nın düşmesine yol açan tahta atla giren sekiz Akha yiğidinden biridir.

Akarnan.
Alkmaion ile su perisi Kallirhoe’nin oğlu, ünlü kâhin Amphiaraos’un torunu (Tab. 23). Kendisi daha çocukken, babası, Arkadya kralı Phegeus tarafından öldürülünce, anası tanrı Zeus’tan oğlunun çabuk büyümesini dilemiş, Akarnan birkaç ay içinde erginlik çağına ermiş ve Phegeus’la çocuklarını öldürerek öç almış. Sonra da batı Yunanistan’da adını taşıyan Akarnania ülkesini kurmuş.

Akastos.
İolkos kralı Pelias’ın oğlu (Tab. 22). Argonaut’lar seferine ve Kalydon avına katılır. Pelias’ın kızları Medeia’nın öğütlerine uyarak babalarını kesip kazanda kaynatınca, Akastos kral olur ve İason’la Medeia’yı İolkos’tan sürer (Pelias).

Kalydon avı sırasında Akastos’un başı derde girer: Arkadaşı Peleus kaza ile kaynatası Eurytion’u öldürür ve bu suçtan kendini arındırmak için Akastos’un sarayına sığınır. Akastos’un karısı Peleus’a tutulur, onu baştan çıkarmaya uğraşır, başaramayınca, yiğidi namusuna göz dikmiş olmakla suçlar. Akastos konukluk yasalarını çiğnememek İçin Peleus’u kendi eliyle öldürmek İstemez. Bir gece av yorgunluguyla uykuya dalmış olan konuğunu dağ başında silahsız olarak vahşi hayvanlara yem olsun diye bırakır. Ama at adam Kheiron Peleus’u kurtarır. Peleus da öfkesine kapılıp gider, Akastos’la karısını öldürür.

Akhalar.
Homeros destanlarında ve özellikle İlyada’da Yunanistan yarımadasından gelip Troya seferine katılan savaşçıların hepsine birden “Akhaioi”, “Danaoi” ya da “Argeioi” denmektedir. İlk iki isim bir ülke adına dayanmayıp, yalnız bir ırk ya da ulus adı olarak kullanıldığından, İlyada çevirisinde “Akhalar” ve “Danaolar” diye karşılanmış, Argos diye bir kent bulunduğundan, Argos adı da genellikle bütün Peloponez’e verildiğinden, “Argeioi” deyimi “Argoslular” diye verilmiştir. Bu konu için İlyada çevirisinin önsözünde daha ayrıntılı bilgi bulunabilir (s. 25).

Akhates.
Aineias’ın kara gün dostu. Troya yangınından kaçan Aineias’ın yanından ayrılmamış, onunla birlikte İtalya’ya kadar gitmiş ve bütün serüvenlerini paylaşmış. Latince “Fidus Achtes” diye anılan adı, sadık, vefalı dost anlamına gelen bir deyim olmuştur.

Akheloos.
Batı Yunanistan’ın Akarnania ile Aitolia bölgeleri arasında akan en uzun ırmağı. Hesiodos’ta (Theog. 340) ve Homeros’ta (İl. XII, 84) adı geçen Akheloos, Okeanos’la Tethys’ten doğma üç bin ırmağın en büyüğü ve ırmak tanrılarının kralı imiş.

Akheloos’un birçok öyküleri vardır: Herakles destanıyla ilgili bir efsaneye göre, Akheloos Kalydon kralının kızı Deianeira’ya aşıkmış, ama ırmak tanrının biçimden biçime girme, kimi zaman boğa, kimi zaman ejder olma yetisinden ürken kız Herakles’Ie evlenmeyi yeğ görmüş. Bu yüzden güçlü yiğitle ırmak tanrı arasında yaman bir güreş başlamış. İlk karşılaşmada yenilen Akheloos koca bir yılan kılığına girmiş, Herakles onu tam boğacakken de azgın bir boğa oluvermiş. Bu kez yiğit boğanın bir boynuzunu kopararak alt etmiş Akheloos’u. Irmak tanrı Deianeira’dan vazgeçmiş, ama boynuzu geri almak için Herakles’e, Zeus’un keçisi Amaltheia’nın çiçek ve yemiş saçan bolluk boynuzunu vermiş; başka bir öyküye göre, ünlü bereket boynuzu ırmak tanrının kendi boynuzuymus, çünkü yaygın toprakları sulayan ırmaklar bereketin simgesidir (Deianeira, Herakles).

Akheron.
Yeraltı dünyasını, ölüler ülkesini bize ilk anlatan Homeros’tur. Onun ardından Vergilius gelir ilkçağda, sonra da ortaçağın en büyük şiiriyle Dante. Ama Homeros’un taslağı, adları kavramlarıyla o gün bugün hep yeni filiz veren bir ağaç gibi yaşar. Yeraltında akan ırmakları şöyle tanımlar Homeros (Od. X, 508):

Ama geçtiğin zaman Okeanos’u geminle,

Orada alçak kıpı var ve Persephone ‘nin

koruluğu,

uzun uzun kavaklar göreceksin, kısır

söğütler,

derin anaforlu Okeanos ‘un kıyısında çek

karaya gemini,

sonra çık yola, Hades bataklığına doğru,

orada Akheron ‘a Pyriphlegeton ve Kokytos

akar,

Styks ‘ten gelen sular da dökülür oraya.

Aeneas destanında da (Aen. VI, 295) anlatılan Akheron çamurlu suların kaynayıp burgaçlandığı dipsiz bir bataktır. Kharon’un kayığıyla bu çamur ırmağını geçtikten sonradır ki varılır asıl Hades’e (Hades).

Akheron Yunanistan’ın Epir bölgesinde akan bir ırmağın da adıdır. Belki ıssız bir bölgede derin bir yarın içine dalıp kapkara bir batak olarak denize döküldüğü içindir ki, ilkçağ bu ırmağın yeraltı dünyasına aktığına inanmıştı. Yanlış bir etimoloji adını “Acılar Irmağı” (akhos, Yun. acı demek) diye tanımlardı.

Efsaneye göre Akheron Helios’la Gaia’nın (güneşle toprağın) oğludur. Olympos tanrılarıyla Titan’lar arasındaki savaşta susuzluktan yanan devlere su içirdiği için Zeus’un lanetine uğramış ve yeraltı ülkesine kapatılmıştır.

Akhilleus.
Akhilleus Yunan mythos’una en çok konu olmuş kişidir. Homeros’un büyük İlyada destanı aslında İlyon, yani Troya şehrinin destanı değil, Akhilleus’un destanıdır, bu kahramanın bir eylemiyle başlar, bir eylemiyle biter. Ne var ki İlyada’da anlatılan olaylar Akhilleus efsanesinin ancak çok kısa bir bölümüdür. Bu kahraman üstüne ilkçağın başından sonuna dek uydurulan efsane ve masallar o kadar çoktur ki, onları kapsayarak özetlemek için, bölüm bölüm ayırmak gerekir.

(1) SOYU VE DOĞUŞU.
Soy ağaçlarından (Tab. 21) belli olduğu gibi Akhilleus, Peleus’la Thetis’in oğludur. Thetis, bir Nereus kızı, yani bir deniz tanrıçasıdır (Tab. 6), ama Akhilleus ana tarafından olduğu kadar baba tarafından da tanrılara ve en büyük tanrılara bağlıdır: Dedesi Aiakos, Zeus’la Aigina’nın oğludur, Aigina ise ırmak tanrı Asopos’un kızı ve Okeanos ile Tethys’in torunudur.

Akhilleus’un. doğuşu üstüne anlatılan efsane şudur: Nereus kızı Thetis’e tanrılar tanrısı Zeus da, deniz tanrı Poseidon da âşıktırlar, o kadar ki Zeus onunla evlenmeyi bile düşünür, ama bir kâhin (bir anlatıma göre tanrıça Themis, bir başkasına göre Prometheus) Zeus’a haber verirler ki, Thetis’ten doğacak olan çocuk kaderin buyruğuna göre babasından daha güçlü olacaktır; bunun üzerine tanrılar Thetis’i bir ölümlü ile evlendirmekten başka çare bulamazlar ve kendisine koca olarak Phthia kralı Peleus’u seçerler. Thetis bu evlenmeyi oğlu Akhilleus için silah istemeye gittiği Hephaistos’a yana yakıla şöyle anlatır (İl. XVIII, 429 vd.):

Söyle, Hephaistos, Olympos taki tanrıçalar

arasında, yüreği benim gibi acılı biri var mı?

Zeus bunlar arasında bir bana verdi acıları,

bunca deniz tanrıçalarından bir beni verdi

ölümlü kocaya, Aiakos oğlu Peleus’a,

katlandım bir adamın yatağına girmeye,

istemeye istemeye, tiksine tiksine.

Thetis ile Peleus’un düğünü Tesalya’da Pelion dağının tepesinde kutlanır, tanrıların hepsi de hazır bulunurlar. Kavga tanrıçası Eris’in düğüne çağrılmadı diye kızıp masanın üstüne bir altın elma atması üç tanrıça arasındaki güzellik yarışmasına yol açar (Paris). Uğursuz başlayan bu evlilik uğursuz gider. Gerçi Thetis’in birçok çocukları olur, ama bir ölümlü ile evlendiğine üzülen ve çocuklarını kendisi gibi ölümsüz kılmak isteyen Thetis geceleri kalkar, onları ateşin üstüne tutarmış, bundan amaç gövdelerindeki ölümlülük tohumlarını yok etmekmiş. Birçok çocuğu böylece yanarak öldükten sonra, bir gece Peleus uyanmış, bakmış ki karısı olacak deniz kızı küçük Akhilleus’u topuğundan tutmuş, aleve vermiş. Tepesi atmış, çocuğu kaptığı gibi, Thetis’i evinden kovmuş, bir ölümlüyle düşüp kalkmaktan hoşlanmayan tanrıça da denizin dibine dalmış, bir daha varmamış kocasının yanına. Peleus yedinci çocuğu olan Akhilleus’u böylece kurtarmış, ama çocuğun dudakları ve sağ ayağının aşık kemiği yanmış, Peleus hekimlikte usta olan at adam Kheiron’a vermiş Akhilleus’u, o da yanan kemiği, koşmakta üstüne olmayan bir devin iskeletinden aldığı bir kemikle değiştirmiş (Kheiron), Akhilleus da bu yüzden böyle hızlı bir koşucu olmuş. Başka bir efsaneye göre Thetis oğlunu ateş üstüne tutmamış da, Styks ırmağına batırmış, böylece gövdesini silah işlemez hale getirmiş, ama topuğundan tuttuğu için bir orasından yara alabilirmiş. Nitekim Akhilleus sonradan bu yerinden vurulup öldürülmüş.

(2) ÇOCUKLUĞU.
At adamın yanında Akhilleus büyütülür ve eğitilir. Kheiron’un anası da, karısı da çocuğa bakmışlar, biraz yetişince at adam ona öğretmediğini bırakmamış: At yetiştirmesini, saz çalıp ezgi söylemesini, güzel konuşmasını ve her şeyden önce de kargı atmakta, savaşmakta, dövüşmekte, araba sürmekte ve koşmakta kimseden geri kalmamasını, çağın yiğitlerinin hepsinden üstün olmasını. Erdemlerin her çeşidine de alıştırmış: Acıya dayanmayı, yalan söylememeyi, ölçülü ve dayanıklı olmayı hep Kheiron’dan öğrenmiş. Akhilleus Kheiron’dan öğrendiği hekimliği ve edindiği ilaçlan Troya savaşında yaralılar üstünde kullanır. Kheiron’un yanında Pelion dağında ne kadar kaldığı belli değildir, İlyada’da Kheiron’dan eğitim gördüğü gerçi söylenir, ama Troya’ya kendisiyle gelen lalası Phoiniks onu nasıl büyüttüğünü şöyle anlatmaktadır (İl. XI, 485 vd.):

Tanrıya benzer Akhilleus, seni ben getirdim

bu hale,

canım gibi sevdim, yetiştirdim seni

bensiz ne şölene gitmek isterdi canın,

ne de evde yemek yemek isterdi,

oturturdum seni dizlerimin üstüne,

etini keser, ağzına verir, dudaklarına

uzatırdım şarabı,

göğsümde gömleğimi ıslatırdın boyuna,

arsızlık eder, şarabı püskürtürdün

ağzından, senin yüzünden neler çektim ben, neler.

(3) ALIN YAZISI.
Akhaların en büyük kahramanı Akhilleus’un, Troya savaşının başarı ve başarısızlık şanslarını elinde tutan o yenilnez savaşçının trajik bir yazgısı vardır, bunu kendisi de, anası Thetis de şöyle dile getirirler (İl I, 352 ve 414):

“Anam! Kısacık bir ömür sürmek için

doğurdunsa beni…”

“Uzun değil, kısacık bir ömür verdi kader

sana.”

Akhilleus gerçi kaderini kendi seçebilir, Thetis iki şıkkı şöyle dile getirmişti oğluna (Il.. IX, 411 vd.):

İki ayrı kader götürecek beni ölüme:

Burada kalır, savaşırsam Troya çevresinde,

tükenmez bir ün var, dönüş yok.

Dönersem yurduma, sevgili baba toprağına,

ünüm olmasa da çok yaşayacağım,

ölüm öyle çabucak gelip çatmayacak.

Akhilleus az yaşasa da ünlü yaşamayı seçmiş ve bunun için Troya savaşına katılmaya karar vermişti, ama anası (ya da babası) onun ölmesini önlemek için bazı düzenler kurmuşlardı. Bu konuda anlatılan ve İlyada’da izine rastlanmayan efsane şöyledir: Akha önderleri Troya seferine gitmek üzere hazırlığa başlayınca, o zaman genç bir delikanlı olan Akhilleus sefere katılmamak İçin Yunanistan’ın karşısındaki Skyros adasına gönderilir ve orada kral Lykomedes’in sarayında konuklanır. Ne var ki Akhilleus kız kılığına girmiş ve kralın kızları arasına karışmıştır. Haremde yaşayan Akhilleus’a Pyrrha (kızıl saçlı) adı verilmiş, bir söylentiye göre de Lykomedes’in kızlarının biriyle sevişmiş ve ileride adı geçecek oğlu Neoptolemos (Pyrrhus) da ondan doğmuştu. Öte yandan Akhaların kâhini Kalkhas’ın Akhilleus sefere katılmazsa Troya’nın alınamayacağını bildirmesi üzerine, Odysseus yiğidi aramaya çıkar, Skyros’a varınca kurnazca bir düzen tasarlar, gezgin satıcı kılığına girip Lykomedes’in haremine sokulur ve kızların, kadınların önünde bohçasını açıp bir sürü kumaş dokuma ve işleme serer önlerine, ama bohçanın dibinde birkaç kıymetli silah da vardır, Pyrrha kılığındakl Akhilleus bunları görünce dayanamaz, onları almaya, kullanmaya can atar, böylece kimliğini açığa vurur. Odysseus da onu peşine takılıp, Akha ordusunun toplandığı Aulis’e getirir.

(4) TROYA SEFERİ.
İlk çıkarmanın Troya’nın çok güneyinde Mysia bölgesine olduğu anlatılır. Akhalar Troas’a vardıklarını sanarak hemen yağmaya koyulurlar. Mysia’ya yerleşmiş olan Herakles’in oğlu Telephos onları karşılar, aralarında savaş başlar. Akhilleus kargısıyla Telephos’u yaralar. Sonra da saldırganlar yanlış bölgeye çıktıklarını anlayarak denize açılırlar, ama bir fırtına onları gerisingeri Yunanistan kıyılarına atar. Bu kez Aulis’ten değil, Argos’tan yola çıkmaya hazırlanırken, Telephos çıkagelir, Akhilleus’tan aldığı yara iyileşmiş değildir, tanrı sözcüğü bu yarayı ancak Akhilleus’un iyi edebileceğini bildirmiştir (Telephos).

Akha donanması Argos’tan Aulis’e varır. Burada rüzgârların esmesini sağlamak için İphigeneia’nın kurban edilmesine karar verilir. Akhillus bilmeden bu işe alet olur, Agamemnon kızını güya Akhilleus’a nişanlamak için getirtir Aulis’e. Akhilleus durumu anlayınca, önlemeye çalışır, ama başaramaz (Iphigeneia).

Akhilleus’un iyileştirdiği Telephos’un kılavuzluğunda gene Anadolu kıyılarına doğru yola çıkılır ve Tenedos adasında durak yapıhr. Bir efsaneye göre, Akhillus orada Agamemnon’la ilk kez kavgaya tutuşur ve Apollon’un oğlu Tenes’i öldürür (Tenes). Anası Thetis’in bildirdiği bir tanrı buyruğuna göre, Akhillus Apollon oğlunu öldürürse Troya önünde silahla öldürülmekten kurtulamayacaktır.

Troya önünde dokuz yıl kalınır. Bu sırada Akhilleus’un komşu bölgelere yaptığı çapulculuk seferleri İlyada’da ayrıntılarıyle anlatılır: Mysia’nın Thebe şehrinde Andromakhe’nin babası Eetion’u öldürüp, şehri yağma eder, Lyrnessos’tan Briseis’i, Khryse’den Khryseis’i tutsak olarak alır, getirir, bu arada Patroklos ile birlikte Ida dağındaki Troyalı sürülere saldırır, çobanları Aineis’le kavgaya tutuşur. Bu dokuz yıl böyle geçtikten sonra, savaşın onuncu yılında İlyada destanına konu olacak olaylar baş gösterir. İlyada’nın konusu, bilindiği gibi, Akhilleus’un öfkesi, küsüp savaştan çekilmesi ve Patrokolos’un ölümünden sonra gene savaşa dönüp Hektor’u öldürmesidir. Bu olayların birbirini nasıl izlediği İlyada maddesinde anlatılmıştır. Biz burada Akhilleus’un kişiliği ve karakteri üstünde duralım.

(5) AKHİLLEUS’UN DRAMI.
Akhilleus, Homeros destanının baş kahramanı, kollarından, bacaklarından güç ve canlılık fışkıran, tanrıça oğlu ve tanrılara denk Akhilleus yalnız kaba kuvveti mi simgeler? Kimsenin karşı gelemediği, düşmanlarını titreten, insafsızca kesip biçen, saldırıya geçti mi “ovada bir yıldız gibi parlayan” Akhillus yalnız üstün bir savaşçı ve üstünlüğünü bildiği için de gururlu, onurlu, inatçı ve alıngan, çetin, hırslı, zalim ve duygusuz bir adam gibi mi gösterilir İlyada’da? Homeros yiğitlerin yiğidini gerçi bu vasıflarla donatmış, bize hem olumlu, hem olumsuz görünen bu nitelikleri en parlak ve çarpıcı renklerle belirtmiştir, çünkü sanatı ondan yanadır, ama yüreği ondan yana değil, yüreği yurdunu savunan durgun, ölçülü, erdemli kahraman insan Hektor’dan yanadır Homeros’un. Gene de, tıpkı bir romancı gibi Akhilleus’u bir insan olarak canlandırmayı amaç edinir ve akla karayı gereğince karıştırarak, eşine az rastlanır bir ustalık ve dünyanın başka hiçbir destanında görülmeyen eleştirici bir anlayışla onu hem iyi, hem kötü bir adam olarak çıkarır karşımıza. Akhillus böylece içinde karşıt eğilimlerin çarpıştığı gerçek bir insan oluverir, yaşantısı da gerçek bir dram olarak canlanır gözümüzde.

Akhilleus’un Agamemnon’a karşı öfkesinin asıl nedeni sömürüye karşı ayaklanmadır: Kendisi hiçbir çıkar gütmeden savaşır, didinir, payı başkomutan alır (İl. I, 165 vd.):

Kıyasıya savaşta benim kollarım görür en

büyük işi,

ama bölüşmede payın en okkalısı sana

gider,

…………

Hem onur payımdan olayım, hem burada

kalayım, ha,

mal, mülk sahibi edeyim diye seni?

Agamemnon özür dileyip elinden aldığı Briseis’i geri vermeye razı olunca, Akhillus dönmek istemez, erkektir, yapılan haksızlığı unutamaz. Bu kırgınlığını da şu basit, insanca sözlerle dile getirir (İl. IX, 340 vd.):

Bir Atreus oğulları mı sever karılarını?

Sever, korur karısını duygulu, akıllı her

adam.

Ben de yürekten seviyorum benimkini,

kazanmışım onu ben kendi kargımla.

Agarnemnon oyun oynadı bana, aldı onur

payımı,

beni bir daha kandırmaya kalkmasın sakın!

Acı ağır basınca bir çocuk gibi ağlar dövünür Akhilleus, anasına yalvarır gelsin kurtarsın, çare bulsun, avutsun diye. Briseis götürülünce çağırır onu, Patroklos ölünce çağırır onu. Yırtınır canından çok sevdiği dostunu koruyamadı diye.

Bin pişman olur insanın aklını başından alan öfkeye, insanları birbirine düşüren kavgaya. Ama bu kez Patroklos’un öcünü alacağım diye kudurur, ırmak başında doğradığı yüzlerce düşmanın kanından kara toprak kızıl ırmağa döner, tanrılar bile dayanamaz bu manzaranın dehşetine (İl. XXI).

Aynı acımak bilmez azgınlıkla canını almaktadır yere serdiği Hektor’un, yalvarmalarına şöyle karşılık verir (İl. XXII, 345 vd.):

Dizlerime sarılma, köpek, yalvarma bana

anan, baban adına!

Gönlüm, yüreğim kışkırtıyor beni,

diyor, şunun etini parçala, çiğ çiğ ye,

senin bana bu yaptıklarından sonra,

kimse uzaklaştırmaz başından köpekleri,

getirseler bana kurtulmalığın on katını,

yirmi katını,

tartsalar şurada, daha çok veririz deseler,

Dardanos oğlu altın koysa teraziye senin

ağırlığınca,

döşeğine yatırıp ağlamayacak sana seni

doğuran,

köpekler, kuşlar yiyecek bütün bedenini,

Ama tutmaz sözünü, bir tanrının barakasına getirdiği ihtiyar Priamos’u görünce şaşırır, yüreği dayanamaz bahtsız kralın ağlamalarına, kendi babasını hatırlar, Patroklos’a ağlar, iki düşman hıçkıra hıçkıra dövünürler karşı karşıya, sonra (İl. XXIV, 514 vd.):

Akhilleus oturduğu yerden birdenbire kalktı,

tuttu elinden kaldırdı ihtiyarı,

acımıştı ak sakalına, ağarmış başına.

Kanatlı sözlerle seslendi ona dedi ki:

“Talihsiz adam, ne acılar çekmiş yüreğin!

Nasıl göze aldın gemilere gelmeyi tek başına,

nasıl göze aldın benim gözüme görünmeyi?

Ben ki öldürdüm nice soylu oğullarını senin.

Demirden bir yürek varmış göğsünde,

Hadi gel, otur üstüne şu iskemlenin,

ko uyusun bağrında acılar.

Ne yapalım yasımız çok büyükse,

ne çıkar yürek donduran iniltilerden!

Talihsiz ölümlülere tanrılar şu kaderi dokudu:

Yaşayacak insanlar acı içinde”.

Priamos’u avutmak, konuklamakla kalmaz, gider, Hektor’un ölüsünü kendi yıkar, hazırlar ve babasına verir. Genç, yiğit ve ihtiyar baba bakarlar birbirlerine doya doya, sevgiyle diyeceğim, çünkü ihtiyar, genç adamda kendi oğlunu, genç adam da ihtiyarda kendi babasını görür gibi olur. Savaş, düşmanlık, kin ve öfke yok olup gitmiştir, iki insandır karşı karşıya.

(6) AKHİLLEUSUN ÖLÜMÜ.
bk. Memnon, Pentbesileia.

Akontios.
Keos adasında yaşayan çok yakışıklı bir delikanlıymış. Günün birinde Artemis şenliklerine Delos’a gitmiş ve yolda Atina’nın en soylu ailelerinden birinin kızı olan Kydippe’ye rastlamış. Görür görmez de tutulmuş ona. Ama soylu olmadığı için kızı kendisine vermeyeceklerini bilen Akontios bir düzene baş vurmuş, bir ayva alıp üstüne şu sözleri kazmış: “Artemis tapınağı üzerine ant içiyorum ki ben Akontios’a varacağım!” ve ayvayı kızın önüne atmış. Ayvayı eline alan Kydippe üstündeki yazıları yüksek sesle okumuş, meyveyi sonra da fırlatmış atmış, ama yemini yemin sayılmış. Atina’ya döndükten sonra babası kızını üç kez nişanlamış, ama tanrıça Artemis hep bir hastalık çıkararak kızın evlenmesine engel olmuş. Delphoi tanrı sözcüsü Akontios’un düzenini açığa vurunca Kydippe’yi Akontios’a vermekten başka çare kalmamış.

Akrisios.
Abas’ın Proitos ile Akrisios adında ikiz oğulları olmuştu (Tab. 10). Ataları Aigyptos ile Danaos’un düşmanlığını özlerinde taşıyan bu ikizler daha ana karnındayken dövüşmeye başlamışlar. Babaları ölünce Argos’ta kimin kral olacağı konusunda birbirlerine girmişler. Uzun bir savaştan sonra üstün gelen Akrisios, Proitos’u Lykia’ya sürerek tahta oturmuş. Proitos da Anadolu kıyılarında kral İobates’in kızı Anteia ile evlenmiş, karısından aldığı bir ordu ile Yunanistan’a dönmüş ve Kyklop’ların koca taşlardan bir surla çevirdikleri Tiryns’e kral olmuş. İkiz kardeşler de bir anlaşmaya varmışlar. Argos ilini ikiye bölerek hüküm sürmüşler.

Akrisios’un Danae adlı bir kızı vardı, bir oğlu da olsun diye Delphoi tapınağına başvurduğunda, tanrı sözcüsü Danae’nin bir erkek çocuk doğuracağını, ama torununun kendisini öldüreceğini bildirmiş Akrisios’a. Telaşa düşen kral, kızının herhangi bir erkekle ilişki kurmasını önlemek için çepeçevre tunçla örtülü bir odaya kapatmış onu. Ama Zeus gönül vermişmiş Danae’ye, çarasini bulmuş, altın yağmuru halinde akmış çatı aralığından Danae’nin içine kadar. Danae Perseus’u doğurmuş. Olup bitene akıl erdiremeyen Akrisios kızıyla torununu bir sandığa kapatarak denize atmış. Ana-oğul Seriphos adasında karaya çıkmışlar. Perseus binbir kahramanlık yaptıktan sonra Argos’a dönmek istemiş. Haberi alan kral Tesalya’da Larissa şehrine kaçmış. Kader gene de yakasını bırakmamış: Bir rastlantıyla Larissa’da düzenlenen yarışmalara katılan Perseus disk atarken, yel almış attığı diski Akrisios’un kafasına indirmiş, Argos kralı da böylece ölmüş (Danae, Perseus).

Aktaion.
Çoban Aristaios’la Autonoe’nin oğlu, Thebai’li bir avcı (Tab. 18). At adam Kheiron’un Kithairon dağlarında yetiştirdiği Aktaion öyle yaman bir avcı olmuş ki, onun üstüne yokmuş bütün bölgede. Gurura kapılmış Aktaion, tanrıça Artemis’ten de usta avcı olmakla övünmüş, bununla da kalmayıp günün birinde tanrıçayı derede yıkanırken çıplak görmüş. Bu küstahlığa içerleyen tanrıça Aktaion’u bir geyik haline dönüştürmüş ve elli köpeğini de üstüne salmış. Parçaladıkları geyiğin kendi efendileri olduğunu anlamayan köpekler uluyarak Aktaion’u aramaya koyulmuşlar, böylece Kheiron’un mağarasına kadar gelmişler. At adam da hayvanları avutmak için Aktaion’a benzer bir heykel yapıp önlerine dikmiş (Kheiron).

Aleksandros.
Priamos’un oğlu Paris’in başka bir adı (Paris).

Alekto.
Öç tanrıçaları Erinys’lerin biri. Adı “öfkesi dinmez, barışmak bilmez” anlamına gelir (Erinys).

Alkaios.
Perseus ile Andromeda’nın oğlu, Amphitryon’un babası (Tab. 13). Amphitryon yiğit Herakles’in ölümlü babası olduğundan, Herakles’e ilkin Alkaios oğlu anlamına gelen Alkides adı verilmiş, sonra değiştirilmişti (Herakles). Yiğit birçok şiirlerde bu isimle anılır.

Alkathoos.
Pelops ile Hippodameia’nın oğlu. Atreus ile Thyestes’in kardeşi (Tab. 14).

Oğullarından biri bir aslan tarafından parçalanan kral Megareus kızını canavarın hakkından gelecek adama vereceğini bildirince. Alkathoos bu işe talip olmuş ve aslanı öldürmüş. Böylece kızla birlikte krallığı da elde etmiş. Kaynatası Megareus’un kurduğu Megaira şehri Girit’lilerin saldırısına uğrayınca, yıkılan surları yeniden yapmakta tanrı Apollon Alkathoos’a yardım etmiş. Tanrı bu işi yaparken lyra’sını bir taşa dayamış, o taş tarihsel çağlarda da, üstüne vurulduğu zaman ses çıkarırmış.

Alkestis.
Pelias’ın kızı, Admetos’un karısı (Tab. 22). Kadınlar arasında yiğitlik ve fedakârlık örneği olarak gösterilen Alkestis Euripides’e en güzel tragedyalarından birini esinlemiştir.

Genç ve güzel Alkestis kocası Admetos uğruna ölmeye razı olur (Admetos). Zehri içmiş, can vermiş ve cenazesi mezara indirilmiştir ki, ağıtlarla, iniltilerle çınlayan saraya Admetos’un dostu Herakles çıkagelir. Alkestis’in öldüğünü duyunca, ölüm tanrısı Thanatos’un peşine düşer, onunla boğuşur ve Alkestis’i kolları arasından koparıp Admetos’a geri getirir. Bir başka anlatıma göre, ölüler ülkesinin acıma nedir bilmeyen tanrıçası Persephone Alkestis’i görünce yumuşamış ve onu daha genç ve daha güzel olarak yeryüzüne, diriler arasına geri göndermiş.

Alkides.
Herakles’e verilen bir addır (Alkaios, Herakles).

Alkidike.
Salmoneus’un karısı, Aison ile İason’un ataları (Tab. 22).

Alkimede.
Aison’un karısı, İason’un anası (Tab. 22).

Alkinoos.
Agamemnon İlyada’nın sevimsiz kralıysa, Alkinoos Odysseia’nın sevimli, konuksever, uygar ve halksever kralıdır. Bugün Korfu adası olduğu genellikle benimsenen Skherie’ye yerleşmiş, denizci bir ulus olan Phaiak’ların başıdır. Alkinoos, ülkesinin önderleri, danışmanları ile birlikte yönetir ulusunu, on iki kralın on üçüncüsü sayar kendini. Ama biz Alkinoos’u Homeros’un ağzından dinleyelim, Odysseia’da bundan daha güzel, daha cana yakın, tadına doyulmaz bir parça yoktur. Phaiak’ları şöyle anlatır.

(Od. VI, 4 vd.):

Eskiden Phaiak ‘lar engin Hypereia ‘da

otururdu,

güçte üstün, zorba Tepegözlere yakın,

Tepegözler onların topraklarını boyuna

yağma ederlerdi.

Tanrı yüzlü Nausithoos onları kaldırdı,

götürdü, yerleştirdi Skherie’ye,

alın teriyle yaşayan insanlardan uzağa.

Dört yandan surla çevirmişti kenti,

evler kurmuş, tapınaklar yapmıştı tanrılara,

tekmil toprakları dağıtmıştı.

Ama o çoktan boylamıştı Hades ülkesini,

düşünceleri tanrılardan gelen Alkinoos

kraldı şimdi.

(Od. VII, 11):

Tekmil Phaiak’ları yönetirdi Alkinoos

halkı sayardı onu bir tanrı gibi.

Ama bu saygının asıl nedeni Arete ile evlenmiş olmasıdır. Arete erdem demek, bakın Alkinoos eşini nasıl baş tacı eder (Od. VII, 67 vd.):

Alkinoos kendine karı aldı onu.

Arete ‘yi öyle saydı, öyle saydı ki,

hiçbir kadın böyle sayılmadı yeryüzünde,

erkeğinin buyruğunda, evinde yaşayan

hiçbir kadın,

hem kocası, hem çocukları saydı onu

yürekten,

halk da bir tanrıça gibi baktı ona,

tatlı sözlerle selam verirlerdi şehre inince o,

çok akıllıydı, iyi yürekliydi de ondan,

yatıştırırdı bütün kavgalarını erkeklerin!

Öyle bir cennettir ki Alkinoos’un ülkesi, Batı yazınında ilk “ütopya” diye tanımlayabiliriz onu. İç ve dış düzeni Odysseus’a bile parmak ısırtacak gibidir. Homeros bir mimarlık baş eseri olan bu sarayı anlatmakla bitiremez (Od. VI, 263 vd.).

Alkinoos sarayının iç düzeni daha az parlak değildir: Şiir, oyun, yarışma Phaiak’ların yaşamında büyük yer tutan uğraşlardı. Ozan Demodokos’un Troya savaşından söz açması üzerinedir ki, Odysseus kimliğini açığa vurmak zorunda kalır ve serüvenlerini anlatmaya girişir (Demodokos). Ama Alkinoos’un dünya görüşü ve insanlık anlayışı sanata saygı İle de bitmez. Özgürlüğe olan eğilimi ilk ve orta çağları çok aşan modern denebilecek bir nitelik taşır. Konukluk kurallarına uyarak Odysseus’u hemen, kim olduğunu, nereden geldiğini sormadan benimser, istediği an gemileriyle onu yurduna göndermeye hazır olduğunu bildirir ve bu sözünü hiç gecikmeden yerine getirir. Odysseus’u öyle beğenmiştir ki, kendisine damat edinmeyi özler, ama en ufak bir baskıda bulunmaz, giderek, konuğuna kılavuzluk etmedi diye kızı Nausikaa’yı kınar.

(Od. VII, 299 vd.):

Benim kızım ödevini tam yapmamış,

konuğum,

madem hizmetçileri vardı yanında,

ve madem sen yalvardıydın ona ilkin,

ne diye evimize getirmedi alıp seni?

Karısı Arete’ye saygısı da Homeros destanlarında görülen kadına değer vermenin daha yüksek bir aşamasını yansıtır. Kadın, adı üstünde Erdem’in kendisidir ve erkeğin başaramadığı bazı edimleri daha bir incelikle, duyarlıkla, insanseverlikle yerine getirebilir diye saymakta, sevmektedir onu. Phaiak’ların sarayında asıl onun sözü geçmektedir. Nausikaa’da bunu bildiği içindir ki, Odysseus’un saraya varınca dosdoğru Arete’nin dizlerine kapanmasını salık verir ona. (Od. VI, 310 vd.).

Konukseverlikte de, cömertlikte de ilk işmarı veren Arete’dir, yalnız Alkinoos değil, bütün Phaiak önderleri de danışmanları da uyarlar sözüne. Yatağı o yapar, sandığı o hazırlar, rahatını o sağlar konuğun. Anasının kızı olan Nausikaa da kurtarmamış mıydı Odysseus’u ölümden? (Nausikaa). Erkeği kadınsız olarak düşünmek olanaksızdır Homeros destanlarında. Kadın erkeğin mutluluğudur. Odysseia’ya üstün uygarlık havasını veren kişiler Arete, Nausikaa, Penelope gibi insanlığın daha ince, daha duyarlı ve becerikli yönünü simgeleyen kadınlardır.

Alkmaion.
Argos’lu kâhin. Amphiaraos ile Eriphyle’nin oğlu (Tab. 23). Amphiaraos, öleceğini bildiği Thebai seferine katılmadan önce, oğullarına analarını cezalandırmak görevini yüklemişti. Epigon’lar diye anılan Yediler’in oğulları ikinci Thebai seferine önder olarak Alkmaion’u seçmişlerdi, bir tanrı sözü Alkmaion başlarına geçerse zafer kazanacaklarını bildirmişti çünkü. Gene de ikircikliydi. Alkmaion, babasının can verdiği kente gitmekten çekiniyordu. Bu kez de Eriphyle işe karıştı: Harmonia’nın gerdanlığından sonra, tanrı armağanı ünlü “peplos”unu da rüşvet alarak oğlunun sefere çıkmasını sağladı. Savaşta Epigon’lar üstün geldiler. Alkmaion Eteokles’in oğlu Thebai kralı Laodamas’ı kendi eliyle öldürdü ve Polyneikes’in oğlu Thersandros’u tahta oturttu (Epigon’ lar).

Dönüşte Alkmaion Delphoi’ye uğradı, anasını öldürmek görevini yerine getirmenin gerekli olup olmadığını sordu, tanrıdan olumlu cevap alınca Argos’a döndü ve Eriphyle’yi öldürdü. Ama öç perisi Erinys’ler hemen takıldılar peşine, ülkeden ülkeye kovaladılar onu. Önce Arkadya’da Oikles’in yanına sığınır, orada da rahat bulamayınca, Psophis kralı Phegeus’un sarayına varır. Phegeus onu suçundan arındırır ve kızı Arsinoe’yle evlendirir. Ne var ki Psophis topraklarında korkunç bir kuraklık baş gösterir, gene Delphoi tapınağına baş vurulur ve tanrı sözcüsü Alkmaion’un ikinci bir kez arındırılması gerektiğini bildirir. Gene yollara düşen ana katili ırmak tanrı Akheloos’un yanına varır. Orada, ırmak ağzında anasının ölümünden sonra meydana gelmiş bir toprak üstünde ırmak tanrı Alkmaion’u bir daha arındırır. Akheloos da ona kızı Kallirhoe’yi verir, ama kız ona varmak için Harmonia’nın gerdanlığı ile peplos’unu şart koşar. Alkmaion gene Psophis’e dönüp Phegeus’tan ister bunları, Apollon’un tapınağına adayacağını söyler. Yalan meydana çıkınca Phegeus konukluk kurallarını bozmamak için Alkmaion’u kendi eliyle değil, oğullarının eliyle öldürür. Kallirhoe’nin yakarması üzerine çabuk yetişen oğlu Akarnan kan davasını sürdürerek Phegeus’un oğullarını öldürür, Harmonia’nın uğursuz süslerini de Apollon’a adak olarak Delphoi Tapınağına verirler.

Alkmene.
Mykene kralı Elektryon’un kızı (Tab. 13). Kaza ile babasını öldüren amca oğlu Amphitryon’la evlenmeye razı olur, ama önce, kardeşlerini öldüren Taphos’luları cezalandırmasını ister ondan. Amphitryon bu işi yapmaya gitmişken, Zeus Amphitryon kılığında Alkmene’nin yatağına girer, birleşir onunla. Söylentiye göre, bu sevişme üç tam gün sürmüş, Zeus güneşe bu süre dolmadan görünmemesini buyurmuşmuş çünkü. Tanrı bu süre içinde Herakles’i ana rahmine yerleştirmiş. Aynı gece sabaha karşı seferden dönen Amphitryon da güzel karısına kavuşur. Ne var ki kocasının biraz önce boş bıraktığı yatağa gene döndüğünü görünce Alkmene de, karısından fazla bir iltifat görmeyince Amphitryon da şaşmışlar. Daha sonra aldatıldığını öğrenen Amphitryon Alkemene’yi diri diri yakmak istemiş, ama Zeus odun yığınını, üstüne yağmur yağdırarak söndürmüş. Amphitryon da tanrı buyruğuna boyun eğerek, karısının bir gece aralıkla doğurduğu Herakles’le İphikles’i bağrına basmış. Kocası ölünce, Alkmene oğullarının izinden gitmiş. Herakles tanrılara karışınca, Eurystheus’un hışmından kurtulmak için Atina’ya sığınmış, sonra da oğluna bunca eziyet yapan o kral da can verince, gözlerini oymuş. Ömrünün son günlerini gene Thebai’de geçirmiş, çok yaşlı olarak ölen sevgilisini Zeus Mutlular Adasına götürüp, yeraltı yargıcı Rhadamanthys’le evlendirmiş. Onun üstüne hiçbir ölümlü kadınla da ilişki kurmamış Zeus (Amphitryon, Herakies).

Alkyone.
Rüzgârlar kralı Aiolos’un kızı Alkyone Sabah Yıldızının oğlu Keyks’le evlenmiş. Karı-koca öyle mutluymuşlar ki Zeus ile Hera’ya benzetirlermiş kendilerini. Tanrılar kıskanmış bu mutlu yuvayı, Alkyone ile Keyks’i birer deniz kuşu haline getirmişler. Alkyon denilen bu masal kuşu, yuvasını dalgalar üstünde kuran bir çeşit martı imiş. Ovidius bu öyküyü biraz değişik biçimde anlatır: Günün birinde Keyks denizaşırı bir tapınağa gidecek olmuş. Alkyone yalvarmış gitmesin diye, ama dinletememiş. Yolda Keyks korkunç bir fırtınaya tutulmuş, gemisi batmış, kendisi de boğulmuş. Dalgalar ölüsünü kıyıya, dönüşünü gözleyen Alkyone’nin önüne atmış. Alkyone de kendini dalgalara bırakınca tanrılar acımış bu karı-kocaya, ikisini de deniz kuşu yapmışlar. Dişisinin de denizde kuluçkaya yatabilmesi için Zeus Aiolos’a kış dönümünden yedi gün önce ve sonra yelleri dindirmesini buyurmuş.

Alkyoneus.
(1) Gök ile Toprak tanrıların meydana getirdikleri devler arasında en güçlülerinden biri. Hesiodos’un Theogonia’sında adı geçmez, Makedonya’daki devler savaşına katılmış, ama onu yere sermek olanaksızmış, çünkü anası Toprağın üstüne düştükçe doğrulur, kalkarmış. Herakles bu yüzden onu sırtlanıp başka bir ülkeye götürmüş ve bir okla öldürmüş (Herakles).

(2) Delphoi’li güzel bir delikanlı. Ülkeyi kana boyayan Lamia canavarına yem olmak üzere seçilmiş. Yolda rastladığı bir başka delikanlı onun yerine kurban olmayı kabul etmiş, canavarın mağarasına girmiş, onu kafasından yakalayarak yere çalmış ve ezmiş (Lamia).

Aloeusoğulları.
Aloeus’un karısı İphimedeia tanrı Poseidon’a aşıkmış, her gün deniz kıyısına gider, eliyle su alıp göğsüne dökermiş. Sonunda tanrı birleşmiş onunla, iki oğulları olmuş: Otos ile Ephialtes. Ölümlü babaları Aloeus olduğu için Aloeusoğulları deniyor bunlara. Devmiş her ikiside: Her yıl bir karış enine, bir kulaç da boyuna giderlermiş, öyle ki dokuz yaşına vardıkları zaman tanrılara savaş açmaya karar vermişler. Bunun için de Ossa dağını Olympos’un üstüne bindirip tepesine de Pelion dağını oturtarak göğe tırmanacaklarını, denizleri topraklarla örtüp kurutacaklarını, denizle karanın yerini değiştireceklerini bildirmişler. Üstelik de âşık oldukları Hera ile Artemis’i kaçırmayı tasarlamışlar. Tanrıların başına açtıkları dertlerden birini Homeros şöyle anlatır İlyada’da (V, 385):

Ares de bu yüzden çok acılar çekti,

Otos’la güçlü Ephialtes, Aloeus’un iki oğlu,

vurdular onu kalın zincirlere,

tunç bir küpte kapalı kaldı tam on üç ay!

Hermes kurtarır Ares’i, ama savaş tanrı bitkin durumdadır. Tanrıların canına tak der sonunda, cezalarını verirler bu azmanların. Bu anlatıma göre Zeus yıldırımla çarpar, başka bir anlatıma göre Apollon oklarıyla öldürdü onları. Cezaları Hades’te de sürdürülür! Yılanlarla bir sütuna bağlı oldukları halde bir baykuşun durmadan ulayarak ötmesini dinlemek zorundadırlar.

Alpheios.
Peloponez’de, Elis ile Arkadya bölgeleri arasında akan bir ırmak. Bütün ırmaklar gibi Okeanos ile Tethys’in oğlu sayılır. Artemis ve nympha’lara saldırıları masal konusu olmuştur: Günün birinde Artemis nympha’larla ırmak ağzında şenlik yaparken, Alpheios onlara yaklaşmak istemiş, periler de yüzlerine çamur sürerek kendilerini tanınmaz hale getirmişler. Alpheios su perisi Arethusa’ya da tutkunmuş, onu Sicilya’ya dek kovalamış (Arethusa).

Alphesiboia.
Dionysos’un tutkun olduğu Asya’lı nympha. Tanrı onu elde etmek için binbir çare düşünmüş, sonunda bir kaplan olup kızı kovalamaya başlamış. Koşa koşa bir ırmağın kıyısına gelmişler, kız ırmağı geçebilmek için tanrının kolları arasına girmeye razı olmuş. Dionysos’tan gebe kalıp Medos’u doğurmuş. Medos, Med’ler boyuna adını verdiği gibi, geçilen ırmağa da Tigris (Dicle) yani Kaplan ırmağı denmiş.

Alpos.
Sicilya’da yaşayan korkunç bir dev. Yolcuları pusuya düşürür, kayalar altında ezer, sonra yermiş. Bu devi tanrı Dionysos öldürmüş: Thyrsos değneğini boynuna atınca, dev çarpılıp denize, altında Typhon devinin bulunduğu adanın yanına düşmüş.

Althaia.
Kalydon kralı Oineus’un karısı, Meleagros ve Deianeira’nın anası. Oğlu Meleagros yedi günlük iken Kader tanrıçaları Althaia’ya gelmişler ve ocaktaki bir odunu göstererek, bu odun yanıp kül olunca Meleagros da ölecek demişler. Bunu duyunca Althaia ocağı hemen söndürmüş ve odunu alarak bir sandığa saklamış. Ne var ki Meleagros Kalydon avı sırasında Althaia’nın kardeşleri olan dayılarını öldürmüş. Anası da öfkeye kapılarak sakladığı yarı yanmış odunu alıp ateşin içine atmış. Odun çabucak tutuşup kül olmuş, Meleagros da o saat ölmüş. Althaia yaptığına bin pişman olup canına kıymış (Meleagros).

Altis.
Olympia şehrinin yöresinde Zeus’a adanmış kutsal orman. Ünlü yontucu Pheidias’ın atelyesi bu korulukta imiş.

Amaltheia.
Birçok efsanelere göre, Amaltheia Rheia’nın, çocuklarını doğar doğmaz yutan Kronos’tan kurtulup Girit’e kaçırdığı Zeus’a dadılık eden nymphanın adıdır. Amaltheia çocuğu İda dağındaki bir mağaraya götürmüş ve orada bir keçinin sütüyle beslemiş. Bu keçi Helios’tan doğma korkunç bir yaratıkmış, Titanlar ondan öylesine korkarlarmış ki Gaia onu Girit mağaralarında saklamak zorunda kalmış. Zeus sonradan bu keçinin postu ile Aigis kalkanını yapmış. Başka bir geleneğe göre Amaltheia asıl bu keçinin adıdır.

Tanrı çocuk o kadar güçlüymüş ki sütninesinin bir boynuzunu kırmış ve bunu kendisine bakan nympha’lara verip içini diledikleri gibi doldurabileceklerini söylemiş. Böylece her türlü yemişle dolan boynuz “Bolluk Boynuzu” oluvermiş.

Amata.
Latium kralı Latinus’un eşi. Kızı Lavinia’yı Rutul’lar kralı Turnus’a vermek istiyordu. Ne var ki Aeneas İtalya’ya ayak basınca kral Latinus kızını onunla evlendirmeye karar verdi. Troya’lılara düşman olan Amata Turnus’u Aeneas’a savaş açmaya itti. Savaş Rutul’lar için korkunç bir yenilgi ile sonuçlanıp Turnus da ölünce, Amata kendi canına kıydı.

Roma’da Vesta rahibeleri, başrahip Pontifex Maximus tarafından görev başına getirildikleri gün Amata adıyla anılırlardı.

Amazon.
Anadolu’nun mythos’a katkıları salt efsane, uydurulmuş masal değildir. Anadolu kaynaklı efsanelerin hemen hepsi olmuş olayları yansıtır, yaşamış kişileri konu alır. Bu yüzdendir ki bir gerçek payı ve tarihsel bir nitelik taşırlar. İzlerine destanlarda olduğu kadar, tarihçilerin ve coğrafyacıların eserlerinde rastlamamız bunu kanıtlar. Amazon’lar bu gerçeğin en belirgin örneğidir, çünkü efsaneleri yalnız bir olayı değil, bütün bir düzeni dile getirir. Anadolu bin yıllarca anaerkil bir toplum düzeni içinde yaşamış ve bu düzenin simgesi olan Ana Tanrıça’ya değişik adlarla tapınmıştır. Amazon’lar işte bu düzenin kalıntılarıdır, babaerkil özellikte ve nitelikte olan Yunan mythos’unu bu kadar etkilemiş olmaları da ondandır.

Amazon’lardan dem vuran en eski kaynak Homeros’tur: “Erkek gibi Amazon’lar” der ve Bellerophontes’in onları yendiğini belirtir (Bellerophontes). Troya’nın önündeki bir tepede mezarı bulunan Myrrhine ise tanrılaşmış bir kahramana benzer, çünkü halk arasında adı başka, tanrılarca başkadır (Myrina).

Efsaneye göre Amazon’lar savaş tanrı Ares ile Harmonia’nın (ya da Aphrodite’nin) kızları sayılır. Savaşçı karakterleri böylece kaynaklarından da belli olan bu kadınlar ok ve yaydan başka bir de “labrys” denilen iki ağızlı baltayı silah olarak kullanırlar. Bu baltaya hem Girit’te, hem Hitit kabartmalarında rastlanır. Amazon’ların at üstünde savaşmaları, atı yalnız arabaya koşmak için kullanan ilk Yunanlıları özellikle etkilemiş olsa gerek. Homeros’ta Myrina’ya “çok zıplayan, yüksek atlayan” denmesi acaba atlı bir tanrıça olmasından mıdır? Amazon’ların yayıldığı bölgelerle Hitit’lerin bulunduğu bölgelerin birbirini tutması da dikkati çekmekte. Amazon’ların Anadolu topraklarında bir Hitit kalıntısı, ya da Hitit’lerle ilgili bir anı olabileceği varsayımını bazı bilginlerde, özellikle Halikarnas Balıkçısı’nda uyandırmıştır.

Amazon adının kökeni de yazarlarca şöyle açıklanır: A-mazon, yani memesiz demekmiş, adın nedeni de bu savaşçı kadınların yayı göğüslerine rahatça dayayabilmek için bir memelerini kesip çıkarmaları imiş. Amazon’ların erkek gibi oluşu, savaşçı bir kadın topluluğu olmalarından ileri gelir. Başlarında hiçbir erkek bulunmadan kendi kendilerini yöneten Amazon’lar önder olarak bir kraliçe tanırlar, nitekim birçok kraliçelerinin adı geçer efsanede. Erkekleri yanlarında köle ya da uşak olarak bulundururlar, onlarla cinsel alışveriş kurup çocuk doğururlar, ama erkek çocuklarını sakat eder ya da öldürürler, yalnız kız çocuklarını yetiştirip aralarına alırlar. Bu tutum Anadolu’ya gelen Yunanlıları çok şaşırttığı içindir ki, Amazon’ları anlatmakla bitiremezler.

Yurtları üstüne kaynaklar birbirlerini pek tutmaz. Çoğu efsanelerde Amazon’lar Karadeniz’de Thermodon (Terme) çayının kıyısında Themiskyra şehrini kurmuşlar ve orada oturmaktadırlar. Bu şehir bugünkü Fatsa ya da Ordu yakınında olsa gerek Argonaut’lar Kolkhis’e varmadan onlarla karşılaşırlar. Başka kaynaklar onları Kafkas eteklerine, Trakya’ya ya da güney İskitya’da Tuna ağzına yerleştirirler. Anadolu’da hemen her yerde adlarına rastlanması bu kaynakları yalancı çıkarmaktadır.

Amazon’ların tarih öncesi çağlarda Batı Anadolu’ya yayıldıktan sonra Yunanistan’a dek sokuldukları ve Atina önünde savaştıklan anlaşılmaktadır. Ege kıyılarında Amazon kraliçeleri tarafından kuruldukları söylenen şehirler şunlardır: Pitane, Myrina, Kyme, Gryneion, Smyrna. Ephesos ve Ptiene’nin ilk yerleşme yeri. Bir tanrıça sayılan Myrina’nın Lesbos (Midilli) adasına göçüp oranın başkenti Mytilene’yi de kurduğu söylenir.

Birçok Amazon’un büyük efsane yiğitleriyle ilişkisi olmuştur: Hippolyte’nin Herakles, Antiope’nin Theseus, Penthesileia’nın Akhilleus efsanesinde adı geçer (bkz. bu adlar).

Ephesos ve Smyrna şehirlerinin birer Amazon tarafından kurulduğu anlatılır. Bu savaşçı kadınlar kimi ozanların ezgilerinde Efes Artemis’i ile ilişkili olarak gösterilir: İskenderiye şairi Kallimakhos Artemis tanrıçaya övgüsünde cenkçi Amazon’ların Ephesos kıyısında tanrıçaya bir heykel diktiklerini ve çevresinde savaş raksı yaptıklarını, birbirine vuran kalkanlarının ta Sardes’e dek yankılandığını yazar. Amazon’lar Ephesos’taki ünlü Artemis tapınağı ile de ilişkilidirler. Dünyanın yedi harikasından biri olan bu tapınağı Amazon’ların yaptığı ya da orada rahibelik ettikleri anlatılır. Anadolu’nun ana tanrıçası Kybele ile sıkı sıkıya ilişkili oldukları apaçık belli olan Amazon’ların efsaneleri de, tarihsel kimlik ve kişilikleri de ana tanrıça üstüne olan bilgilerimiz değerlendirildikçe açıklık ve kesinlik kazanacaktır (Artemis, Kybele).

Ambrosia.
Homeros destanlarında Olympos tanrıları “ambrosia” ve “nektar” ile beslenirler. Ölümsüz anlamına gelen ambrosia birçok çiçek özlerinin katıldığı bir çeşit balmış. Ambrosia ile beslenen tanrılar yaralanmaz olurlar, bu büyülü bal insanlara da içirildi mi, onlara gençlik, mutluluk ve ölümsüzlük sağlarmış,

Amores.
Latince aşk anlamına gelen Amor (yahut Cupido) Roma imparatorluğu döneminde, elinde yayla okluk bulunan tombul, kanatlı bir çocuk olarak canlandırılmıştır. Sanatta çoğaltılan bu figür Venüs’ün çevresinde uçuşur gösterilir. Pompei fresklerinin mitolojik sahnelerinde çok geçen Amores figürleri Batı sanatına Rönesans’la girmiş ve Rokoko üslubunun bir özelliği olarak XIX. yüzyıla kadar tutunmuştur.

Ampelos.
Adı üzüm kütüğü anlamına gelen Ampelos bir satyr’le bir nympha’dan doğma imiş. Tanrı Dionysos bu güzel delikanlıya gönül vermiş ve bir karaağaç dalından salkım salkım sarkan asmayı ona armağan etmiş. Ampelos ağaca tırmanıp bir salkım üzüm koparacakken düşmüş ve ölmüş. Dionysos sevgilisini gökte bir yıldız haline dönüştürmüş.

Amphiaraos.
Öyküsü Thebai efsaneler zincirine bağlı Melampus soyundan ünlü bir kâhin.

Oikles ile Hypermestra’nın oğlu, Alkmaion ile Amphilokhos’un babası (Tab. 23).

Geleceği bilen, her edimin doğuracağı sonucu önceden gören tanrı sözcülerinin hayatı yürekler acısıdır çokluk. Amphiaraos’un da öyle, anlayışsız kimselerin çıkarlarına kurban gitmiştir.

Argos ili, kral Proitos zamanında üçe bölünmüştü: Bir bölümünü kendisi alır, öbürünü aynı soydan olan Bias ile Melampus arasında böler. Bu soyların vârisleri arasında kavga çıkar günün birinde: Melampus soyundan Amphiaraos, Bias soyundan Adrastos’un babası Talaos’u öldürür. Adrastos Sikyon’a, ana tarafından dedesi Polybos’un yanına sığınır (Adrastos) ve o ölünce kral olur. Bir süre sonra Amphiaraos ile Adrastos barışırlar, Amphiaraos bu barışı candan ister, Adrastos ise art düşüncelerle karşılar. Amphiaraos’un kendisine karı olarak verdiği Eriphyle’yi bir şartla alır: Kaynatasıyla arasında bir anlaşmazlık çıkacak olursa, yargıçlığını Eriphyle yapacaktır. Amphiaraos bu şartı da kabul eder.

Amphiaraos , Kalydon avına ve Argonaut’lar seferine katıldıktan sonra, Adrastos onun Thebai’ye savaş açan Yediler’den olmasını İster. O sırada Thebai’den kardeşi Eteokles’in sürdüğü Polyneikes Adrastos’un konuğudur ve kardeşinden öç almak için yardım istemektedir. Amphiaraos bu seferin yıkımla sonuçlanacağını, kendisinin de sağ dönmeyeceğini bilir, hem katılmak istemez, hem de Adrastos’u vazgeçirmeye çalışır. Ama Polyneikes Eriphyle’yi baştan çıkarır: Kadmos’la evlenirken Harmonia’ya tanrıların düğün hediyesi olarak verdikleri gerdanlığı armağan eder ona. Kadın büsbütün Polyneikes’le Adrastos’tan yana döner, kocasını zorlar sefere katılmaya. Amphiaraos verdiği sözü tutmak zorundadır, sefere çıkar. Ama gitmeden önce oğullarına yemin ettirir: Analarından öç alacaklardır.

Yolda başlarına gelen bazı olaylardan (Hypsipyle, Opheltes) sonra, Yedilerin düzenledikleri Nemea yarışmalarında Amphiaraos atlama ve disk atmada birinci gelir. Thebai’ye varınca önderlerin her biri şehrin bir kapısına dayanır. Aiskhylos’un ölmez eseri “Thebai’ye Karşı Yediler” tragedyasında Amphiaraos hem akıllı, hem yiğit bir adam olarak tanımlanır (576 vd.):

Sonra kardeşine, güçlü Polyneikes ‘e

çevirir bakışlarını;

iki kez çağırır onu adını heceleyerek

ve şu sözler dökülür ağzından:

“Güzel iş doğrusu bu yaptığın,

tanrıların seveceği, torunlarının

övünecekleri

şanlı şerefli bir iş:

Bir yabancı orduyu üstlerine salıp

atalarının yurdunu, soyunun tanrılarını

perişan etmek!

Hangi dava insana ana sütünü kurutma

hakkını verir?

Kılıçla fethedeceğin yurt toprağı mı

destek olacak senin davana?

Bana gelince, ben düşman ülkesinde saklı

kâhin,

ben bu toprağı besleyeceğim ölü bedenimle.

Çarpışalım: Şerefsiz olmayacak beni

bekleyen ölüm!”

Böyle söyledi kâhin, kalın tunç kalkanını

kaldırıp göğsüne.

Hiçbir arma yoktu kalkanında;

çünkü o kahraman görünmek değil,

kahraman olmak istiyordu.

Derin kazıyor yüreğinin

derin düşünceler yetiştiren toprağını.

Böylesi bir insana hem akıllı, hem yiğit

hasımlar göndermelisin derim ben:

Tanrılara saygılı olandan korkulur.

Düşman kardeşler Eteokles ile Polyneikes birbirlerini öldürünce, şehir kurtulur, ama korkunç bir bozgun başlamıştır. Amphiaraos İsmenos ırmağının kıyılarına doğru kaçar ve tam düşmanı Periklymenos ona yetişecekken, Zeus’un saldığı bir şimşekle toprak yarılır ve ünlü kâhini atları, arabasıyla yutar.

Amphiaraos’un toprağa gömüldüğü yer Pausanias zamanında da gösterilirmiş. Zeus bu tanrı sözcüsüne ölümsüzlük bağışlamış: Attika’da Oropos denilen bir yerde kâhinliğini sürdürürmüş.

Amphiktyon.
Deukalion ile Pyrrha’nın oğlu, Hellen’in kardeşi (Tab. 20). Kızıyla evlendiği Atina’lı kral Kranaos’u tahtından atarak yerine geçmiş, on yıl krallık ettikten sonra kendisi de Erikhthonios tarafından sürülmüş. Efsaneye göre Attika başkentini tanrıça Athena’ya adayıp ona Atina adını veren ve Dionysos’u Attika’da ilk konuklayan bu kraldır.

Yunan kentleri arasında dinsel birlikler halinde kurulup, belli zamanlarda bütün kentlerin elçilerini bir araya getiren “amphiktyonia”lara adını veren de oymuş.

Amphilokhos.
Ünlü kâhin Amphiaraos ile Eriphyle’nin oğlu, Aikmaion’un küçük kardeşi (Tab. 23). Epigon’lar seferine katıldığı, ama anası Eriphyle’nin öldürülmesinde bir rol oynamadığı sanılır, çünkü Alkmaion gibi Erinys’lerin saldırısına uğramaz (Alkmaion). Adı İlyada’da geçmediği halde, Troya seferine katıldığı ve özellikle dönüş efsanelerinde rol oynadığı görülür: Troya düştükten sonra, babası gibi tanrı sözcüsü ve falcı olan Amphilokhos Anadolu’da kalır, Kalkhas’la birlikte birçok kehanet merkezleri kurarlar (Kalkhas). Efsaneye göre Amphilokhos Kilikya’da (Seyhan bölgesinde) Maİlos şehrini kurar, ama oranın krallığını kendisi gibi kâhin olan Mopsos ile paylaşamadığından, onunla kavgaya tutuşur. Bu çarpışmada her ikisi de can verir (Mopsos).

Amphinomos.
Penelopeia’nın talipleri arasında en aklı başında olanıdır. Durgun ve ölçülü bir adamdır, Telemakhos’un öldürülmesine karşı çıkar (Od. XVI, 394 vd.)

Öbür talipler gibi dilenci kılığındaki Odysseus’a kötü davranmaz, dövülmesine karşı gelir, talipleri yatıştırmaya çalışır (XVIII, 121 vd.). Gene de taliplerin kaderini paylaşmaktan kurtulamaz ve Telemakhos’un kargısıyla vurulur (Od. XXII, 90 vd.).

Amphion.
Zeus ile Antiope’nin oğlu, Zethos’un ikiz kardeşi (Tab. 9).

Antiope ikiz çocuklarını doğurunca, amcası Lykos onları Kithairon dağına bırakıp, Antiope’yi de karısı Dirke’ye köle olarak verir. İkizler dağda çobanlar arasında büyür, Amphion’un müziğe yeteneğini fark eden tanrı Apollon (ya da Hermes) ona bir lyra armağan etmişti. Günün birinde Dirke’nin yanından kaçan Antiope gelir, dağda oğullarını bulur ve öcünü almaya iter onları. Ikizler Thebai’ye dönerler, Lykos’u öldürüp, Dirke’yi azgın bir boğanın boynuzlarına saçlarıyla bağlayarak salıverirler hayvanı. Dirke kayalar üstünde parçalanıp can verir. Ölüsü bir ırmağa atılır, o ırmağa Dirke adı verilmiştir sonradan. Zeus’un buyruğuyla Thebai şehrinin yönetimi bundan sonra Amphion’la Zethos’a geçer. Ikizler kentin surlarını kurmaya koyulurlar. Ikizler birbirlerine hiç benzemiyorlar, sert yaratışlı Zethos avcı ve savaşçı idi, Amphion ise tam tersine yumuşak, sevimli bir sanatçıydı. Surları yaparken Zethos sırtında kocaman kaya parçaları taşıyor, Amphion ise lyra çalıyor, çalgının güzel ve büyüleyici seslerine kendilerini kaptıran taşlar yerlerinden kımıldıyor, istenilen sıraya girip yan yana diziliyorlardı.

Amphion Tantalos’un kızı Niobe ile evlenmiş, Apollon’la Artemis Niobe’nin çocuklarını oklarıyla vururken Amphios’u da küstah bir soy yarattı diye öldürmüşler (Niobe).

Amphissos.
Bkz. Dryope.

Amphitrite.
Okeanos kızı Doris’in deniz tanrı Nereus’la birleşmesinden Nereides diye anılan elli kız doğar. Ahenkli isimlerini dize dize saymakla bitiremez Hesiodos (Theog. 240 vd.). Amphitrite de bunlardan biridir, öyküsü, macerası yoktur her nedense. Günün birinde Poseidon onu bir kumsalda kız kardeşleriyle oynarken görmüş ve güzelliğine vurulmuş. Ama kız çok utangaçmış tanrıdan kaçmış ve Atlas’ın dünyayı omuzlarında taşıdığı uzak ülkelere varmış. Poseidon da bir yunus balığı göndermiş peşinden, yunus Amphitrite’yi sırtladığı gibi, getirmiş deniz kralına vermiş. Evlenmişler ve o gün bugün mutlu bir çift olarak yaşamışlar. Denizden olma bir sürü yaratığın başında, köpükler arasında kayan bir arabada oturur gösterilen denizler kraliçesi, Poseidon’a vefalı bir eş olmuş, kimi efsaneciye göre çocuğu olmamış, ama Hesiodos onun Triton’u doğurduğunu şöyle anlatır (Theog. 230 vd.):

Toprağı sarsıp gümbürdeten Poseidon,

Amphitrite tanrıçayla evlendi

ve onların sevişmelerinden

büyük Triton doğdu, gücü kuvveti sonsuz,

o Triton ki dalgaların dibinde,

anasının ve soylu babasının yanında

altından bir sarayda oturur

korkular saçarak çevreye.

Amphitryon.
Tirnys kralı Alkaios’un oğlu (Tab. 13). Kaza ile amcası Elektryon’u öldürür. Yurdundan sürülüp Thebai’ye sığınır, ora kralı Kreon onu bu suçundan arındırır. Amphitryon kendisiyle birlikte Thebai’ye gelen amcakızı güzel Alkmene’ye talip olur, ama Alkmene bu evlenme için bir şart koşar: Amphitryon, bir zamanlar kral Pterelaos’un oğullarınca öldürülen kardeşlerinin öcünü almalıdır. Kreon da bu işe yardım etmeye söz verir, yeter ki Dionysos’un Thebai ülkesine saldığı Teumessos tilkisinden kurtarsın bölgeyi. Amphitryon bu işi başarır, sonra da Alkmene’nin isteğini yerine getirmek için yola çıkar.

Alkmene’nin kardeşlerini Taphos adasından gelme bir ordu öldürmüştü, bu adanın kentini almak ise kralı Pterelaos’u öldürmeye bağlıydı, o da olanaksız, çünkü kralın saçında onu ölümsüz kılan bir altın tel varmış. Amphitryon’a tutulan kral kızı Komaitho babasının başından altın teli koparmış. Pterelaos ölünce, Amphitryon da Taphos’u ele geçirmiş ve krallığını sefere katılan arkadaşı Atina’lı Kephalos’a vermiş. Ama Komaitho’ya şükran beslemek şöyle dursun, onu öldürmüş ve Taphos’u yağma ettikten sonra Thebai’ye dönmüş. (Alkmene).

Ne var ki o sırada Zeus Amphitryon kılığında Alkmene’nin koynuna girer, onu yiğit Herakles’e gebe bırakır. O gece sabaha karşı Amphitryon da savaştan döner ve karısına kavuşup Iphikles’i üretir. Amphitryon Alkmene’nin macerasını öğrenince, ona ceza vermeyi düşünür önce, ama Zeus buna engel olur. Alkmene bir gün arayla Herakles’i, sonra da Iphikles’i doğurur. Amphitryon hangisinin kendi oğlu olduğunu bilmek için çocukların odasına iki koca yılan koyar, İphikles ürker, sekiz aylık Herakles ise oynayarak boğar canavarları. Amphitryon böylece ölümsüz çocuğun hangisi, ölümlünün hangisi olduğunu anlar. Başka bir anlatıma göre, bu işi Amphitryon değil de Zeus’u kıskanan Hera yapmış. Amphitryon iki çocuğu birlikte yetiştirmiş ve Herakles’in yanıbaşında Minyen’lere karşı bir savaşta can vermiş.

Amphitryon Batı yazınında ilk aldatılan koca olarak yaşar. Ne var ki adı Homeros destanlarında geçtikçe, çok saygıdeğer, giderek mutlu bir kişi olarak tanımlanır, çünkü büyük tanrı Zeus tarafından aldatılmak zül değil, şeref sayılır Homerik çağlarda. Sonraları görüşler değişmiş: Yunan ilkçağında Euripides’in “Alkmene” (kayıp) adlı bir tragedyası olduğuna göre, konu komik sayılmamıştı daha, yeni komedya denilen Hellenistik çağ tiyatrosu Amphitryon-Alkmene serüvenini işlemeye başlar, Latin komedya yazan Plautus “Amphitruo” adlı oyununda aldatılmış koca motifini bütün çıplaklığıyla ele alır, Amphitryon’un benzeri Sosias tipini de yaratarak Moliere’in tadına doyulmaz “Amphitryon” komedyasına örnek olur.

Amykos.
Poseidon’un oğullarından bir dev. Bursa’dan Karadeniz’e uzanan Bithynia bölgesinde Bebrykes adlı bir boyun kralıymış. Yumruk dövüşünde pek usta olan bu dev hem çıplak yumrukla, hem de kestos denilen kurşunlu bir eldivenle yarışırmış, ülkesine her geleni kendisiyle boy ölçüşmeye zorlar, çoğu zaman yener ve öldürürmüş. Argonaut’lar Bebryk’lerin ilinde Khalkedon’a (Kadıköy) vardıkları zaman, Zeus oğlu Polydeukes onunla güreşmeyi göze almış ve korkunç devi yenerek yolculara karşı bu insafsızca davranmasına son vermiş (Argonaut’lar).

Amymone.
Danaos’un elli kızından biri. Amymone babasıyla birlikte Argos iline gelir. Orada korkunç bir kuraklıkla karşılaşırlar, nedeni de Poseidon’un öfkesidir: Göz koyduğu Argos’un Hera’ya verilmesine kızmıştır. Danaos, kızlarını su aramaya gönderir. Amymone bütün bir gün kırlarda dolaştıktan sonra yorgun düşüp uykuya dalar. O sırada bir satyr’in saldırısına uğrar, kız uyanır, avazı çıktığı kadar bağırır ve Poseidon’a yakarır. Tanrı çıkagelir, satyr’i kovar, yabasını kayaya vurup bir kaynak fışkırtır. Bu kaynak sonradan Amymone adını alır. Güzel kıza gönül veren Poseidon onunla birleşir ve Nauplios adlı bir oğulları olur. Nauplios Argos ilinin güneyinde Nauplia şehrinin kurucusudur.

“Amymone” Aiskhylos’un “Yalvarıcı Kadınlar” ile başlayan ve Danaos kızları ile Aigyptos-oğullarının dramını anlatan trilogia’ya eklenmiş bir satyr oyununun (kayıp) adı olsa gerek.

Anadyomene.
Tanrıça Aphrodite’ye verilen bir sıfat. “Su yüzüne çıkan, dalgalardan doğan” anlamına gelir. Tanrıçanın, Uranos’un denize savrulan atmığıyla meydana gelmiş köpüklü dalgalardan doğduğunu belirtir (Uranos, Aphrodite).

Anaksarete.
Kıbrıs’lı bir kız: Güzel, ama duygusuz ve kalpsizmiş. İphis adlı bir delikanlı ona delice âşık olmuş, karşılık görmeyince, kızın kapısına asmış kendini. Anaksarete buna da aldırmamış, delikanlının cenazesi evinin önünden geçerken pencereye çıkıp kaygısızca seyretmiş. Tanrıça Aphrodite de bu kadar katı yürekliliğe kızarak Anaksarete’yi bir heykele dönüştürmüş.

Androgeos.
Minos ile Pasiphae’nin oğlu, ünlü bir atlet. Atina’da Panathenaia bayramlarında düzenlenen bütün yarışmaları kazandığı için kral Aigeus onu kıskanmış ve Marathon ovasında korku salan bir boğayı öldürmeye göndermiş. Androgeos bu işi başaramayıp ölmüş. Minos da öç alması için tanrı Zeus’a yalvarmış. Tanrı Attika’ya kıtlık salmış, kıtlığı önlemek için Aigeus her yıl Girit’e Atina’dan yedi delikanlı ile yedi genç kız göndermek zorunda kalmış. Minotauros’a yem olan bu gençleri kurtarmak işini Theseus başarmış (Aigeus, Theseus).

Androklos.
Atina kralı Kodros’un oğlu. Efsaneye göre Efes bölgesine yerleşmiş Leleg’lerle Karia’lıları kovan İon göçmenlerinin önderi olan Androklos Ephesos şehrinin kurucusudur. Samos (Sisam) adasını da o ele geçirmiş. İon göçmenlerine bir tanrı sözcüsü kuracakları şehrin yerini kendilerine bir yaban domuzunun göstereceğini bildirmiş. Bir gece İon’lar ormanda balık kızartırken, balık sıçramış, bir ateş kıvılcımı da koruluğa düşmüş, ağaçların arasından bir yaban domuzu çıkmış. Androklos hayvanı oracıkta öldürmüş ve tanrı buyruğunun gerçekleştiğini anlayarak Ephesos şehrini o korulukta kurmuş.

Andromakhe.
Andromakhe, Mysia bölgesinde Thebai şehrinin kralı olan Eetion’un kızıdır. Eetion kral Priamos’a dostluk bağlarıyla bağlıdır. Sarayında yedi oğlu ile büyüttüğü tek kızı sevimli, uslu, akıllı Adromakhe’yi Priamos’un en değerli oğlu Hektor’a verir. Düğün dernek nasıl olmuş? Andromakhe, Priamos’un oğulları ve gelinleri için yapılmış önü revaklı evlerin birine nasıl gelin girmiş? Bunu şairler bize anlatmaz. Mutlu günlerini bilmeyiz bu güzel karı-kocanın. Hektor’la Andromakhe ancak yıkım gelip çattığı zaman, İlyada’da anlatılan savaşın dokuzuncu yılında Troya sahnesine çıkarlar. Arada, bir çocukları olmuştur: Astyanaks. Troya’lılar Hektor’un oğluna “şehrin efendisi anlamına gelen bu adı, çocuk büyür de bir gün Troya’ya kral olur umuduyla takmışlardır. Ama Hektor’un ölümünden birkaç gün önce Astyanaks dadısının kollarında dolaştırılan bir bebektir.

Andromakhe’nin anadan, babadan, kardeşten yüzü gülmemişti. Uğursuz savaş Anadolu kıyılarına gelip çatınca, Troya yöresinde rahat kalmamıştı. Akha ordusu dokuz yıldır Troya kapıları önünde pinekliyor, düşüremiyorlardı bir türlü Anadolu’nun kutsal kalesini. Hele içi içine sığmayan genç ve atılgan Akhilleus çok sabırsızlanıyordu. Şehirden çıkıp, dağda, bayırda davarlarını otlamaya giden, atların çeşmeye süren tek tük Troya’lıları her fırsatta kovalayıp öldürmekle bile doyuramıyordu kana susamışlığını. Bölgede çapulculuk seferlerine çıkmış Akhilleus, Mysia’ya varmıştı. Kral Eetion’un sarayında yapmadığını bırakmamış, yaşlı başlı kralı öldürmüş, yedi Oğlunun insafsızca canlarına kıymıştı. Andromakhe’nin anasını da esirgememişti. “Ormanlık Plakos dağının eteğinde kraliçeydi anam” diyor Andromakhe yana yakıla; kraliçeyi de Akhilleus esir sürüsüne katmış, Troya’ya getirmiş, sonra büyük bir kurtulmalık karşılığında serbest bırakmıştı, ama zavallı kadın, Homeros’un dediği gibi,”hür gününü” görür görmez ölmüştü.

Andromakhe Troya sarayında kadınlar dairesinde, hizmetçileri arasında nakış işlemekle, mekik dokumakla vakit geçirir. Her geçen gün bir işkencedir, çünkü korku kaplamıştır yüreğini, ne kadar yiğit de olsa Hektor’un bir gün düşman kargısı altında can vereceğinden korkar. Troya ovasında yiğitler boğuşurken, rahat durmaz, dört duvar arasında. İkide bir savaşı gözlemek için çocuğunu dadıya verip batı kapısının üstündeki kuleye çıkar. Bir gün Hektor savaştan ara bulup şehre gelir, karısını evde arar, yok, yiğit, batı kapılarına koşar, uzaktan Andromakhe’yi ve yavrusunu görünce, gülümser. Andromakhe gözyaşları dökerek ellerine sarılır (İl. 407 vd.).

Ah kocacığım, bu hırs yiyecek seni,

yavruna, talihsiz karına acıma yok sende,

dul kalmama, biliyorum, az gün var,

Akha’lar üstüne saldırıp öldürecekler seni.

Sensiz kalmaktansa toprak yutsun beni daha iyi

Benim senden başka dayanağım yok,

alıp götürdüğü zaman ölüm seni

yalnız acılar kalacak bana,

Ne babam var benim, ne ulu anam…

Sen bana bir babasın, Hektor,

Ulu anamsın benim, kardeşimsin,

arkadaşısın sıcak döşeğimin.

Burada, kalede kal, acı bana,

yetim koma yavrumuzu, karını dul koma.

Hektor acır karısına, ne yapsın, bir korkak gibi çekilecek değil ya savaştan Troya ordusunun desteği, dayanağıdır.

Günler geçer, Hektor ile Akhilleus arasında teke tek savaş başlar. Ölüm-kalım savaşı, İlyada destanının en dramatik sahnesi. Hektor’un ölümüne karar vermiştir tanrılar. Yiğitçe dövüşerek can verir. Troya surlarından bir çığlıktır kopar, Andromakhe odasında mekik dokurken duyar bu vaveylayı, deli gibi fırlar dışarıya; Akhillus’un arabasına bağlayıp toz toprak içinde sürüklediği Hektor’un ölüsünü görünce, düşer, bayılır.

Bu işkence dokuz gün sürecektir: Her sabah Akhilleus ölüyü arabasına bağlayıp sürükler. Onuncu günü akşam kral Priamos Akhilleus’un barakasına gider, yumuşatır yüreğini ve ölüyü alır, getirir. Hektor’un cenaze töreninde görürüz şimdi de Andromakhe’yi. Ozanlar arasında ağıda başlar, şöyle der (İl. XXIV, 725 vd.):

Erkeğim benim, göçüp gittin genç yaşında,

gittin, evimizde dul bıraktın beni,

çocuğumuz da ufacık, körpecik,

bizden olan, kara talihli ikimizden,

bilmem, gençlik çağına erer mi ki,

bu şehir yerle bir olacak baştan aşağı,

sen öldün, onun koruyucusu bekçisi,

sen, soylu analarını, çocukları ayakta tutan.

Dile gelmez acılar bıraktın, Hektor, anana, babana,

ama bana kaldı gene en büyük acı.

Ölüm döşeğinde uzatmadın ellerini bana,

şöyle güzel bir söz söylemedin ki,

gözyaşı döke döke gece gündüz anayım onu.

Gerçekten de çilesi bitmez Andromakhe’nin. Euripides’in “Andromakhe” adlı tragedyasında, Akhilleus’un oğlu Neoptolemos’un sarayında görürüz onu,Neoptolemos kızı Hermione ile evlenmiştir, ama çocuğu olmamıştır, oysa tutsak olarak konağına getirdiği Andromakhe ona üç oğulla bir kız vermiştir. Hermione bu Troya’lı kadını fena kıskanır, Neoptolemos’un Delphoi’ye gidişinden faydalanarak, Andromakhe ile oğlunu öldürmek ister, Themis tapınağına sığındıkları halde, onlara kıyacaklardır ki, son dakikada kurtulurlar.

Euripides’ten çok daha güzel, çok daha insanca bir Andromakhe tipi yaratan şair XVII. yüzyıl Fransız şairi Racine’dir. Hektor’u bir türlü unutamayan, Neoptolemos’un (Fransız tragedyasında adı Pyrrhus’tur) aşkına karşılık vermeyen ve Hermione’nin kıskançlığını boşa çıkaran, yiğit ve bilinçli bir kadın, şefkatli bir ana tipidir.

Jean Anouilh’in “La Guerre de Troie n’aura pas lieu” (Troya savaşı olmayacaktır) piyesinde de Andromakhe ilginç, çekici bir tip olarak canlanır gözümüzün önünde.

Andromeda.
Aithiopia kralı Kepheus’la Kassiepeia’nın kızı. Anası, Nereus kızlarının hepsinden daha güzel olmakla övünmüş. Nereus kızları da Poseidon’a dert yanmışlar, öç almasını istemişler. Tanrı korkunç bir ejder salmış Kepheus’un ülkesine, kasıp kavuruyormuş ortalığı. Zeus-Ammon tapınağının kâhinine başvuran kral kızını canavara kurban ederse ülkesinin ejderden kurtulacağı cevabını almış. Halk da Kepheus’u kızını feda etmeye zorlamış. Sonunda Andromeda’yı bir kayaya bağlamışlar. Canavar da onu parçalamak üzere yaklaşırken, birden yiğit Perseus gökten inmiş atı Pergasos üstünde, Gorgo’yu öldürmüş, kafasını eline almış, dönüyormuş ki, kayaya bağlı güzel kızı görmüş. Tutulmuş da hemen ona, babasına gitmiş, demiş ki, kızını bana verirsen, canavardan kurtarır, canavarı da öldürürüm. Öyle olmuş, Perseus ejderi öldürüp kızı almış. Sonra da evlenmişler, ne var ki Andromeda amcasına Phineus’a sözlüymüş, Phineus adamlarını toplamış, düğün gecesi saldırmış Perseus’a. Ama yiğit Gorgo kafasını tutmuş karşılarına, hepsi birden taştan adam olmuşlar (Perseus).

Ankhises.
Troya kral soyundan olan Asrakos’un oğlu Ankhises tanrıça Aphrodite ile sevişmiş ve Aineias’ın babası olmuştur (Tab. 17). Homerik denilen övgülerden Aphrodite’ye ayrılmış olanı, bu sevişmeyi en ufak ayrıntılarına dek anlatır: Tanrıça Ankhises’i İda yamaçlarında sığırlarını otlatırken görür, delikanlının güzelliğine vurulur ve dağa iner. Övgüde “canavarların anası, binbir pınarlı” diye tanımlanan İda dağına Aphrodite’nin inişi, peşinde vahşi hayvanlar sürükleyen ana tanrıçanın gelişine benzetilmiş, tanrıçanın büyüsüne kapılan hayvanların ormanlarda, fundalıklarda sevişmesi gösterilmiştir. Tanrıça Phrygialı bir genç kız kılığına girer de öyle görünür Ankhises’e. Troyalı prens arzu ile yanıp tutuşarak tanrıçaya yaklaşır. Sevişmelerinin sonunda gülümser tanrıça, sevgilisine şöyle seslenir:

Senin bir oğlun doğacak, Troya’lılara kral

olacaktır o.

Ve çocuklarına çocuklar doğacaktır

sonsuzluğa dek!

Tanrıça doğuracağı oğlanı büyütmek için nympha’lara vereceğini, onu beş yaşında babasına tanıtacağını ve çocuğun kimin olduğu sorulursa sakın Aphrodite’nin oğlu olduğunu bildirmemesini, yoksa Zeus’un yıldırımına çarpılacağını söyler ve Ankhises’i bırakıp gider.

Bir efsaneye göre Ankhises tanrıçanın sözünü tutmaz, fazlaca içtiği bir gün Aphrodite ile sevişmiş olmakla övünür ve çarpılır. Bunun sonucunda topal – ya da kör – kaldığı, Troya’dan kaçarken Aineias’ın onu sırtına almasının nedeni bu olduğu anlatılır. Troya’dan ayrılırken seksen yaşında olduğu da söylenir. Vergilius’un Aeneis’inde Ankhises’in Sicilya’da Drepanon burnunda öldüğü ve Aeneas’ın babası şerefine oyunlar tertiplendiği söylenir. Roma’da tarihsel çağlara dek oynanan Troya oyunları Aenas’ın kurduğu bu yarışmalara dayanırmış (Aineias),

Ankhuros.
Phrygia kralı Midas’ın oğlu. Başkentinin yanıbaşında büyük bir toprak kayması olmuş, derin bir yarık açılmış, öyle ki şehir de içine yuvarlanıp yıkılacağa benzediğinden Ankhuros bir tanrı sözcüsüne ne yapacağını sormuş. Uçuruma en değerli nen varsa, onu atacaksın, demiş sözcü. Kral da tutmuş, altın, elmas, en kıymetli eşyalarını atmış, ama yarık bir türlü kapanmamış. Ankhuros sonunda kendini atmış uçuruma, atar atmaz da yarık kapanmış.

Anna Perenna.
Roma’nın biraz kuzeyinde Via Flaminia’ya açılan kutsal bir koruluk vardı. Bu koruluk çok eski bir tanrıçaya adanmıştı. İhtiyar bir kadın olarak canlandırılan Anna Perenna üstüne çeşitli efsaneler anlatılırdı. Biri şu: Roma’da çıkan bir iç savaş sonunda sınıflar arasında bir bölünme olmuş ve Plebs, yani halk Mons Sacer denilen kutsal tepeye çekilmişti. Halkın orada aç kalmaması için Anna adlı bir kadın her gün kendi eliyle yaptığı çörekleri getirir, ucuz ucuz satarmış halka. Anlaşmazlık sona erip halk şehre döndükten sonra Roma halkı kurtarıcısı saydığı bu kadını tanrılaştırmış.

Antaios.
Poseidon İle Gaia’dan doğma bir dev, Efsanesi Alkyoneus efsanesinin tıpkısıdır. (Alkyoneus).

Anteia.
Homeros’un Anteia (İl. VI, 164), tragedya yazarlarının Stheneboia diye adlandırdıkları bu kadın Lykia kralı İobates’in kızıdır. Kardeşi Akrisios tarafından Korinthos’tan sürülüp Lykia’ya sığınan Proitos’la evlidir. Anteia Tiryns’e gelen Bellerophontes’e tutulur ve ondan yüz görmeyince yıkımını kurar (Bellerophontes).

Antenor.
Troya’lı ihtiyar, Priamos’un arkadaşı ve danışmanı, Batı kapısında ihtiyarlar derneğinde bulunur ve Troya savaşından önce kaçırılan Helene’yi geri almak için elçi gönderilen Odysseus’la Menelaos’u evinde nasıl konukladığını anlatır. Antenor savaş sırasında da işi tatlıya bağlamaktan, Helena’yı mallarıyla Akha’lara geri vermekten yanadır. Menelos’la Paris arasındaki teke tek çarpışmada yargıçlık eder. Troya düştükten sonra Antenor ve oğulları Akha’larca korunur. Söylentiye göre Antenor’un evinin kapısına bir pars postu konmuş, böylece bir zamanlar Akha’lara konukluk eden bu soy esirgenmiştir.

Troya efsanelerinden sonra meydan gelen efsanelerde Antenor vatanını satan bir hain olarak görünür: Tahta atın şehre alınmasına, Palladion’un çalınmasına yardım ettiği söylenir. Sonra da Antenor Trakya yoluyla ve oğullarıyla birlikte kuzey İtalya’ya göçmüş ve Po vadisine yerleşmiş. Venet’ler boyunun atası sayılırdı.

Anteros.
Eros tanrıya karşılık olarak gösterilen tanrısal varlık. Daha çok erkekler arasındaki sevgide adı geçer ve “seveni bahtlı eden, sevgiye karşılık veren” anlamına gelir. Bir başka yoruma göre Anteros Eros’un karşıtıdır, katı yürekli ve duygusuzdur, ama doğa dışı sevgileri önleyerek bir düzen öğesi olarak rol oynar.

Antheus.
Antheus, Halikarnassos’un (Bodrum) kral soyundan bir gençmiş, Miletos zorbası Phobios’un sarayında yaşıyormuş ki, Phobios’un karısı, ona gönül vermiş, ama delikanlıyı kandıramamış bir türlü. Yakalanacaklarından korktuğunu, ya da konukluk kurallarına karşı gelmekten çekindiğini İleri sürerek kraliçeyi oyalıyor, buluşmalarını erteliyormuş. Günün birinde kraliçenin sabrı tükenmiş öç almaya karar vermiş. Bir altın tası derin bir kuyunun içine atarak, Antheus’a inip tası çıkarmasını buyurmuş, delikanlı kuyunun dibine varınca üstüne kocaman bir taş atıp onu ezmiş. Sonra da ne büyük bir suç işlediğini anlamış ve pişmanlık duyarak kendini asmış.

Antigone.
Oidipus’un kendi anası İokaste’den doğma kızı (Tab. 19). Antigone tragedya kahramanlarının en cana yakını, hayat hikâyesi bize en çok dokunanıdır. Davranışı, eylemiyle bugün bile çözümlenememiş bir toplum sorununu dile getirdiği içindir ki, çağdaş insanı derin derin etkileyen, sonsuzca düşündüren bir kişilik taşır. Sophokles’le işlenmeye başlayan Antigone dramı canlılığını bugüne dek yitirmemiş ve Anouilh gibi Batının en seçkin tiyatro yazarlarına konu olmuş ve olmaktadır.

Kâhin Teiresias’ın açıklamalarından ne korkunç bir suç işlediğini anlayınca, Oidipus gözlerini kör ettikten sonra, Thebai’den ayrılır, yollara düşer. Yurdu da, oğulları da lanet okumuşlardır ona. Yalnız kız Antigone bahtsız kahramanı elinden tutup, ona hem destek, hem de kılavuz olur. Kentten kente sürünüp dilenen babasıyla birlikte Attika ilçesi Kolonos’a varır, orada halkı acındırmayı ve kral Theseus karşısında babasını savunmayı başarır. Böylece Oidipus’a bir sığınak bulup, onun öç perileri Erinys’lerden kurtularak rahat bir ölüme kavuşmasını sağlar. Sophokles’in “Oidipus Kolonos’ta” adlı bu tragedyasında Antigone’nin güçlü kişiliği belirmekte, ilerde ne korkusuz bir yürekle ne yaman bir eyleme girişeceği sezilmektedir.

Oidipus’un ölümünden sonra Antigone Thebai’ye döner. Thebai’de krallığı paylaşamayan kardeşleri Eteokles ile Polyneikes birbirlerine karşı amansız bir savaş açmışlardır. Aiskhylos’un “Thebai’ye Karşı Yediler” tragedyasına konu olan bu savaşta iki düşman kardeş birbirleriyle dövüşürken can verirler. Bu kez tahta çıkan Kreon Eteokles’in yurdunu savunurken öldüğü için kahraman sayılıp törenle gömülmesini, yurduna yabancıların yardımıyla saldıran Polyneikes’in de mezarsız kalarak, ölüsünün üstüne toprak serpmeyi bile yasaklandırarak böyle bir işe girişecek olanı ölümle cezalandıracağını bildirir.

Sophokles’in ölümsüz “Antigone”sinin konusu işte budur. Antigone Kreon’un bu emrine karşı gelir, kardeşini gömer ve eyleminin suç değil, tersine borç olduğunu ileri sürerek, yönetmene baş kaldırır, bununla da kalmaz, suç ve devlet yönetimi konularında yönetmenin kendisiyle tartışmaya kalkışır. Sophokles’in erişilmez bir başarıyla dile getirdiği bu tartışmadan bazı parçaları aşağıya alıyoruz (M.E.B. Yayınları, S. Ali çevirisi):

Antigone — Ben yaptığımı itiraf ediyorum, hiçbir şeyi inkâr etmiyorum.

Kreon —Bu işi yasak eden emrimi bilmiyor muydun?

Antigone —Biliyordum. Nasıl bilmem? Herkese ilan edildi.

Kreon — Demek buna rağmen benim emrime karşı gelmeye cüret ettin?

Antigone — Fakat bana bu emri veren Zeus değildi, Hades’te hüküm süren Dike de biz fanilere böyle bir nizam yüklememişti. Ve senin emirlerinde, insan sözlerini tanrıların yazılmamış, değişmez kanunlarından daha üstün yapacak bir kudret bulunduğunu zannetmiyorum. Çünkü bu kanunlar yalnız dün ve bugün yaşamıyorlar, bunlar ebediyen mer’idirler ve ne zamandan beri mevcut olduklarını bilen yoktur.

……………………

Kreon — Thebai’liler arasında bunu böyle gören yalnız sensin.

Antigone — Hepsi böyle görüyorlar, fakat korkudan dillerini tutuyorlar.

Kreon — Bunlardan ayrı düşündüğün için utanmıyor musun?

Antigone — Öz kardeşime saygı göstermekte utanacak ne var?

Krneon — Onunla dövüşüp ölen de bir kardeşin değil miydi?

Antigone — Aynı ananın ve aynı babanın oğluydu.

Kreon — Ötekine karşı alâka göstermekle buna karşı günaha girmiyor musun

Antigone — Mezarında yatan ölü böyle hüküm vermeyecektir.

Kreon —Fakat sen bir günahkâra karşı aynı hürmeti gösteriyorsun.

Antigone — Onunla beraber ölen bir kardeşti, bir köle değil.

Kreon — Birinin koruduğu bu memleketi öbürü harap ediyordu.

Antigone — Olsun, Hades ikisi için de aynı mezar hakkını tanır.

Kreon — Ama orada da İyi odam, kötü adamla müsavi muamele görmeyi istemez.

Antigone — Ölüm diyarında da böyle bir kaide olduğunu bana kim söyleyebilir?

Kreon — Düşmanımız, bizim İçin hiçbir zaman, hatta ölümünden sonra bile, dost değildir.

Antigone — Ben dünyaya kin değil, sevgi paylaşmaya geldim.

Devletin baskısına karşı kişi özgürlüğünü savunan Antigone sonunda tam bir zafer kazanır. Gerçi Kreon ceza olarak onu kayalıklara diri diri kapatır, ama Kreon’un oğlu ve Antigone’nin nişanlısı Haimon babasını sert sözlerle kınadıktan sonra, nişanlısını kurtarmaya koşar, Antigone’nin kendini asmış olduğunu görünce, kederinden Haimon da canına kıyar. Anası Eurydike buna dayanamaz, kendini öldürür. Devlet yasağında ve cezasında kayıtsız, şartsız, sertliği simgeleyen Kreon artık yıkılmış, çökmüş bir adamdır (Kreon, Haimon).

Antikleia.
İthaka kralı Laertes’in karısı, Odysseus’un anası. İnsanların en kurnazı Autolykos’un kızıdır. Autolykos Sisyphos’un sürülerini çalmış, Sisyphos da bu yüzden gelmiş, Autolykos’un sarayına yerleşmişti. Bir söylentiye göre, Antikleia bu sırada onunla ilişki kurmuş, sonra evlenmiş Laertes’le. Odysseus’u Sisyphos’un oğlu sayan efsaneler vardır. Antikleia oğlu Odysseus Troya seferine çıkıp dönmeyince, hasretine dayanamayıp canına kıymış. Odysseia’da anlatılan (XI, 85 vd.) ana oğlun buluşması destanın en güzel parçalarından biridir. Bazı bölümlerini buraya alıyoruz:

Birde baktım geçmiş, göçmüş anamın ruhu

çıkageldi,

ulu yürekli Autolykos’un kızı Antikleia’nın

ruhu,

oysa kutsal İlyon’a giderken sağ

bırakmıştım onu,

görünce bir acıdım, bir ağladım…

Odysseus ölü ruhları diriltip konuşturacak kandan önce Teiresias’a içirir.

Sonra Odysseus olanı biteni ve Hades’e neden indiğini bildirir, Antikleia da Ithake sarayındaki durumu anlatır. Aralarında içli bir konuşma olur. Sonunda Odysseus anasına sarılmak ister.(Od XI, 203 vd)

O böyle konuştu, benim gönlümse bir tek

şey istiyordu

Kucaklamak geçmiş, göçmüş anamın

ruhunu,

Üç sefer atıldım üstüne, ah dedim anama

bir sarılsam,

üç seferinde de uçtu, gitti kollarımın

arasından,

üç seferinde de bir gölge oldu, düş gibi,

yüreğimdeki keskin acı her seferinde

büyüdü.

Antilokhos.
Nestor’un oğullarından biri. Troya savaşına katılır ve çevikliği, yiğitliğiyle dikkati çeker. Akhilleus ile Patroklos’un en yakın arkadaşıdır. Patroklos ölünce çok üzülür ve acı haberi Akhilleus’a verme görevini üstüne alır. Antilokhos’un İlyada’da sonuna kadar savaştığı görülür, ama Odysseia’da şafak tanrıça Eos’un oğlu Memnon’un eliyle öldürüldüğünü öğreniriz.

Antinoos.
Eupeithes’in oğlu Antinoos şımarık, tembel, gözü doymaz, Odysseus’un malını, mülkünü vur patlasın, çal oynasın tüketmeye kararlı taliplerin başta geleni, en küstah, en terbiyesiz ve en ahlaksız olanıdır. Saldırgandır, yüksekten atarak konuşur, ona, buna çatar, asıl çekemediği kimse de amaçlarının gerçekleşmesini önleyen Telemakhos’tur. Ona karşı kurulan kumpasların, pusuların fikir babası hep Antinoos’tur: Pylos’tan dönüşünde Telemakhos’u öldürmek için pusuya yatmaya önayak olur (Od. VI, 669 vd.), bu plan gerçekleşmeyince, çok içerler ve daha kötü şeyler kurmaya başlar (XVI, 362 vd.). Penelopeia tiksinir ondan, şöyle der (XVII, 499):

İğrenirim bunlardan, dadı,

hep kötülük kurarlar,

ama Antinoos hepsinden beter,

bu adam kara ölüm cadısına benzer.

Kavgacı, sert, kaba ve zalim bir adamdır: Odysseus’un başına ilk tokmağı atan, dilenciyi galiz küfürlerle kovan odur. İros’la Odysseus’u güreştirmek ve iki dilencinin çilesinden eğlenmek fikri de ondan gelmedir. Antinoos’un tutum ve davranışı talipler arasında bile tepki ile karşılanır. Yay germe oyununu önce kabul eder, yarışmanın yapılması için önayak olur, sonra kimsenin başaramadığını görünce, bugün bayram, kutsal günde yarışma olmaz diye vazgeçirmeye çalışır, Odysseus denemek isteyince, sert sözlerle çıkıştı ona, ama Penelopeia ile Telemakhos araya girince, önleyemez yayı almasını (Od. XXI). Ölüm okunu Odysseus ilkin Antinoos’a karşı yöneltir ve bütün talipleri sıra ile öldürür. Her şey olup bittikten sonra İthake’lileri ayaklandıran, öç almaya kışkırtan Antinoos’un babası Eupeithes’tir. Ne var ki karşılarına tanrıça Athena çıkınca, İthake’liler korku ile kaçışırlar (XXIV, 421-547).

Antiope.
Irmak tanrı Asopos ya da Thebai kralı Nykteus’un kızı. Antiope çok güzel

olduğu için Zeus ona âşık olup bir satyr biçiminde yanaşır (Tab. 9). Amphion ile Zethos’a gebe kalan Antiope babasının öfkesinden korkup evden kaçar ve Sikyon kralı Epopeus’un yanına sığınır, sonra da onunla evlenir. Babası Nykteus üzüntüsünden canına kıymış, ama ölmeden kardeşi Lykos’a Antiope’yi bulup cezalandırmasını buyurmuş. Lykos Sikyon’a saldırır, Epopeus’u öldürür ve Antiope’yi tutuklu olarak Thebai’ye geri getirir. Antiope Amphion’la Zethos’u yolda doğurur. Amcalarının buyruğu üzerine dağa bırakılan ikizler çobanlarca yetiştirilirler (Amphion). Thebai’de Lykos’la karısı Dirke’nin zincire vurup eziyet ettikleri Antiope tanrıların yardımıyla zincirlerini çözer ve kaçıp ikizlerinin yanına sığınır. Ne var ki Amphion’la Zethos önceleri analarını tanımazlar, onu Dirke’ye gerir verirler, sonra çobanlardan kim olduğunu öğrenince analarını kurtarırlar ve Dirke ile Lykos’tan da öç alırlar. Sonraları Antiope Dionysos’ın öfkesine uğrayarak çıldırır, Yunanistan’da bir yerden bir yere atar kendini, ama günün birinde aklı başına gelir ve Phokos’a karı olur (Phokos).

Aphrodite.
(1) DOĞUŞU.
Aşk ve güzellik tanrıçası Aphrodite’nin doğuşu üzerine iki ayrı kaynağımız vardır: Biri Hesiodos, öbürü Homeros. Hesiodos Thegonia’da bu tanrıçanın denizin köpüklü dalgalarından doğduğunu anlatır (Yun. Aphros köpük demek): Uranos, Gaia’dan doğan çocuklarını, doğar doğmaz toprağın bağrına soktuğu için Toprak Ana şişmekte ve korkunç sancılarla kıvranmaktadır, bu yüzden son oğlu Kronos’a bir tırpan verir, Kronos da o tırpanla babasının hayalarını keser ve denize atar (Theog. 160 -206):

Dalgalı denize atar atmaz onları.

Gittiler engine doğru uzun zaman,

Ak köpükler çıkıyordu tanrısal uzuvdan.

Bir kız türeyiverdi, bu ak köpükten,

Önce kutsal Kythera’ya uğradı bu kız.

Oradan da denizle çevrili Kıbrıs’a gitti,

Orada karaya çıktı güzeller güzeli tanrıça,

Yürüdükçe yeşil çimenler fışkırıyordu

Narin ayaklarının bastığı yerden.

Aphrodîte dediler ona tanrılar ve İnsanlar,

Bir köpükten doğmuş olduğu için.

Homeros’a göre, Aphrodite Zeus ile Okeanos kızı Dione’den doğmadır. İlyada’da yiğit Diomedes’le çarpışıp yaralanan Aphrodite’yi anası Dione kollarına alır, sever, okşar ve bileğinden akan özü silerek yarasını iyileştirir, acılarını dindirir (İl. V.370 vd.). Dert yanan kızını da şöyle avutur Zeus:

“Böyle dedi o, gülümsedi insanların,

tanrıların babası,

çağırdı yanına altın Aphrodite’yi, dedi ki:

“Cenk işleri sana vergi değil, yavrum,

sen evliliğin gönül açan işlerine ver kendini

çevik Ares’le Athena uğraşacak savaşla.”

(2) KİŞİLİĞİ.
Altın Aphrodite der Homeros bu tanrıçaya, altın bir değer ölçüsü olmak üzere. Daha başka sıfatlarla niteler onu şairler: Bu güzeller güzeli tanrıça hep “gülümser”dir, işveli, cilveli ve gönül alıcıdır. Bunun sırrını Homeros, tanrıçanın ak köpüklerden olma bedeninde taşıdığı bir büyülü memelikte görür. Zeus’un aklını çelmeyi aklına koyan Hera bu memeliği ister günün birinde Aphrodite’den, şöyle seslenir ona (İlyada, XIV. Bölüm, 198–201, 213–218):

“……..

Sende şu sevgi, şu alım var ya,

yani şu ölümsüzleri, ölümlüleri alt ettiğin,

işte onları bana ver bugünlük.”

Aphrodite de verir memeliği:

“… çözdü göğsünden nakışlı memeliğini,

alacalı bulacalı bir kurdeleydi bu,

alımlı ne varsa hepsi onun içindeydi,

sevgi onun içindeydi, istek onun içinde,

cilveleşme, şakalaşma onun içinde,

en akıllı insanı ayartan aşk onun içinde.”

Sevgiyi, sevişmeyi simgeleyen bu tanrıça bu büyüyü kendi kendine değil, çevresini saran başka tanrısal varlıkların aracılığıyla gerçekleştirir. Eros bazı efsanelere göre onun oğludur, ama Theogonia’da Eros, Aphrodite’den çok önce doğmuş evrensel bir güçtür, sonradan katılır Aphrodite’nin alayına (Theogonia, 201 v. d.):

“Doğup da yürüyünce tanrılara doğru

Eros’la Himeros (arzu) takıldılar hemen

peşine.

İlk günden bu oldu onun tanrılık payı

insanlar arasında da, ölümsüzler

arasında da;

ona düştü kız cilveleri, gülüşmeleri,

oynaşmaları,

sevmenin, sevişmenin tadı büyüsü.”

Güzelliği, zarafeti ve bereketi simgeleyen Kharitler, Horalar ve düğün alaylarının başında giden Hymenaios da Aphrodite’nin çevresindeki tanrılardır. Ne var ki aşk tanrıçasının kişiliği çelişkili ve belirsiz olarak canlandırılmaktadır efsanede. Savaş tanrı Ares’le birleşmesinden (ki bu birleşme de anlamlıdır) Phobos (bozgun) ve Deimos (korku), bir de Harmonia doğar. Ahenk, uyum anlamına gelen Harmonia’nın yanı başında korku ve bozgun Aphrodite’nin kişiliğindeki olumlu ve olumsuz yanları ve çelişkileri simgeler. Bu ikiliği en kesin bir tanımlama ile Platon “Şölen” adlı diyalogunda dile getirir. Sokrates’in de bulunduğu bu şölene katılanlardan Pausanias şöyle der (Platon, Şölen, 180 d-e):

“Herkes bilir ki, sevgi (Eros) Aphrodite’den ayrılamaz. Aphrodite tek olsaydı, sevgi de tek olurdu, ama mademki iki Aphrodite var, sevginin de iki olması gerek. Hem bu tanrının ikiliği nasıl inkâr edilebilir? Biri, yani en eskisi göksel dediğimiz Aphrodite ana karnından doğmuş değil, göğün kızıdır. Daha sonra gelen bir başkası var ki, Zeus’la Dione’nin kızıdır, ona orta malı Aphrodite diyoruz. Bu tanrılarla ilgili iki tür sevgi de olacak ister istemez, birine orta malı, öbürüne göksel diyeceğiz.”

(3) EFSANELERİ.
Kişiliği ile tanrılar arasında bunca önemli bir yer tutan Aphrodite’nin efsaneleri azdır, daha doğrusu kendine özgü öyküler az da, başkalarının baş kahraman oldukları öykülerde kendisine ikinci derecede bir rol düşmektedir.

Aphrodite topal tanrı Hephaistos’la evlendirilir, nasıl ve nedeni belli değil, ama şairler onun çirkin kocasını aldatmasını ballandıra ballandıra anlatırlar. Bu öykülerin başında Homeros’un Odysseia’sındaki serüven gelir Bu serüveni kör ozan Demodokos anlatır Alkineos’un sarayında toplanmış konuklara Ares’le Aphrodite’nin seviştiklerini güneş tanrı görür ve Hephaistos’a haber verir, ünlü demirci tanrı da kırılmaz, çözülmez zincirlerden büyülü bir ağ örer, yerleştirir onu yatağının altına, sonra da yalancıktan Lemnos adasına gider. İki tanrı sevişirlerken demir ağın içinde tutklu kalırlar, onları suçüstü yakalayan Hephaistos da acı acı bağırır, sahneye seyirci olan tanrılar arasında da dinmez bir kahkaha kopar (Od. VIII, 295 vd.).

Aphrodite’nin başka sevgilileri de olur, bunlardan biri Adonis (Adonis), öbürü Troya kral soyundan Aineias’ın babası Ankhises’tir (Ankhises, Aineias). Tanrı Hermes ile sevişen Aphrodite’nin Hermaphroditos diye bir oğlu olur, efsane yazarlarının kimine göre iki tanrı İda, yani Kazdağının tepesinde sevişmisler, orada doğup ikisinin de adını alan çocuğu dağ nympha’ları büyütmüş, başka bir anlatıma göre Halikarnassos kentinin batısındaki bir yarda biri Hermes’in öteki Aphrodite’nin birer tapınağı varmış, tanrılar orada sevişip birleşmiş ve orada doğup büyüyen çocukları Hermaphroditos’un başına Salmakis adlı su perisi ile olan serüveni gelmiş (Hermaphroditos, Salmakis).

Aphrodite’nin öfkeleri, öç almaları korkunçtur: Şafak tanrıça Eos’a, Phaidra ve Pasiphae’ya belalı aşklar esinler, kendilerine yeterince tapınmayan Lemnos kadınlarına ceza olarak kocalarının bile dayanamadıgı bir koku verir, Kinyras’ın kızlarını kendilerini yabancılara satmaya zorlar. Üç Güzeller yarışmasında oynadığı rol ve Paris’le Helena’nın başına getirdiği bela, dillere destan olmuştur. İlyada destanında oğlu Aineias’ın koruyucusu olarak oynadığı rol bu kişi ile ilgili bölümde anlatılır. Roma’da Venüs Genetrix olarak Aeneas destanıyla ilgili rolü Venüs bölümünde açıklanır. Eros ile Psykhe masalında da adı geçer. Kişiliği Hellenistik çağdan sonra Rönesans sanatına da tükenmez bir konu olmuş, resim ve heykelde işlendikçe işlenmiştir.

Kuşlardan güvercin ve serçe, çiçeklerden gül ve mersin tanrıçaya adanmış sayılır. Onun kadar şairleri esinleyen bir tanrıça daha yoktur, ama hiçbir şair de Aphrodite’yi Midillili kadın şair Sappho kadar güzel dile getirmemiştir.

Apollon.
İlkçağda Yunan denilen varlıkla Akdeniz çevresindeki uygarlık topluluğuna bir yenilik gelmiş olduğu su götürmez bir gerçektir. Bu olaya geçen yüzyılda bir ad da takıldı, Yunan mucizesi dendi. Mucize gibi gerçeküstü bir terim kullanılması, bu olayın nedenlerinin de, kökenlerinin de o zamanlar pek aydınlanamamış olmasından, kısacası bilgi yoksulluğundan gelmekteydi. Yunandan kalma yapıtların, özellikle yazı tanıtlarının çokluğu, bunların Batı uygarlığının bir başlangıcı diye karşımıza çıkması ve gerek doğa, gerekse insan üstüne düşüncesinin o günden bugüne kesintisiz olarak süregelmesi bu olayın bir başlangıç sayılmasına yol açmış, bilimi bir çeşit yetinmeye götürmüş, bir çeşit coşku ile asıl yolu olan inceleme, daha öncesini arama ve anlama çabasından saptırmıştır. Ne var ki o gün bugün çok ileri gidilmiş ve elde edilen bulgularla olayın hiç de mucize olmadığı, akılla algılanabilecek tutarlı tarihsel bir süreç olduğu anlaşılmaya başlanmıştır. Bilimin de bugün asıl coşkusunu yaratan neden, mucizeyi aydınlatmak yolunda sayısız ipuçlarının hemen hepsinin Anadolu topraklarında bulunması, aydınlığın bir kez daha “Anadolu” denilen güneşin doğduğu ülkeden gelmiş olduğunu gösterir. İpuçlarını izlemek, bulguları çoğaltmak ve değerlendirmek durumundayız bugün. Bundan ötürüdür ki yeni bilimsel gerçeklerin ışığında yeni yorumlar yaparak denemelerimizi önermekten daha ileri gidemeyiz. Ama bu da az çekici bir iş değildir.

Böyle bir denemeyi bu sözlükte Apollon tanrının kökenleri ve kişiliği üstüne yapmak istiyoruz. Bu tür denemelere bizden önce girişenlerden esinlenerek ve elimizdeki bilgi ve görgülerden faydalanarak Apollon’un bir Anadolu tanrısı olduğunu tanıtlamaya çalışacağız.

Friedrich Nietzsche’nin “Tragedyanın Doğuşu” adlı eserinde yaptığı Yunan varlığı üstüne yorum bugün de geçerlidir sanıyoruz. Yalnız tragedyada değil, ilkçağın Yunan denilen yaratıcılığında birbirinden ayrı iki öğeyi ayırmak doğru olsa gerek: Bu yaratıcılık iki tanrının simgelediği iki karşıt varlığın birleşmesinden doğmuştur. Bu iki tanrı da Apollon’la Dionysos’tur. Apollon aydın, durgun, ölçülü gücü simgeler, ışıktır, doğayı görme, varlığı akılla algılama ve akıl yetisine dayanan yöntemlerle biçimlendirme gücü ve yeteneğidir, Apollon plastik sanattır, ama aynı zamanda da öngörmedir, anlama ve kavramadır, ışığın doğayı bir projektör gibi aydınlatıp karanlık kalan sırlarını çözümlemesidir. Ama bu güç, insanı bir seyirci ve bir taklitçi olmaktan da ileri götüremez, yaratıcılık insanın doğaya bir başka türlü coşkuyla karışmasını şart koşar, karanlık güçlerin gizemine ermesini. İşte bu gücü de Dionysos, şarap tanrı simgeler. Dionysos doğanın kendisi değil, bir ana tanrıça değil de, insana doğayla birleşmeyi sağlayan bir araçtır sanki. İnsan için düşünülmüş, yaratılmış bir tanrıdır. Nitekim insan dişisinden doğmadır, insana karışır ve insan çilesini çeker, ta ki taşkın gücünün ne denli bir nimet olduğunu anlatabilsin insana. Dionysos’un doğudan geldiğini, Anadolu’dan çıkıp Yunanistan’a güç bela girebildiğini efsane bağıra bağıra dile getirir. Nietzsche’nin Yunan varlığına özgü en şaşırtıcı yapıtı saydığı tragedyayı bağışlayana kadar akla karayı seçmiştir bu tanrı. Ama Apollon, durgun akıl gücü, bütün dallan ve bunları esinleyen perileriyle Apollon öz Hellen varlığı sayılırdı, Nietzsche’nin de bundan şüphesi yoktur herhalde. Delphoi tanrısı Apollon bunca bilicilik merkezleri, tapınakları ve efsaneleriyle özbeöz Yunan, yani Yunanistan kökenliydi. Bu yanlışlığı bilim Homeros’tan başlamak üzere metinleri iyice okumamış olduğu için işlemiştir. Arkeolojinin katkıları da eklenirse, gerçeğin gün ışığına yakında çıkacağı umulur. Bizimkisi yalnız bir deneme.

(1) ADI VE EK ADLARI.
Apollon adının Yunanca olmadığı artık herkesçe bilinir. Ama asıl kaynağı bugüne kadar açıklanamamıştır. Acaba bu ad, kimi Hitit yazıtlarında rasgelinen Apulunas tanrının adıyla bir olmasın? İlkçağdan beri bu adın köken ve anlamını açıklamak için boşuna çabalar gösterilmiş: “Apollon” yani cezalandırmak, ya da “apello” defetmek, kötülüğü önleyip korumak anlamına gelen fiillerden, ya da başka kökenlerden türemiş olduğu ileri sürülmüştür, Ne var ki Yunanlılar bile bu adı anlamamış olacaklar ki, tanrının özünü belirtmek için bir ek ad takmışlar ona: Phoibos demişler. Phoibos’un anlamı belli, parlak demektir ve tanrının ışık saçan aydınlık varlığını dile getirir. Kaldı ki bu adın Apollon tanrının büyük annesi olarak gösterilen dişi Titan Phoibe (Tab. 4) ile de bir ilişkisi vardır. Yalnız şuna da dikkat edilsin ki hiçbir kaynak ya da efsanede Phoibos Apollon asıl güneşi simgeleyen Helios tanrı ve onun soyundan gelen tanrısal varlıklarla ilişkide gösterilmemektedir. Bunun nedeni de Apollon’un güneş olmadığı, güneşi simgelemediğidir. Apollon güneş tanrı değildir, ne adı, ne de nitelikleri Yunan mythos’unda Güneş tanrı ile bir tutulduğunu belli etmez. Apollon kaynağında ve özünde bambaşka bir varlıktır. Bu varlığı bize ilk niteleyen metin de Homeros’un İlyada’sıdır.

İlyada’da tanrının adı Apollon ya da Phoibos Apollon diye geçer, bu ada eklenen sıfat çokluk okçu, hedefi vuran ya da gümüş yaylıdır, bir iki yerde de kendisine “Lykegenes” denmektedir. Bizim “Lykiâlı” diye çevirdimiz bu sıfat başka metinlerde geçen “Lykios” ve “Lykeios” sıfatları da göz önünde tutulursa, tanrının Lykia bölgesiyle ilişkisini dile getirmektedir. Lykia’lı oldukları bilinen Sarpedon, Glaukos ve Pandaros’la ilgili metinlerde şöyle bir deyim geçer tanrı için (İl. IV,101,119): “Ün salmış okçu Lykia’lı Apollon” (Pandaros). Tanrının Lykia ile yakın ilişkisi bilindiği halde bu sıfatın ışık ya da kurt anlamına gelen “-lyk” kökünden türeme olup olmayacağı tartışma konusu edilmiştir. Böyle bir tartışmanın yersizliği şuradan belli ki Lykia bölgesinin adı da “-lyk” kökünden gelme, bu kök ise Latince “lux”ta görülen ışık anlamlı köken olarak alınırsa bu anlam tanrının sıfatında da, Lykia ilinin adında da vardır. Kaldı ki “Lyke-genes” sıfatındaki -gen- eki soyu yansıtır, Lykia soylu, Lykia’da doğmuş anlamına gelir İster istemez. Ama bu da Hitit çivi yazıtlarındı geçen “Lukka” bölgesiyle bir tutulabilir mi ve tutulursa Lykia’nın adındaki Luk- kökeni Yunancada olduğu gibi ışık anlamını İçerir mi, o başka bir sorundur. Lykia’nın adı nereden geline olursa olsun, Apollon Homeros destanlarında Lykla’ya sıkı sıkıya bağlı, bu yüzden de merkezi Anadolu’da, özellikli Troya’da olan bir tanrı olarak çıkar karşımıza.

(2) ANADOLULU TANRI.
İlyada’da Lykia sözü geçince, iki yer dile getirilir: Biri “anaforlu Ksanthos’un kıyılarında, uzak ve semiz Lykia toprakları”, öteki Troas bölgesine, özellikle Pandaros’un yurdu olan Zeleie’ye yerleşmiş Lykia’lıların ili. Sarpedon’la Glaukos, Ksonthos Lykia’sından, Pandaros ise Aisepos Lykia’sından gelmişlerdir. Tanrının Troya çevresindeki şehirlerde de önemi büyüktür, nitekim rahibi Khryses İlyada’nın başında şöyle seslenir tanrısına (İl. I- 37 vd.):

“……..

Ey Khryse’yi, kutsal Killa’yı koruyan

gümüş yaylı,

Tenedos’un güçlü kralı, Smintheus,

dinle beni,

……..”

Yerleri bugün kesinlikle belli değilse de, Zeleie, Killa, Khryse İda dağının eteğindiki kentlerdir, Tenedos ise Bozcaada. Smintheus adı bu bölgede tanrının bambaşka bir isimle de anıldığını gösterir. Bunun dışında Apollon Troya şehrinin içine yerleşmiş gibidir.Troya kalesi Pergamos tepesinden seslenir ovada dövüşenlere (İl. IV, 507 vd.):

“……..

“Öfkelendi Apollon, Pergamos tepesinden

bağırdı Troyalılara, dedi ki:

Atları iyi süren Troyalılar, atılın ileri,

haydi, kalmayın Argos’lulardan aşağı,

onların derileri ne taş, ne demir,

dayanamazlar et delen tunç kargılara.

Güzel saçlı Thetis’in oğlu bile, işte bakın,

Akhilleus bile uzak duruyor savaştan,

Gemilerin yanında sindiriyor yürekler acısı öfkesini.”

……..”

Diomedes, tanrıça Aphrodite’yi yaraladıktan sonra, Apollon’un koruduğu Aineias’a da aldırmaktan alamaz kendini (İlyada, V. Bölüm, 432 v. d.):

“……..

gür naralı Diomedes sezdi birdenbire,

Aineias üzerine Apollon’un el uzattığını.

O anda saldırdı Aineias’a,

büyük tanrıya bile saygısı yoktu,

öldürmek için Aineias’ı,

ünlü silahlarından soymak için,

saldırıyordu birbiri peşi sıra.

……..”

Apollon da, anası Leto da ve kardeşi Artemis de Troya kalesinin iç tapınağında oturur gibidirler. Zeleie’den Pandaros’u savaşa götürmek, Sarpedon’un ölüsünü yurdu Lykia’ya taşımak hep Apollon’a düşer. Troya ile ilişkisi çok eskidir Apollon tanrının, Laomedon’a, Poseidon’la birlikte ücret almayarak çekildikleri ünlü İlyon surunu yaptıkları günden başlar. Ne var ki Poseidon kin tuttuğu halde, Apollon bütün yüreğiyle Troya’lılardan yanadır. Bunu açık açık söyler, tartışmaya da girer. Athena, Olympos’tan İlion’a fırlayıp gelir (İlyada, VII. Bölüm, 20 v. d.):

“Apollon birden onu karşıladı.

Görmüştü tanrıçayı Pergamos kalesinden,

istiyordu zafer Troyalıların olsun.

Karşılaştılar meşe ağacı altında.

Önce Zeus’un oğlu kral Apollon dedi ki:

“Ne diye geldin Olympos’tan, ulu Zeus’un kızı,

söyle hadi, niyetin ne,

nereye götürür seni ulu yüreğin?

Oynak zaferi mi vermek istersin Danaolara?

Kırılan Troyalılara acımazsın, bilirim.

Gel dinle beni, en hayırlısı bu:

Gel bugünlük savaşa ara verelim,

sonra gene onlar düvüşsün dursunlar,

vuruşsunlar İlyon’un sonu gelene dek,

Aklınıza esmiş, ölümsüz tanrıçalar, belli,

Gönlünüz bu şehri yok etmek ister.”

……..”

Apollon Hektor’a gönülden kılavuz ve koruyucu olur, Athena’nın Troya’lı yiğidi aldatarak öldürmek için kurduğu pis düzen karşısında Apollon’un tutumu öyle insancadır ki, bayağı dokunur insana. Hektor’Ia yüz yüze gelir, başka kılığa girmek, kendini saklamak gereksinmesini duymaz. Hektor güvenle sorar ona (İl. V, 247 vd.):

“Kimsin sen, sevgili tanrı, kimsin sen, bana böyle soran?”

Apollon da şöyle karşılık verir:

“İda’dan bir savaş ortağı gönderdi sana

Kronos oğlu,

yanında durup seni koruyacak, kendine

gel hadi.

Altın kılıçlı Phoibos Apollon’u gönderdi,

na buradayım, gör bak işte,

öteden beri korurum seni de, yüksek

kentini de.”

Hektor’Ia Akhilleus arasındaki son ve korkunç çarpışma başlayınca dört döner Hektor’un çevresinde, onu kurtarmak için (İl. XX,443vd.):

Akhileus korkunç çığlıklarla atıldı öne,

Hektor’u öldürmek için yanıp tutuşuyordu.

Ama Phoibos Apollon kaçırdı Hektor’u,

sakladı koyu bir bulutun arkasına,

bir tanrı için işten bile değildi bu.

Zeus Akhilleus’la Hektor’un ecelini tartıya koyup Hektor’un ölümü ağır basınca, Apollon’da Hektor’u kaderine bırakmak zorunda kalır ve tanrılara karşı bir tanrı ağzından hiç duyulmamış bu eşsiz eleştiriyi dile getirir (İl XXIV, 33 vd.):

“……..

Phoibos Apollon ölümsüzlere şöyle dedi:

“Amansız tanrılar, işiniz gücünüz kötülükte.

Beneksiz keçilerin, sığırların butlarını,

Hektor hiç mi yakmadı size?

Ölüyken bile yüreğiniz varmıyor onu

kurtarmaya,

onu görmesin mi karısı, anası, çocuğu,

görmesin mi babası Priamos, Troya halkı,

alıp saygı göstermesinler mi ölüsüne,

yakmasınlar, ateş payını vermesinler mi?

Siz şu uğursuz Akhilleus’u

tutuyorsunuz demek,

Oysa bilmez o töresince düşünmesini,

yumuşar bir yürek taşımaz göğsünde,

azgın bir arslan gibidir tıpkı,

yaban gücüne, amansız yüreğine uyar da hani,

bir güzel doyurmak için karnını,

gelir saldırır insan kuzusuna.

Akhilleus da sıyrıldı tıpkı onun gibi

her türlü acıma duygusundan,

insanlara saygıdan çekti kendini…

hem zararı var, hem yararı bu saygının.

Bir gün sevdiğini yitirebilir insan,

yitirebilir kardaşından, oğlundan yakın birini,

ağlar sızlar, sonra taş basar bağrına.

Acıya dayanan bir yürek verdi

Moiralar insanlara.

Ama bu adam Hektor’un canını almakla

kalmadı ki,

bağladı arabasına, dostunun mezarı çevresinde

sürükledi.

İyi bir şey mi bu, güzel bir şey mi?

Boş toprağa sövmeye vardırdı işi bu adam.

Öfkemize dokunup kaldırmasın bizi ayağa,

açsın gözünü.

……..”

Bu güzelim uygarca sözlere Hera gene bir sürü safsata ile karşılık verir: “Oymak tanrı, kötülerin dostu” der. Tanrılar arasında bu eşine rastlanmaz iyilik, kötülük tartışması da ışık tanrının yenilgisiyle biter. Apollon ne yapsın, Aphrodite İle birlikte Hektor’un ölüsünü korumaktan başka çare bulamaz (II. XXII, 185 vd.):

Aphrodite kovuyordu köpekleri yanından,

Zeus ‘un kızı, gece, gündüz,

gül kokulu tanrısal bir yağ sürmüştü

ölünün bedenine,

Akhilleus onu sürüklerken yüzülmesin

diye derisi.

Phoibos Apollon, gökten ovaya

onun için kara bir bulut indirmişti,

gözden kaçırmıştı ölünün kapladığı yeri,

güneşin gücü, gövdesini saran deriyi

vakitsiz kurutsun İstemiyordu.

Apollon’un İlyada’da oynadığı bu rol onu OIympos tanrılarından büsbütün ayırmakta, bambaşka bir ahlak görüşü olan bir dünyanın, yani Anadolu’nun tanrısı olarak karşımıza çıkarmaktadır.

Lykia’da sürdürülen arkeolojik araştırmalar bu tezi gün geçtikçe pekiştirmektedir. Ksanthos, Patara ve birçok anıtları gün ışığına yeni çıkarılıp, Apollon’la Artemis’in anası Leto’nun bölgede büyük bir yer tuttuğunu açığa vuran Letoon kutsal merkezi bu üç tanrının Anadolu topraklarına ne denli kök saldığını kanıtlar. Lykia yazısının çözümü de bir gün başarılırsa, varsayımlarımızın hepsinin somut birer gerçek olacağı umulabilir. Ama bir başka yönden de bakılınca ışık tanrı Apollon’la Lykia arasında sıkı sıkıya bağlantı kurulabilir.

Apollon Musa’ların yöneticisi, çalgı ve ezgiyi, şiir ve dansı, kısacası her türden sanatı esinleyen büyük yaratıcı tanrıdır. İlkçağdan bugüne lirik şiirlerin hepsinde belli bir hava içinde canlandırılır. İşte bu hava Lykia’da sezilir, ışıkla dokunmuş, müzikle yoğrulmuş gibi bir şiir havasıdır bu. Gündüz gümüş yaylı tanrıya bir altın taht kuran, gece çatır çatır yıldızlarla birlikte kız kardeşi Aya doğru yükselen yalçın dorukları bu hava sarar, ak çöller gibi mavi engine kadar yayılan dalga dalga kumların arasından süzülerek, renk renk çakıllar üstünde çağlayan dereler de satyr’lere, nympha’lara yemyeşil birer yunak olmaktadır. Kıyılarında dolaştınız mı, Debussy’nin müziğini duyar, ağzında kavalıyla bir Pan ya da Marsyas’ın korularda hoplaya hoplaya oynadığını görür gibi olursunuz. Hele Fethiye’nin görkemli kral mezarlarından başlayıp, Kekova, Kaş, Demre, Olympos ve hepsi Anadolu’ya özgü adar taşıyan daha nice kentler boyunca, her biri birer tapınak gibi karşımıza çıkan, kayalara oyulu ya da denizde yüzen o eşsiz mezarları, lahitleri gördük mü, burası Apollon’un ülkesidir demekten alamayız kendimizi. Buralarda akla kara, ışıkla karanlık arasında yaman bir savaş verilmekte ve bin yıllardan beri süregelen bu savaşı insan aklı ve sanatı kazanmaktadır. Anadolu bu zaferi Apollon tanrı ile simgelemiş. Apollon Lykia denilen o ışık ülkesinde de yaşar, ta uzak doğuda Nemrut dağının tepesindeki sivri külâhlı dev tanrı heykelleri arasında da baş yeri tutar. Homeros’tan Roma çağından sonraki Kommagene krallarının zamanına dek hep aynı Anadolu’lu tanrıdır Apollon.

(3) DOĞUŞU.
İlyada’nın ilk dizelerinde şöyle tanıtılır Apollon (İl. 1,9 ve 36): “Lete ile Zeus’un oğlu”, “güzel saçlı Leto’nun doğurduğu”. Titan kızı Leto ile baştanrı Zeus’un birleşmesinden doğmuştur Apollon ve onun kız kardeşi Artemis (Tab. 5), ama bu doğum öyle olağan bir doğum değildir, anlatmakla bitiremez onu şairler. Homerik denilen “hymnos”, yani övgüler arasında Apollon’a ayrılmış iki övgü vardır, biri Delos’lu Apollon’a, öteki Delphoi tanrısına. Bilim bu iki övgü arasında bir zaman ayrımı saptamış, besbelli ki Delos övgüsü daha eski, Delphoi’ninki çok daha yenidir ve sonradan eklenmiştir birincisine. Ayrıntıya girmeden şunu söyleyelim ki araştırmaların verdiği sonuç şu; Apollon tanrının asıl doğuş yeri Anadolu kıyıları, yani Lykia ve özellikle Lykia’da tanrının doğduğu kent sayılan Patara’dır, ama sonradan önce adalarda, sonra Yunanistan’da kültü yayılınca birçok yerler (tıpkı Homeros için olduğu gibi) tanrıya beşik olma şerefini elde etmek için efsaneler düzdürmüşlerdir, bunların arasında başta gelen ve en çok da tutunan Delos efsanesi. Zeus’tan gebe kalan Leto tanrıçanın çocuğunu doğurmak için yer araması, Hera’nın hışmına uğradığı için hiçbir yerde sığınak bulamaması bu övgünün konusudur ve Leto maddesinde ayrıntılı olarak incelenecektir (Leto). Burada şu noktaya dikkat edelim ki Apollo’nun doğumu bir “kral tanrı”nın doğumu sayılmakta, Homeros destanlarında da “anaks” efendi, kral diye nitelenir Apollon, övgüdeyse şöyle deniyor;

“…Titrer tanrılar tepeden tırnağa

Zeus’un sarayında o bir yürüdü mü,

yaklaşıp parlak yayını bir gerdi mi o,

bütün tanrılar fırlar ayağa.”

Delos Adacığı da korkar böyle güçlü bir tanrıya sığınak olduktan sonra, Apollon onu hor görüp denizin içine gömer diye. Doğum şöyle anlatılır:

“……..

(Leto) iki koluyla Fenike ağacına sarılarak

dayadı çimenlere dizlerini,

ve çocuk gün ışığına çıkıverdi.

Sevinç çığlıkları kopardı tanrıçalar hep bir

ağızdan.

İşte o zaman, ey Phoibos, yıkadı seni

tanrıçalar

kutsal elleriyle arı duru bir suda,

yepyeni bir kundağa sardılar,

incecik, kar gibi ak bir kundağa,

sonra başına altın şeritler doladılar,

anası emzirmedi altın kılıçlı Apollon’u,

Themis tanrıça nektar sundu ona

ve bal gibi ambrosia sundu ölümsüz

elleriyle.

Dile gelmez bir sevinç kapladı yüreğini

Leto’nun.

Bu sevinç bütün doğayı sarar:

….Çiçekler içindeydi şimdi, çiçekler içinde

Delos,

tıpkı ormanlarla kaplı bir dağ doruğu gibi.

Ey uzağı vuran Apollon, ey gümüş yaylı,

kimi vakit çıkarsın kayalı Kynthos’un

doruğuna,

adalarda dolaşırsın, insanlar arasında kimi

vakit,

sensin efendisi Lykia’nın, sevimli

Maionia’nın efendisi,

Miletos da senindir, kıyıdaki o büyülü şehir

senin malın,

nice tapınakların oldu senin, nice kutsal

koruların oldu;

yüce dağ başları senin oldu, ovalara bakan

dağ başları,

senin oldu denize dökülen nice ırmaklar;

ama gönlünü sevindiren yer, ey tanrı,

Delos’tu asıl.”

Bu övgüde Yunanistan’la tanrı arasında bağlantı kuracak bir tek söz yok. Olympos doruğunda tanrılar toplantısına varıp da aşırı bir saygıyla karşılandığı zaman bile Apollon sanki başka bir diyardan gelmektedir Olympos’lu tanrılar arasına. Bu güçlü tanrının Leto’nun oğlu olduğu, Leto’nun da Lykia’da Leda yahut Lat adıyla anılan Anadolu’nun Ana Tanrıçasından başkası olmadığı göz önüne alınırsa, Yunan tanrı dünyasına sonradan katılan ve adı bile Yunanca olmayan Apollon’un Kybele’nin oğlu Attis’le bir tutulması gerekmez mi? Bu konuda Halikarnas Balıkçısının kılavuzluğuna dayandığımı ve Z. Taşlıklıoğlu’nun “Tanrı Apollon ve Anadolu ile Münasebeti” (İstanbul 1954) adlı araştırmasından faydalandığımı belirtmek isterim.

(4) BİLİCİLİK MERKEZLERİ.
Apollon’un esinlediği öngörme yetisiyle insanlar, kadın ya da erkek “mantis” yani bilici, falcı, kâhin olur. Biliciliğin ilkçağda nasıl geliştiğini ve ne büyük bir rol oynadığını tarihçiler anlatmakla bitiremez. Bu sanat, bilicilik merkezlerine tükenmez bir gelir kaynağı olmuş. Delos övgüsünde Leto kurak ve kayalık adacığa parlak bir gelecek müjdeler:

“Senin olursa okçu tanrı Apollon’un

tapınağı,

görürsün, insanlar yüzlük kurbanlarla nasıl

buraya gelir,

nasıl toplanır insanlar burada, ve dumanlar

tüter

yanan yağlı etlerden, hiç durmadan;

madem senin toprağında hiç bereket yok,

sen de, beslenir semirirsin başka elden.”

Bir tanrıçanın ağzından dile gelen bu modern turizm anlayışı Yunanistan’da pek tutunmuş ve Delphoi bu politikayı benimseyerek göz kamaştırıcı bir zenginlik toplamış, öbür bilicilik merkezlerini zamanla gölgede bırakmıştır. Ne var ki bu sonradan olmuş, ilk ve en eski bilicilik merkezleriyse Anadolu’dadır.

Boğazlardan başlayarak bütün Ege ve Akdeniz kıyıları Apollon’un bilicilik merkezlerinden bir çelenkle çevrilmiş gibidir. Bunların kiminin izi silinmiş, Didyma tapınağı gibi, kimisi de akıllara durgunluk veren koca bir anıt gibi dikilir karşımızda. Ama bunları saymakla bitiremeyiz; Troya’nın yanıbaşında Thymbra’lı Apollon tapınağı vardır ki, tanrı orada Helenos’la Kassandra’ya esinlemiş biliciligi, Laokoon o tapınağın rahibidir (Helenos, Kassandra, Laokoon). Biraz ötede Khryse, Killa, Zeleia var, yerleri pek bilinmeyen bu merkezlerin de önemli olduğu anlaşılır İlyada’dan. Sonra sırayla bugün de bilinen merkezler: Gryneion, Erythrai, Klaros, Didyma ve tanrının asıl doğum yeri ve yurdu sayılan Patara, bunların arasında daha bir sürü kutsaklar ve Ksanthos (Kocaçay) vadisiyle Pamphylia’ya kadar uzanan bütün Lykia kıyıları vardır. Biliciliğin de bu merkezlerden çıkıp Yunanistan’a yayıldığı hem efsane, hem de arkeolojik bulgularla kanıtlanır. Helenos’la Kassandra bir yana, Milletos’un kurduğu büyük Didyma tapınağı ve onu işleten Brankhos oğulları (Brankhos) da bir yana, Erythrai (Ildır) bilicisi Sibylla adıyla dünyaya ün salmıştı. Bu bilicilerin en ünlüsü Herophile, tıpkı İlyada’nın ilk dizelerinde adı geçen Khryses gibi Smintheus Apollon’un tapıcısı bir kadındır. Smintheus ek adı, fare ve sıçan kovan anlamına gelir ve Apollon tanrının “aleksikakos”, yani kötülükleri defetme gücünü dile getirir. Erythrai bilicisiyse, Anadolu’dan Güney İtalya’ya göçüp orada kent kuran Kyme’lilerin Sibylla’sıyla birlikte ilkçağ dünyasının en ünlü dört kadın bilicilerinden biri sayılırdı. O kadar ki Raphael Vatikan’daki Sixtina kilisesinin tavanına yaptığı freskin bir köşesine Erythrai, bir köşesine de Cumae Sibylla’sını oturtmuştur. Herophile adlı Sibylla, Pausanias’a göre, İda’lı bir nympha’nın kızıymış. Bütün bunlardan anlaşılan şu ki, Apollon tanrıyla ilgili bilicilik Anadolu’dan çıkmış ve yayılmıştır. Kalkhas ve Mopsos gibi efsanelik kişilerin serüveni de aynı gerçeği kanıtlar (Kalkhas, Mopsos).

Yunanistan’da Delphoi merkezinin kuruluşuna değgin efsaneden de aynı sonuç çıkarılabilir. Delos’lu Apollon övgüsünden epey sonra ve onun örneği üzerine kaleme alınmış Delphoi’li Apollon övgüsünde şu efsane anlatılır: Apollon doğar doğmaz, başının üstünde kuğu kuşları uçuşmaya başlamış, tanrı Zeus da oğluna kuğuların çektiği bir araba, başına bir altın külah ve eline de bir rebap vermiş, gidip Yunanistan’da bir tapınak kurmasını buyurmuş. Ama kuğular onu Hyperbore’liler ülkesine uçurmuşlar (Hyperboreoi). Orada bayram ve şenlikler içinde yaşamış, sonra Yunanistan’a gelmiş. Önce Boiotia’da Telphusa pınarının yanıbaşında kurmak istemiş tapınağını, periden izin alamayınca (Telphusa), Korintos körfezinin kuzeyinde, Parnassos dağının eteğinde yer yer ormanlarla örtülü yemyeşil bir ovaya inmiş, burada tanrıça Themis’e adanmış bir sunak varmış, tanrıça kehanet verirmiş o sunakta. Ne var ki bölgeyi bir ejder kasıp kavurmakta, Python denilen bir canavar ekinlerin hepsini yok etmekteymiş. Efsaneye göre bu ejderi Hera salmışmış Leto ile çocuklarının başına. Apollon Python’u öldürür ve büyük bilicilik merkezini de ejderi öldürdüğü yerde kurar. Pytho diye anılan bu merkez sonradan Delphoi adını almıştır. Tanrı canavar da olsa bir cana kıydığı için arınmak zorunda kalmış, bir süre Tesalya’da Admetos’a sığırtmaçlık etmiş (Admetos); başka bir anlatıma göre Admetos’un yanındaki uşaklığı Kyklops’u öldürdüğünden dolayıdır (Kyklop’lar); dönüşünde de Pytho yarışmalarını kurmuş. Delphoi tapınağında dünyanın göbeği (Yun. Omphalos) sayılan bir çukurun üstüne bir üçayak yerleştirilmiş, tanrının bilici kadını Pythia bu üçayak üstüne oturarak ve çukurdan yükselen gazlarla kendinden geçerek fal verirmiş. Bu falcılık, bilicilik sanatıyla Delphoi tapınağının ne hazineler topladığı dillere destan olmuştu.

Pythia tıpkı Sibylla gibi tanrı sözlerini ya da buyruklarını insanlara Homerik destanların vezni olan hexametron ile aktarır. Bu vezin ise Daktyl’ler ve Kybele kültüyle ilişki görünmektedir (Daktyl’ler). Bu nokta bir de Delphoi’nin dünyanın göbeği sayılması ve omphalos kavramıyla Kybele kültüne özgü bir motifi benimsemesi (Kybele), Andolu’lu Apollon’la Anadolu’lu Ana Tanrıça ile bir bağ kurmayı esinler. Kaldı ki anası Leto ve kız kardeşi Artemis de doğrudan doğruya Kybele ile bağlantılıdırlar (Artemis, Leto).

(5) NİTELİĞİ VE EFSANELERİ.
Apollon İlyada’nın ilk dizelerinde okçu tanrı olarak çıkar karşımıza. Okçu ve yaman okçu oluşu onun doğu ile ilişkisini daha da pekiştirir; Olympos’a ilk ayak bastığı gün öbür tanrıların korkuyla yerlerinden fırlamaları da bundan, kargıcı Yunanlıların ödleri kopardı çünkü Doğulu okçulardan. İlyada’nın konusu Agamemnon’la Akhilleus arasındaki kavga ise, bu kavganın nedeni de Apollon’un öfkesidir. Tanrının asıl niteliğini açığa vuran bu dizeleri aşağıya alalım (İl. 1, 45 vd.):

“……..

indi Olympos’un doruklarından,

köpürmüş, öfkeli.

Omuzlarında yayı, iki ucu kapalı okluğu.

Kımıldandı mı, oklar omzunda

şangırdıyordu,

kızgın tanrı yürüyordu gece gibi.

Yerleşti gemilerin ardına, saldı okunu,

bir vınlama çıktı gümüş yaydan,

korkunç, acı.

Önce katırların, köpeklerin düştü peşine,

sonra saldı bir sivri ok insanların üstüne.

Kavruluyordu birbiri peşi sıra bir yığın ölü.

Ordu içine tanrının okları yağdı tam dokuz

gün.

……..”

Kız kardeşi Artemis’le paylaştığı bu yetenek tanrıya büyük bir üstünlük sağlar. Apollon ya da Artemis’in okuyla ölmek ansızın tatlı bir ölüme kavuşmak anlamına gelir. Leto’dan doğma iki okçu tanrı bu yetilerinden birçok efsanelerde faydalanırlar (Niobe).

Apollon’un sanat ve müzik yeteneği üzerine de birçok efsaneler anlatılır. Musa’ların yöneticisi olarak ünü Yunan-Latin şiirinden başlamak üzere Batı şiirinde bugüne dek göklere ağmıştır (Musa’lar). Müzik alanında başka tanrılar ve ölümlülerle giriştiği yarışmalar da birçok efsanelere konu olmuştur (Hermes, Pan, Marsyas).

Işıklı tanrının aşkları da önemli bir rol oynar efsanelerinde. Güzel delikanlılara olduğu kadar, doğayı simgeleyen perilere de yönelmiş bu aşkların çoğu sonuç vermeyen bahtsız sevgiler diye nitelenir (Daphne, Kassandra, Marpessa, Hyakinthos).

Apollon birçok ozanların babası sayılır (Linos, Orpheus, Aristaios).

Hekim tanrı olarak adı genellikle oğlu Asklepios’unkiyle birlikte anılır (Asklepios, Paian). Adının geçtiği sayısız efsaneler için yukarda gösterilen adlarla ilgili maddelere bakınız.

Apsyrtos.
Bkz. Argonautlar.

Ara.
Lanet, beddua, ilenme anlamına gelen yunanca kelime. Tragedyalarda bu kavramları simgeleyen tanrıça. Kimi zaman çoğul olarak gösterilip öç perileri Erinys’lerle bir tutulur (Erinys).

Arakhne.
El sanatlarında Anadolu’nun Yunanistan üzerine üstünlüğünü dile getiren bir efsanedir Arakhne efsanesi.

Arakhne Lydia’lı bir kızmış, babası İdmon Kolophon kentinde kumaş boyacılığı yaparmış, kızı da iş işlemede, nakış yapmada, kilim dokumada öylesine usta, öyle becerikliymiş ki, yokmuş onun üstüne bütün bölgede. Dağdan, ormandan periler bile gelir, şaşakalırlarmış yaptığı işlere. Lydia kızları, kadınları bilinçli, giderek gururlu olurmuş. Arakhne de ölümlülere elişlerinin hepsini öğretmiş olmakla geçinen Atina’nın baş tanrıçası Athena ile gergefte boy ölçüşebileceğini ileri sürer dururmuş. Tanrıça buna kızmış, bir kocakarı kılığına girip çıkmış Arakhne’nin karşısına. Öğütler vermiş, daha alçakgönüllü olmasını, tanrılarla boy ölçüşmekten sakınmasını salık vermiş. Ama Arakhne hiç oralı olmamış, Athena isterse gelsin nakışta yarışalım demiş. Tanrıça da o zaman kim olduğunu açıklayarak başlamışlar gergef başında yarışmaya. Athena Olympos’un on iki büyük tanrısını işlemiş nakısına, Arakhne ise tanrıların pek şanlı olmayan serüvenlerini canlandırmış:

Zeus’un Europe’yi kaçırmasını, Danae’ye yaklaşmasını filan. İşlerini bitirince Athena bakmış ki kızın nakısı kusursuz, kendininkinden aşağı kalmıyor, geçiyor bile. Derken büyük bir öfkeye kapılıp kırmış Arakhne’nin gergefini, yırtmış nakışını. Lydia’lı kız üzüntüsünden kendini asmış. Ama tanrıça hamarat sanatçıyı bir örümcek kılığına sokmuş ki, sonsuzluğa dek tozlu duvar köşelerinde ag örsün de hiçbir faydasını görmesin.

Ares.
Savaş tanrı Ares’in Roma’da karşılığı Mars’tır. Roma devleti bu tanrıya ne kadar değer vermiş, saygı göstermişse, Yunan dünyası onu o kadar hor görmüş, sevimsiz, giderek gülünç bir kişi olarak canlandırmıştır. Hele Homeros destanlarında kaba kuvveti simgeleyen Ares’e eklenmedik aşağılayıcı sıfat kalmamıştır. Azgın, çılgın deli, uğursuz olarak nitelendirilen Ares insanların baş belası, elleri kanlı, kaleler yıkan olumsuz bir varlıktır. Doğuşunu üç dizede şöyle anlatan Hesiodos (Theog. 921) bir daha pek söz etmez bu tanrıdan (Tab.5):

Hera görkemli son eşi oldu Zeus ‘un

Sevişti tanrıların ve insanların kralıyla

Hebe’yi, Ares ‘i ve Eileithya ‘yı doğurdu

Hera

Ares’in anası Hera ile herhangi bir ilişkisine pek rastlanmaz destanlarda, hele babası Zeus’un ondan hoşlanmadığı besbellidir. Troya savaşında yiğit Diomedes Athena’nın yardımıyla karnından yaralar Ares’i, o da Zeus’un yanına sığınıp ağlaşır. Tanrılar babasının bu sızlanmalara verdiği karşılık şudur (İl. V, 889 vd.):

Böyle ağlaşıp durma dizimin dibinde, dönek,

Olympos’ta oturan tanrılar arasında

benim en iğrendiğim tanrısın sen,

hep hırgür, kavga, savaş işin gücün,

ele avuca sığmaz huysuzluğun, biliyorum,

anadan gelme sana, Hera’dan,

ben de ona zorla dinletirim sözümü,

Apollon’la Athena Ares’i şöyle kınarlar (İl. V, 30; 830):

Ares, insanların baş belası Ares,

ey kaleler yıkan, ellerin kanlı.

……………..

Yaklaş ona, saldırgan Ares ‘ten çekinme,

delinin biridir, kötünün kötüsüdür o,

bir o yana döner, bir bu yana.

Asıl çekişmesi de Athena iledir, çünkü Athena aklın yönettiği savaşı, Ares ise akılsızca, körü körüne çarpışmayı simgeler. Bu çatışmada elbette ki akıl üstün gelecek. Zeus’un kafasından çıkma, Zeus’un kalkanıyla dövüşen Athena zaferi kazanacaktır. İlyada’nın beşinci bölümünde tanrılar da Akha’larla Troya’lılar arasındaki kıyasıya savaşa katılınca, Apollon önce Ares’in işe karışmaması için onu Skamandros ırmağının kıyısına oturtur, ama işler çatallaşıp Aphrodite’de yaralanınca, Ares çıkagelir; savaşı şöyle anlatılır (İl. V, 855 vd.):

“……..

Gür naralı Diomedes atıldı tunç

kargısıyla,

Pallas Athene tuttu yöneltti kargıyı

tam Ares’in göbeği altına,

karınlığın bağlandığı yere tam;

vurdu onu, yaraladı karnından,

Sonra derisini yırtıp kargıyı çekti çıkardı.

Ares kavgasına tutuşmuş dokuz on bin kişi,

savaşta nasıl bağırır çağırırsa,

tunç Ares de öyle bağırdı.

Akhalarla Troyalıları yakaladı bir titreme.

Savaşa doymaz Ares öylesine bağırmıştı.

……..”

Bu dev tanrı Homeros destanlarında yürekli ve yiğit olarak bile gösterilmiyor. Dönekliği zaferi kimi zaman ona, kimi zaman buna vermesinden ileri gelmiyorsa da, baş konusu savaş olan bir destanda savaş tanrının bu kadar hor görülmesi şaşılacak bir şeydir.

Ares’in Aphrodite ile birleşmesinden Phobos (Bozgun), Deimos (Korku) ve bir de Harmonia doğar. Phobos’la Deimos ayrılmazlar babalarının yanından, Enyo adındaki kızı da tanrı neredeyse oradadır. Ona kimi zaman Eris (Kavga) de katılır.

Odysseia’da anlatılan aşk macerasında (Aphrodite) Ares Hephaistos’un ağına düşüp yakalandıktan sonra hiç ses çıkarmaz, süklüm püklüm Trakya’ya doğru yol alır (Od. VIII, 359 vd.). Ares’in yabani Trakya boylarının yanında oturmaktan hoşlandığı ve bir geleneğe göre kızları olan Amazonların da oradan kaynak bulduğu söylenir. Thebai’de de Kadmos’un atası olarak tapım gördüğünü, bir ejderin beklediği bir suyun kendisine adanmış olduğunu anlatır (Kadmos).

Herakles destanında Ares, oğlu Kyknos’u yiğitle olan savaşında korumak ister, Athena araya girip Kaderin Kyknos’un yenilmesine karar verdiğini, buna karşı gelmenin akıl kârı olmayacağını söyler, ama Ares akıl ve mantık dinlemez, gene atılır körü körüne savaşa ve Herakles’ten yara alarak gene utana utana döner Olympos’a.

Atina’da adam öldürmelerin ve dinsel suçların yargılandığı Areopagos (Aerios Pagos), yani Ares tepesi diye bir yer vardır. Efsaneye göre, bu tepenin eteğinde bir kaynak fışkırır, bu kaynağın dibinde de günün birinde Ares, Aglauros’tan olma kızı Alkippe’ye Poseidon’un oğlu Halirrhotios’un saldırdığını görmüş ve öfkeye kapılarak öldürmüş saldıranı. Derken Poseidon Olympos tanrılarını tepede toplamış ve Ares’in bu suçunu yargılamalarını istemiş. Tanrılar mahkemede Ares’in beraatına karar vermiş.

Arete.
Bkz. Alkinoos.

Arethusa.
Artemis’in çevresindeki avcı kızlardan Arethusa günün birinde av yorgunluğunu gidermek için ırmağa girmiş, yıkanıyormuş. Çırılçıplak yüzerken birdenbire ırmaktan yükselen bir erkek sesi duymuş. Kıza tutulan ırmak tanrı Alpheios’un sesiymiş bu. Kız sudan dışarıya fırlayıp olduğu gibi koşmaya başlamış. O koşmuş, ırmak kovalamış, sonunda gücü tükenen Arethusa Artemis’e yakarmış onu kurtarsın diye. Tanrıça da önce kızı bir buluta sarmış, sonra bir kaynağa dönüştürmüş, ama Alpheios gelip sularını sularına karıştırmasın diye, Arethusa yeraltına dalmış ve ancak Sicilya’da Ortyga adasında gene yeryüzüne çıkmış (Alpheios).

Bu efsane, biri Elis’te, öbürü Sicilya’da Arethusa adlı iki kaynağın varlığını açıklamak için uydurulmuş olsa gerek.

Arges.
Uranos (Gök) ile Gaia’nın (Toprak) birleşmesinden doğan tek gözlü devlerden biri. Adı “ışık saçan” anlamına gelen Arges Zeus’a yıldırım armağan eden Kyklops’tur. (Kyklopes).

Argonaut’lar (Argo Gemicileri).
İlkçağın büyük destansal öykülerinden biri olan Argonaut’lar serüvenini bize bir tüm olarak Rodoslu Apollonios anlatmıştır. İ.Ö. III. yüzyılda yaşayan Apollonios ünlü bir mythos yazarıdır. Bu konuyu kendisinden sonra Apollodoros ve önce de büyük Dor şairi Pindaros işlemiştir. Medeia ile İason efsaneleri ise tragedya yazarlarına ve özellikle Euripides’le Seneca’ya konu olmuştur.

Bu uzun öyküyü, çeşitli bölümlerini başlıklarla göstererek özetlemeye çalışalım.

ARGO GEMİSİ.
Adı “hızlı” anlamına gelen Argo gemisi Karadeniz’in Kolkhis ülkesinde Altın Postu aramaya giden kahramanlar için yapılmış elli beş kürekli bir gemiymiş. Onu yapan ustanın adı da Argos imiş.

ARGONAUTLAR KİMLERDİR?
Sefere katılanlar Troya efsanesi kahramanlarından önceki kuşaktan kişilerdir. Mythos yazarlarının bunlar üstüne verdikleri listeler birbirini tutmaz, ama genellikle en ünlü kahramanlar şunlardır: İason, gemi ustası Argos, dümenci Tiphys, ozan Orpheus, İdmon, Amphiaraos ve Mopsos adlı biliciler, Boreas’ın oğulları Kalais’le Zetes, Kastor’la Polydeukes, Peleus’la Telamon, Meleagros, Herakles ve daha başkaları.

ALTIN POST.
Altın Post, bir zamanlar Athamas’ın çocukları Phriksos’la Helle’yi sırtına alıp Yunanistan’dan Karadeniz’deki Kolkhis ülkesine kaçıran kanatlı koçun pöstekisidir. Kız kardeşi Helle Boğazları geçerken denize düştükten sonra, Phriksos tek başına Kolkhis’e varır ve kendisini iyi karşılayan Aletes’e Zeus’a kurban ettiği koçun altından olan postunu verir. Aietes de bu eşsiz postu tanrı Ares’e adanmış bir korulukta saklar (Athamas, Phriksos, Helle, Aietes).

SEFERİN NEDENİ.
İolkos kralı Aison tahtını üvey kardeşi Pelias’a kaptırmıştı. Aison’un oğlu İason delikanlılık çağına gelince Pelias’ın karşısına çıkıp tahtını geri ister. Pelias da ondan kurtulmak için önce Kolkhis’e gidip Phriksos’un orada bıraktığı altın postu getirmesini buyurur. İason bu sefere çıkmak zorunda kalır, Yunanistan’da ne kadar gözü pek, atılgan yiğit varsa hepsini toplar ve Phriksos’un oğlu ünlü usta Argos’a bir gemi yaptırdıktan, bu işte tanrıça Athena’dan da yardım gördükten sonra yola çıkar (Aison, Pelias, İason).

YOLCULUK.
Argo gemisi Tesalya’daki bir limandan denize indirildi. Tanrı Apollon’a yapılan kurbanlar bilici İdmon tarafından iyiye yorumlandı: İdmon’un kendisinden başka yolcuların hepsi geri dönecekti.

LEMNOS ADASI.
Birinci durak Lemnos adasıydı. Adanın kadınları kocalarını öldürmüşlerdi. Adada erkek olmadığından Lemnos kadınları Argonaut’ları iyi karşıladılar ve onlarla sevişerek gebe kaldılar (Thoas, Hypsipyle).

SEMENDİREK, KYZIKOS.
Çanakkale Boğazı’na girmeden Samothrake (Semendirek) adasına vardılar ve ozan Orpheus’un öğüdüne uyarak adadaki gizemlere erdirildiler. Oradan da Marmara denizine girdiler ve Kapıdağ yarımadasına vardılar. Delion’Iar kralı Kyzikos’u yanlışlıkla öldürdüler (Kyzikos).

MYSİA’DA HYLAS’IN KAYBOLMASI.
Mysia kıyılarına vardıklarında (Mudanya limanına çıkmış olacaklar) Herakles ormana dalıp kırdığı küreğinin yerine yenisini kesmeye gitti, yanında Hylas adlı çok sevdiği bir genç vardı. Delikanlıyı tatlı su aramaya göndermişlerdi. Geri gelmeyince Herakles onu aramaya koyuldu ve şafak sökerken hâlâ dönmediklerinden gemi Herakles’i Mysia’da bırakarak yoluna devam etti (Hylas, Herakles).

AMYKOS, PHİNEUS.
Kadıköy’e yerleşmiş dev Amykos’u Polydeukes’in yenmesi üzerine yelken açan Argo gemisini fırtına Boğazdan uzaklara Trakya kıyılarına atar. Orada Poseidon’un oğlu kör kral Phineus’a rastlarlar. Bu kral Harpya’lar belasına uğramıştır. Kanatlı, kadın yüzlü canavarlar olan Harpya’ları rüzgâr tanrı Boreas’ın oğulları Kalais ile Zetes yener ve kovarlar. Bu iyiliğe karşılık Phineus Argonaut’lara ilerde karşılarına çıkacak tehlikeleri nasıl atlatabileceklerini bildirir (Amykos, Harpya’lar, Kalais ile Zetes).

ÇARPIŞAN KAYALAR.
Karadeniz’e çıkmadan, Symplegad’lar yani çarpışan kayalardan geçmeleri gerektiğini Phineus söyler Argonaut’lara. Mavi Kayalar diye de tanımlanan bu iki kaya aralarından bir gemi geçti mi, yerlerinden oynar ve birleşerek kapanır, aralarında ne varsa paramparça olurmuş. Phineus Argonaut’lara şöyle bir denemede bulunmalarını salık verir: Bir güvercin uçursunlar kayaların arasından, güvercin geçebilirse, kendileri de arkasından geçmeye kalkışsınlar, yoksa vazgeçip gerisin geri Yunanistan’a dönsünler. İason kuyruğundan birkaç tüyünü yitirerek karşı yöne geçer, arkasından Argo gemisi Symplegad’ların arasına girer ve kuş gibi ancak pupası biraz zedelenerek geçer. Bundan sonra da Çarpışan Kayaların çarpışmaktan vazgeçtikleri ve yerlerine mıhlandıkları anlatılır. İstanbul Boğazında akıntı yüzünden oynak kayalar mı vardı, yoksa Boğazın olağanüstü anafor ve akıntıları efsaneye böyle bir imgeyle mi yansıtıldı? Her neyse bu engeli de aştıktan sonra Argonaut’lar Yunanlıların Pontos Eukseinos yani konuksever deniz dedikleri Karadeniz’e çıkarlar.

AMAZONLAR VE KOLKHİS’E VARIŞ.
İlk durak Maryandyn’lerin ülkesidir. Kral Lykos onları iyi karşılar, ama bir yaban domuzu avında bilici İdmon ve dümenci Tiphys ölürler. Argonaut’lar daha öteye gidip Amazon’lar ülkesine çıkarlar. Amazon’ların ülkesi Thermodon (Terme çayı) ve Themiskyra (Terme) şehriyle merkezlenir efsanede. Durak yapmadan Kafkas dağlarının göründüğü kıyılara doğru ilerler ve Phasis ırmağına (Pasinus) yani Kolkhis (Gürcistan) ülkesine varırlar (Amazon’lar).

MEDEİA, ALTIN POST’UN ALINMASI.
Argonaut’lar Altın Post’u geri istemek için kral Aietes’in karşısına çıktıklarında, kralın kızı Medeia İason’u görür ve büyük bir aşkla ona tutulur. Güçlü bir büyücü olan Medeia bundan böyle Argonaut’ların ve İason’un bütün işlerini eline alır ve dileğince yönetir. Kral Aietes görünüşte Altın Post’u vermeye razıdır, ama bir ejderi öldürmesini, ateş püsküren, tunç ayaklı iki boğayı boyunduruğa koşup öldürülen ejderin dişlerini ekmesini şart koşar, İason ister istemez bu koşullara evet der. Medeia araya girer, İason’a kendisini eş olarak almaya söz verirse yardım edeceğini bildirir. Sonra da yiğide büyülü bir merhem hazırlar. Bedene sürüldü mü bu merhem deriyi silah geçmez hale sokar, bir gün boyunca ne yaralanır, ne de ölür. Ejderhanın dişlerini toprağa ektikten sonra silahlı adamlar biteceğini, aralarına bir taş atarsa, bunların kavgaya tutuşup birbirlerini öldüreceklerini de söyler. Medeia’nın dediği gibi olur, İason boğaları boyunduruk altına sokmayı ejderin dişlerini tarlaya ekip üstünde fışkıran silahlı adamları birbirlerine öldürtmeyi başırır. Ne var ki Aietes gene de Altın Post’u vermeye razı olmaz. Argo gemisini yakmaya ve Argonaut’ları öldürmeye kalkar, ama Medeia daha hızlı davranmış, İason’la el ele vererek Altın Post’u bekleyen ejderi uyutmuş ve koçun pöstekisini alıp Argo gemisine kaçırmışlardır. Ertesi sabah Argo gemisi şafak sökmeden yola çıkar. Medeia babasının kendilerine yetişememesi için korkunç bir çareye başvurmuştu: Yanına aldığı küçük kardeşi Apsyrtos’u kesip doğradı ve parçalarını yol boyunca serperek uzaklaştılar, arkalarından gelen Aietes’le adamları Apsyrtos’un parçalarını toplamakla vakit kaybettiler, bu yüzden Argonaut’lara yetişemediler.

DÖNÜŞ YOLCULUĞU.
Destanın bu bölümü de karışıktır. Bir anlatıma göre Argo Karadeniz’de İstros (Tuna) ırmağının ağzına varır ve ırmak yoluyla Adriyatik denizine çıkar (o zamanki coğrafya görüşlerine göre Tuna Karadeniz’i Adriyatik denizine bağlayan bir su yoluydu), ama Zeus’un öfkesine uğrayıp fırtınaya tutulurlar, Medeia’nın halası olan büyücü Kirke’yi bulmaya giderler, Kirke Medeia’yı kardeşini öldürmüş olma suçundan arındırır ama, İason’u konuklamak istemez; Argonaut’lar Seiren’ler adasının önünden geçerken ozan Orpheus canavarları büyüler, söylediği ezgi o kadar güzeldir ki gemiciler Seiren’lerin sesine kulak vermezler. Hera’nın koruyuculuğu altında Kharybdis’le Skylla uçurumlarını da geçerler. Bu kez fırtına onları Libya kıyılarına atar, oradan Girit’e geçerler. Girit’te eski tunç soyundan kalma Talos adında bir dev yaşar, Talos tepeden tırnağa tunçtandır, yalnız ayak bileklerinden biri etten olup içinde bir kan damarı bulunmaktaydı. Hephaistos’un yaptığı bu robot adama Girit kralı Minos adayı koruma görevini vermişti. Argonaut’lar Girit’e yaklaşınca Talos koca bir kaya alıp Argo gemisinin üstüne fırlatacak oldu, ama Medeia onu büyüledi, dev birden ayağını burkarak bileğini sıyırdı ve damarından akmaya başlayan kan bir daha durmadı, Talos böylece can verdi (Talos).

YUNANİSTANA VARIŞ.
İason Altın Post’u amcası Pelias’a vermek üzere İolkos’a döner. Babası Aison’un öldüğü haberini alır. Pelias’ın da tahtı geri vermeye hiç de yanaşmadığını görür. Burada Medeia’nın tüyler ürpertici bir oyunu yer almaktadır: Pelias’ın kızlarıyla arkadaşlık kurar, ihtiyarlamakta olan babalarını gençleştirmenin çaresini kendilerine öğreteceğini söyler ve örnek vermek üzere yaşlı bir koç alarak keser, büyülü otlarla kaynayan bir kazana atar, birden körpe bir kuzu çıktığını gösterir. Pelias’ın kızları bu düzene kanarak babalannı öldürüp kazana atarlar. Dirilmedigini görünce çılgına dönerler ve yurtlarından sürülürler (Pelias).

MEDEANIN SONU.
İason’la Medeia bu suçu işledikten sonra Pelias’ın oğlu tarafından İolkos’tan kovulurlar. Korinthos kralı Kreon onları iyi karşılar, ama bir süre sarayında alıkoyduktan sonra, Medeia’yı uzaklaştırmak çarelerini arar. İason da korkunç karısından bıkmışa benzer, Kreon’un kızı Kreusa ile evlenmek üzere Medeia’yı boşamaya ve Kolkhis’e geri göndermeye kalkar. O sırada büyücü kadın ömrünün en korkunç suçunu işler: Kreusa’ya güya düğün hediyesi olarak bir elbise gönderir, kız onu giyer giymez yanmaya başlar, bu işler olup biterken İason’dan olan iki oğlunu boğar ve babalarına ölülerini gösterir. Bundan sonra atası Helios’un kendisine gönderdiği bir uçan arabayla Atina’ya uçar. Orada Aigeus’a kendisiyle evlenirse çocuk doğuracağını söyler, Theseus’u öldürmeye çalışır, Atina’dan da sürülür. Kolkhis’e döndüğü ve daha birçok suç ve serüvenlerden sonra babası Aietes’le barıştığı bazı efsanelerde anlatılır (Medeia).

Argos.
(1) Zeus ile Niobe’nin oğlu. Niobe Zeus’un sevdiği ilk ölümlü kadındır. Argos’a Zeus Peloponez krallığını vermiş, bu yüzden de Argos denmiş bütün yarımadaya. Sonraları Argos adı yalnız batısındaki Argos kentine ve Argolis denilen bölgeye ayrılmış. Argos İlyada destanında Yunanistan’dan gelip Troya’ya saldıranların tümünün yurdu olarak gösterilir, Argos’lu ise Akha’ların hepsine verilen genel bir sıfattır.

(2) Argonaut’ların gemisi Argo’yu (argos, hızlı demek) yapan ve ona adını veren usta.

(3) Homeros destanlarında tanrı Hermes “Argos’u öldüren” “Argeiphontes” ek adıyla anılır. Tartışmalı yorumlara yol açan bu sıfatın anlamında bilginler karar kılmış gibidir. Çünkü böyle bir efsane vardır: Hermes’in öldürdüğü Argos yüz gözlü bir devdir. Başka bir anlatıma göre, Argos’un yüz değil de, ikisi kafasının önünde, ikisi arkasında yalnız dört gözü varmış. Üstün bir gücü olan bu dev Arkadya bölgesini yabani bir boğadan kurtarmış, Tartaros’la Gaia’dan doğma Ekhidna canavarını öldürmüş, sonra da Zeus’un inek biçimine soktuğu sevgilisi İo’nun başına Hera tarafından bekçi olarak dikilmiş. Argos ineği bir ağaca bağlayarak gece, gündüz gözlüyormuş, uyuduğu zaman bile gözlerinin hepsi kapanmaz, ne kadarı kapanırsa, o kadarı açık kalıp bakarmış. Ama Zeus Hermes’e İo’yu kurtarmayı buyurmuş ve Hermes de Argos’u öldürmeyi başarmış. Bunu nasıl yaptığı konusunda söylentiler çeşitlidir: Kimine göre uzaktan attığı bir taşla yere sermiş Argos’u, kimine göre Pan’ın kavalını çalarak devi büyülemiş ve bütün gözlerinin birden kapanmasını sağlamış, ya da büyülü bir değnekle Argos’u bir daha uyanmayacağı bir uykuya daldırmış. Nasıl olmuşsa olmuş ama Argos ölmüş, Hera da gözlerini kendisine özgü ve çok sevdiği tavus kuşunun tüylerine yerleştirmiş.

Ariadne.
Minos’la Pasiphae’nin kızı (Tab. 11). Theseus Girit’e Minotauros’la çarpışmaya geldiğinde Ariadne yiğidi görmüş ve görür görmez de ona tutulmuştu. Minotauros’un bulunduğu bin bir dehlizli Labyrinthos mağarasında kaybolmaması için eline bir yumak iplik vermişti. Theseus da karışık ve karanlık dehlizlerden ilerledikçe yumağı açıp ipliği yere bırakıyormuş. Canavarı öldürdükten sonra çıkış yolunu ona bu iplik göstermiş. Sonra da Ariadne’yi kaçırıp Naksos adasına varmışlar. Ama Theseus kızı o adada bırakıp gitmiş, bir gece kız uyurken gizlice kaçmış. Ariadne uyanıp bakmış ki adada yapayalnız, ama üzülmeye vakit kalmadan tanrı Dionysos gelmiş, kızın güzelliğine vurulmuş ve onu alıp Olympos’a götürmüş. Düğün hediyesi olarak Ariadne’ye Hephaistos’un yaptığı altın bir taç vermiş, sonra da taç gökte bir yıldız olmuş (Theseus, Dionysos).

Arima.
Güneydoğu Anadolu’nun Kilikya bölgesinde bulunan dağlık bölgenin adı. Efsaneye göre bu dağların altında iki ejder yatmaktadır: Homeros’a göre Typhoeus’un ini buradadır (İl. II, 782), Hesiodos da Ekhidna canavarının orada kapalı olduğunu anlatır (Typhon, Ekhidna).

Arion.
Herodotos’un anlattığı masallar arasında Arion’un masalı kadar sevimlisi yoktur. Hem tarihçi onu bir masal diye değil, gerçekten olmuş şaşılacak bir olay diye anlatır: Şairler anası Lesbos’ta Arion adlı bir ozan yaşarmış. Dili öyle tatlı, çalgısı öyle dokunaklı ki, ünü Midilli’den çok ötelere yayılmış. Günün birinde adası dar gelmiş Arion’a dünyayı göreyim deyip Korinthos’a göçmüş. Ora halkını da büyülemiş, üstelik Korinthos’un yöneticisi Periandros’u da dost edinmiş kendine. “Gitar çalmakta eşi yoktu, diyor Herodot hemşerimiz, duyduğuma göre de, Dithyrambosu ilk söyleyen odur”. Dithyrambos, tanrı Dionysos’a bir övgüdür, bu tür, tragedyanın kaynağı sayılır. Arion onu yarattıysa, tragedyanın babası odur demek (Dionysos).

Her neyse, Arion sanatıyla yalnız ün değil, çok para da kazanmış, İtalya’yı, Sicilya’yı gezmek hevesine kapılmış. Orada da bir süre kalıp, servetler topladıktan sonra, dost Periandros’un yanına dönecek olmuş. Taranto’dan gemiye binmiş, yolculuk için Korinthos’lu bir geminin tayfasıyla pazarlığa girişmiş, çünkü en çok bu şehir adamlarına güvenirmiş. Ne var ki denize açılınca, gemiciler onu suya atıp paralarının üstüne oturmayı kurmuşlar. Arion fiskoslarını duymuş ve varımı yoğumu alın, bana hayatımı bağışlayın diye yalvarmış. Bir gece önce düşünde Apollon’u görmüşmüş Arion. Güvenmiş tanrıya ve bakmış ki başka kurtuluş yok, en güzel rubalarını giyip son bir kez güvertede denize karşı saz çalmayı dilemiş. Sonra da denize atacakmış kendini. Öyle güzel çalmış, öyle dokunaklı söylemiş ki, Apollon’un kutsal hayvanları yunus balıkları belirmiş çevrede: Toplanmış, dinliyorlarmış ozanı. Arion ezgisini bitirince denize atlamış, hemen yunus balığının biri onu sırtına almış ve Yunanistan’a kadar götürmüş. Hain gemiciler Korinthos’a varınca, Periandros şairin ne olduğunu sormuş, denize düşüp boğulduğunu söylemişler. O sıra Arion birdenbire çıkagelmez mi! Periandros gemicileri çarmıha gerdirmiş, tanrı Apollon da Arion’un sazıyla üstünde yolculuk ettiği yunus balığını gökte birer burca dönüştürmüş.

Aristaios.
Tesalya’lı ırmak tanrı Peneus’un torunu olan Kyrene adlı nympha’yı tanrı Apollon görmüş ve sevmiş, alıp onu Libya’ya kaçırmış ve orada Aristaios adlı bir çocukları olmuş. Çocuğu kırlarda at adam Kheiron ve nympha’lar büyütmüş. Aristaios tarım ve hayvancılıkla ilgili bilgilerin hepsini öğrenmiş, zeytincilik, hayvancılık ve özellikle arıcılıkta ondan üstünü yokmuş.

Aristaios sonradan Kadmos’un kızı Autonoe ile evlenir ve Aktaoin adlı bir oğlu olur. Babası gibi dağda, bayırda yetişen Aktaoin usta bir avcıdır.

Aristaios’a Vergilius “Georgica” adlı tarımsal konuları ele alan eserinde uzun bir parça ayırmıştır. Serüvenini şöyle anlatır: Dağ ve su perilerini kovalamaktan hoşlanan Aristaios günün birinde ozan Orpheus’un karısı Eurydike’nin peşine takılır, kaçarken Eurydike’nin ayağını yılan sokar, güzel kadın düşüp ölür. Tanrılar da Aristaios’u cezalandırmak için salgın düşürürler arı kovanlarına, arılarının hepsi ölür. Bu yıkım karşısında Aristaios anası Kyrene’ye dert yanar, Kyrene oğluna deniz ihtiyarı diye anılan kâhin Proteus’a baş vurmasını salık verir. Aristaios da Odysseia’da Meneloas’un yaptığı gibi (Od. IV, 365 vd.) gidip Mısır’da fok balıkları arasında yaşayan Proteus’u bulur ve onu sımsıkı bağlayarak kehanetini ağzından alır: Dört boğa ile dört düve kurban edecek, sonra derdine çare bulacaktır. Aristaios kâhinin dediğini yapar, kestiği kurbanları dokuz gün sonra yoklayınca, leşlerinden binlerce arı çıktığını görür. Bağışlandığını anlar.

Yunanistan’ın bazı bölgelerinde, özellikle Tesalya, Boiotia ve Arkadya’da Aristaios bir kır tanrısı olarak saygı görürdü (Eurydike, Orpheus).

Arkas.
Zeus’la Artemis’in avcı kızlarından Kallisto’nun oğlu, Arkadya bölgesinin efsanelik atası.

Zeus’un gebe bıraktığı Kallisto doğurup da öldükten yahut ayı kılığına sokulduktan sonra, Zeus Arkas’ı büyütmek üzere Hermes’in anası Maia’ya vermiş. Arkas ana tarafından Lykaon’un torunuydu. Bu kral Zeus’u sınamak istemiş, torununu doğrayıp parçalarını tanrının sofrasına çıkarmış. Ama Zeus aldanmamış, sofrayı devirdiği gibi, Lykaon’un konağına yıldırım yağdırmış, kralın kendisini de bir kurt haline sokmuş. Arkas’ın parçalarını bir araya getirip çocuğu yeni baştan diriltmiş.

Arkas delikanlılık çağma gelmiş, avlanıyormuş ki, ayı olan anasına rastlamış, başlamış onu kovalamaya ve hayvanın sığındığı Zeus tapınağına onun arkasından girmiş. Ülkenin yasalarına göre, tapınağa giren ölüm cezasına çarptırılmış. Ama Zeus acımış ana oğula ve ikisini de göğe alarak birer yıldız yapmış. Kallisto Büyükayı, ya da yunanca bir deyimle “Araba” olmuş, Arkas da Arkturos yani arabanın sürücüsü.

Arkas Lykaon’un oğlundan kendisine miras kalan krallığa adını vermiş, Arkadya denmiş bu bölgeye. Çok yararlı bir kral olmuş: Uyruklarına buğday ekmesini, ekmek yoğurmasını ve yün eğirmesini öğretmiş. Ölünce Arkadya üç oğlu arasında paylaşılmış.

Artemis.
Artemis, Akdeniz çevresinde bin yıllarca tutunmuş bir tanrıçaya belli bir süre içinde ve belli bir bölgede verilen addır. Kaynağı Orta Anadolu’da bulunduğu en son arkeoloji kazılarından kesinlikle anlaşılan ve genel olarak Ana Tanrıça diye tanımlanabilen bu tanrısal varlık Yunan din ve efsanelerinde Artemis adıyla anılır. Bu tanrıçanın kültü Anadolu’dan Mezopotamya’ya, Suriye, Lübnan ve Filistin yoluyla Mısır’a ve Ege adalarıyla Girit’e kadar bütün Akdeniz kıyılarını kapladığı gibi, Yunanistan ve İtalya’ya da yayılmış, ayrıca kuzeyde İskandinav ülkelerine dek sokularak iz bırakmıştır. Toprak ve bereketi simgeleyen bu tanrıçaya, her çağ ve her bölgede başka başka adlarla ve ayrı ayrı biçimlerde tapınıldığı, bütün bu değişik ad ve biçimlerin ardında hep aynı görüş ve inanç özüne rastlandığı artık yadsınmaz bir gerçek olmuştur. Ne var ki isim ve biçim bolluğu tanrıçanın geçirdiği evreyi izlemeyi güçleştirmekte, bu karmaşık varlığı bir bütün olarak görüp incelemeyi bilimin daha iyice çözümleyemediği bir sorun haline getirmektedir. Çatalhöyük ve Hacılar kazılarında elde edilen bulgular ise Ana Tanrıçanın gelişmesinde başlangıç noktasını İsa’dan önce 6100 yıllarına kadar indirmekle bu evreye ışık tutmakta ve daha sonraki aşamaların belli bir açıdan incelenmesini kolaylaştırmaktadır. Efes’te bulunan Artemis heykelleri de Anadolu’nun, Yunanla ilgili çağlarında bu tanrıçanın aldığı biçimi ortaya sermekle erken taş çağında başlayıp Roma imparatorluğunun putperestlikten Hıristiyanlığa geçişine kadar olan sürede tutarlı bir gelişmeyi izlemek olanağını vermektedir. Adı ne olursa olsun toprak ve bereket tanrıçası ancak uzun ve yaygın bir gelişme süreci içindeki aşamaların sayım ve dökümünü Ana Tanrıçanın Anadolu’daki başlıca simgesi olan Kybele’ye ayırdığımız bölüme bırakarak, burada yalnız Artemis’i tanıtma çabasına girişelim. Yunan kaynaklarında adına rastlanan Artemis de zaman ve mekân içinde bir gelişmenin ürünüdür. Homeros metinlerinde sözü geçen Artemis’ten Latin yazınındaki Diana’ya varmak için nice nice değişimlere uğramıştır bu tanrısal figür. Bunları özetlemek için yazılı kaynaklardan, Efes’li Artemis’i tanımlamak için de Selçuk müzesinde gözümüzle görmek mutluluğuna eriştiğimiz eşsiz heykellerden faydalanacağız. Ana Tanrıçanın gerek Kybele, gerekse Artemis adıyla tam anlamına varmak bugüne bugün pek az bilginin başarabildiği bir iştir. Bu işte öncülük, bizim tarih ve din tarihi bilginimiz Halikarnas Balıkçısı’ndadır. Aşağıdaki inceleme, onun bulgularının, tanımlarının ve şaşırtıcı bir kavrama ve bağlantı kurma gücüyle aydınlatıp canlandırdığı gerçeklerin bir derlemesi sayılabilir.

(1) ADI VE EK ADLARI.
Artemis’in adı tıpkı Apollon’unki gibi Yunanca değildir. Dokunulmamış, bozulmamış anlamına yakın gelen “artemes” sıfatından üreme olduğunu kanıtlamak güçtür. Artemis’in Apollon’un olduğu gibi parlaklık gösteren bir ek adı da yoktur. Adına takılan yüzlerce yersel sıfatı ise onun tapınıldığı çeşitli ülke ve bölgeleri açığa vurmaktan başka bir işe yaramaz. Tek üstünde durulması gereken ve kişiliğinin özünü yansıtan sıfatları ilkin Homeros destanlarında, sonra ilkçağ yazını boyunca rastlanan okçulukla ilgili sıfatlarıdır. İlyada’da bu tanrıçaya çokluk “ok taşıyan, ok saçan, okçu tanrıça” denir, kardeşi Apollon gümüş yaylı olduğu halde, Artemis için Altın sıfatının kullanılması dikkati çeker. İlyada’da Artemis için “altın yaylı, altın tahtlı ve dizginleri altın kakmalı” deyimlerine rastlanır, oysa ayla ilişkili bir tanrıçaya gümüşü, güneşle ilgili bir tanrıçaya altını daha çok yakıştırabiliriz. Başka bir sıfatı ise onun Apollon’la bağlantısını daha açıkça belirtmektedir. Deloslu Apollon’un bir tıpkısı olan Artemis’e övgüde şöyle deniyor:

“Artemis’i övelim, Musa, okçu tanrının kız

kardeşini,

Apollon’la birlikte büyümüştür ok atan o

kız oğlan kız,

atlarına yoğun sazlı Meles ırmağından su

içirir

ve Smyrna’dan hızla geçerek

sürer altın arabasını bağlık Klaros’a doğru,

ki orada taht kurmuştur gümüş yaylı tanrı,

orada bekler hedefi vuran tanrı

kardeşi okçu tanrıçanın gelmesini.”

Homerik denilen bu övgünün başlangıcındaki bu dizeler iki bakımdan ilgi çekicidir: Biri Artemis’in İzmir, Klaros ve Homeros’un atası sayılan İzmir’deki Meles suyuyla ilişkisini açığa vurur, burada her iki tanrının da Ege bölgesinden oldukları, oradan kaynak alıp oraya yerleştikleri anlaşılır; ikincisi Apollon için kullanılan “Hekatos” ve “Hekatebolos” ek adlarıdır ki bunları “okçu, okuyla hedefi vuran” diye çevirdiğimiz halde tam anlam ve kaynaklarını bilmemekteyiz. İlerde görüleceği gibi Artemis’le Helios soyundan bir ay ve büyü tanrıçası olan Hekate arasında yakınlık, benzerlik vardır, o kadar ki bu iki tanrıça kimi yerde birbirine karışır. Hekate’nin adı da Hekatos gibi çözümlenmemiş bir kökendendir. Bu aydınlanmamış köken Apollon, Artemis, Hekate üçlüsünün Anadolu ile daha bir ilişkisini mi dile getirir acaba?

İlyada’nın XXI. bölümünde Akhilleus eliyle can veren Hektor’un savunulup savunulmaması, tanrılar arasında tartışmaya neden olur. Apollon bezmiştir, insanları kendi yazgılarına bırakmak düşüncesindedir. Artemis ise, kardeşine sertçe çıkışır (İyada, XXI. Bölüm, 470 v. d.):

“Ama kız kardeşi, yabani hayvanlar

tanrıçası, çıkıştı ona,

konuştu avcı Artemis, küçük düşürdü onu:

‘Kaçıyorsun demek, okçu tanrı,

Poseidon’a bırakıyorsun zaferi büsbütün,

hak etmediği bir ün veriyorsun ona.

Ne diye bir yayın var senin, aptal,

yaramadıktan sonra o yay işine?

Bir daha duymayayım babamızın sarayında

övündüğünü,

Eskiden beri ölümsüz tanrılar arasında yaptığın gibi,

Poseidon’a baş kaldırıp karşı karşıya savaşırım diye.’

……..”

Yabani hayvanlar tanrıçası “potnia theron”, ana tanrıça Kybele’ye özgü bir sıfattır. İlyada’da, Artemis’in de bu nitelikle adlandırılması dikkati çeker. Üstelik Artemis’in Anadolu’yla ilişkisini daha bir açıklar, hatta Ephesoslu Artemis’le ilişki kurar. Hele bundan sonra Hera’nın tartışmaya karışıp Troya’dan yana olan Artemis’e karşı öfkelenmesi büsbütün anlamlıdır (İlyada, XXI. Bölüm, 381 v. d.):

“Bana karşı komak mı şimdi niyetin,

utanmaz köpek?

İstersen yay taşıyıcısı ol sen,

kadınlara karşı aslan yapmışsa da seni

Zeus

İstediğini öldürmek gücünü vermişse de

sana

zor ölçersin gücünü benim gücümle.

Git dağlara, yaban keçilerini öldür,

kendinden güçlüyle savaşmaktansa bu

daha iyi.

Anlamak istersen savaşı, çık karşıma,

gör senden ne kadar üstün olduğumu,

gücünü benim gücümle ölçmek neymiş, anla.”

Aşağıda tanrıçanın niteliklerini ele alırken incelediğimiz bu parçalar Artemis’in adı, sanıyla bir Anadolu’lu tanrıça olarak karşımıza çıktığını belirler.

(2) DOĞUŞU.
Deloslu Apollon’a övgüde şöyle denir:

“……..

Selam sana, ey ulu Leto,

Bu parlak çocukların anası, mutlu ana,

sensin kral Apollon’u, okçu Artemis’i

doğuran,

kayalı Delos’ta doğurduydun oğlunu,

vermiştin sırtını koca dağa, Kynthos’un

sarp eteklerine,

kızını Ortygie’de doğurduydun,

İnopos akıntılarının orada,

bir Fenike ağacı dibinde.

……..”

Bu metinden açıkça anlaşılan şu ki Leto önce Apollon’u Delos’ta, sonra da Artemis’i Ortygie, ya da Ortygia denilen yerde doğurdu. “Ortyks” Yunanca bıldırcın demek olduğuna göre, bu bıldırcın yeri, ya da adası neredeydi? Bu da tartışma konusu. İlkçağda birçok yerler Ortygia adıyla anılmakta, hepsi de Artemis’e yurt olmak hevesini gütmekteydi. Bir açıklamaya göre Ortygia, Delos adasının eski adıymış, üstünde doğduktan sonra Apollon adını Delos, yani Parlak Ada olarak değiştirmiş. Ne var ki bu açıklama övgüde söylenene uymuyor, övgüde Delos’la Ortygia ayrı yerler olarak gösteriliyor, şu farkla ki İnopos deresi, sözlüklerde Delos adasının bir suyudur deniyor. Ortygia adlı Sicilya’da bir ada var, ama o söz konusu olamayacağına göre, kalıyor Efes yöresindeki Ortygia. Bu konuda Halikarnas Balıkçısı’nın tanıklığına başvurmalıyız (Hey Koca Yurt, s. 219):

… İmparator Tiberius zamanında Anadolu’ da, her iki adımda bir, kutsal yerler ve tapınaklar varmış. Katili olsun, hırsızı olsun, bu yerlerin dokunulmazlığına kolayca sığınabildiklerinden, ülkede güvenlik kalmamıştı. Onun için, Anadolu’daki kutsal yerlerin temsilcileri Roma’ya senatoya çağrılmışlar ki, bu yerlerin gerçeğiyle yalancısı ayrılabilsin…

Herkesten önce Efesliler huzura çıktılar ve şunları söylediler: Apollon’la Artemis genellikle sanıldığı gibi Delos ‘ta doğmuş değillerdir. Kendi ülkelerinde Kenkreios adlı bir su varmış ve bir de Ortygia denilen bir koruluk, Leto doğum sancılarıyla kıvranınca oraya gelmiş ve bugüne bugün orada duran bir zeytin ağacına dayanarak doğurmuş bu iki tanrıyı. Bunun üzerine o koru tanrı buyruğuyla kutsallanmış, öyle ki Apollon bile Kyklop’ları öldürdükten sonra Zeus’un öfkesinden orada korunmuş, yine orada Liber baba (tanrı Bacchus) savaşta başarı kazanınca tapınak çevresine sığınan Amazon’ları bağışlamış. Tapınağın kutsallığı Hercules’in Lydia ‘ya egemen olduğu zamanda bu yiğidin izniyle daha da artmış ve bu hak Perslerin zamanında bile kaldırılmamış.(Tacitus Annales, 3, 58, 61. D.N)

Bu Kenkreios denilen su, suyun yanıbaşındaki Kırkınca (köyün bugün adı Şirince’dir) denilen köyün suyudur. Kırkınca’lılar sularını oradan alırlar (s.221):

Ortygia denilen yer, Solmissos (Bülbül) dağının kuzeyinde, Arvaliya vadisindedir. O yer şimdi Meryemana’nın evi olmuştur. Kenkreios suyu da Meryemana’nın kutsal suyu oldu. Anadolu kurak olduğundan, su başları eskiden beri kutsal sayılırdı. Prof. J. Garstang “Hitit İmparatorluğu” adlı yapıtında, Hitit kabartmalarının su başlarında olduklarını yazar. Nitekim Sipylos (Manisa) dağının kuzey eteklerindeki Hitit tanrıçası Hepa, yani Havva’nın önünde de su akar. Bizans çağında, su kaynaklarının, ayazma olarak kutsal sayılması sürdürülmüştür. (Hey Koca Yurt)Bu tez her bakımdan tutarlıdır: Artemis övgüsünde tanrıçanın İzmir ve Klaros’la ilişkisi, Efes’li Artemis’e yurt olarak Efes’e çok yakın bir yerin seçilmesi, Meryem Ana efsanesinin de bu yerle ilgili bulunması Ortygia denilen yerin bu olduğu görüşünü pekiştirir. Yunanistan’da birçok yerler kendilerine özgü bir Artemis kültü edindikleri ve tanrıçaya bölgesel adlar verdikleri halde, hiç biri doğum yerini değiştirmek yoluna gitmemiş, veya gitmişse de başaramamıştır. Artemis’lerin çokluğu tanrıçanın asıl kaynağını unutursa bile, Efes’li Artemis’in bu adlı bütün tanrısal imgelere kaynak ve örnek olduğu apaçıktır.

(3) NİTELİKLERİ VE EFSANELERİ.
Homeros destanlarında Artemis’in rolü Apollon’unki kadar büyük değildir. Anası Leto, kardeşi Apollon, Ares, Aphrodite ve ırmak tanrı Ksanthos’la birlikte Troya’lıları tutar, onları savunmada gevşeyen Apollon’u azarlar. İlyada’da Artemis’e verilen sıfatlar tanrıçanın değişmez nitelikleri olarak kalır. Artemis ok, yay, at ve arabayla yakından ilgilidir, ama bu araç ve silahları sonraki yazında olduğu gibi av ve avlanma amacıyla değil, çok daha önemli bir iş için kullanır: Apollon gibi Artemis de insanları oklarıyla vurup öldürür. Ansızın ölüm erkekler için Apollon’un, kadınlar için Artemis’in oklarıyla olur, bu çeşit ölüm ise tatlı bir ölüm sayılır. Andromakhe’nin anası, Niobe’nin kızları, daha başka kadınlar hep bu oklarla can verir, kimi zaman Artemis öldürücü okunu öç ya da ceza amacıyla atar (Niobe), ne var ki destanlarda kardeşiyle paylaştığı bu üstün güç başka hiç bir tanrıya vergi değildir. Çocuk doğururken ölen kadınların ölümü de Artemis’ten gelmedir. Bu yüzdendir ki doğumla doğrudan doğruya ilgili bir tanrıça olarak Hera Artemis’e “Sen kadınlar için bir aslansın” der (İl. XXI 483) ve Zeus babanın kızına bu yetkiyi verdiğine yakınır.

İlyada’da sözü edilen başka efsanelerde de Artemis doğa güçlerini ve özellikle hayvanları elinde tutan “potnia theron” olarak gösterilir, Meleagros’un babası Oineus’a kızdığı için ülkesine korkunç bir yaban domuzu salar (Meleagros), Agamemnon avlanırken kutsal bir geyiğini öldürüp böbürlendiği için İphigeneia kurbanını şart koşar, böylece Troya savaşının da, Akha’ların başkomutanı Agamemnon’un da kaderini dileğince saptar (Agamemnon, İphigeneia).

Artemis’in avcı kız ve kesinlikle kız oğlan kız olarak nitelikleri Homeros destanlarında pek belirtilmiş değildir. Yalnız Odysseia’da denizden kurtulan Odysseus Phaiak’lar kralının kızı Nausikaa’yı hizmetçilerinin arasında görürken şöyle seslenir (Od. VI, 149 vd.):

“Yalvarırım, kraliçem sana,

ister tanrı ol, ister insan.

Yaygın göklerdeki tanrılardansan,

ulu Zeus’un kızı Artemis olmalısın,

görünüşün, boyun bosun, dipdiri

bedeninle tıpkı osun.

……..”

Burada Odysseus’un demek istediği şu: Tanrıçaların da, kadınların da en güzelisin. Nitekim birçok yerlerde Artemis “Kalliste” (en güzeli) adıyla anılır. Doğada egemen, canlıların ölüm, kalımını elinde tutan güçlü tanrıça kavramından doğanın içinde hayvanlarla birlikte yaşayan, ormanlarda derelerde ağaç ve su perileriyle dolaşıp eğlenen avcı kız ve özellikle kız oğlan kız tanrıça kavramına geçiş, yani Efes’li Artemis’ten Hellenistik ve Latin şiirindeki Diana’ya geçiş kolayca anlaşılır doğal ve olağan bir geçiştir. Sürekli bir evre içinde gördüğümüz Artemis figürü böylece avcılık ve bakirelikle ilgili efsane ve masallarda rol almış (ör.Aktaion) ve ay tanrıçası Selene, gecenin karanlık güçlerine egemen Hekate ile bir tutulmuştur. Biz yalnız şunu belirtmek isteriz ki, mythos’un kaynağı sayılan Homeros destanlarında karşımıza çıkan Artemis sonraki yazının avcı tanrıçasından çok kişiliğinde dişi yaratığın üç aşamasını, yani kızlık, kadınlık ve analık aşamalarını da birleştiren büyük Efes’li tanrıçaya benzemektedir. Burdan çıkan sonuç da şu ki, Yunan din ve efsanesindeki Artemis kaynağını Anadolulu tanrıçadan almaktadır, birçok mythos yazarlarının bugüne dek ileri sürdükleri tezin tersine Yunan asıllı olan Artemis sonradan Asia’lı Ana Tanrıça ile birleştirilmiş değildir. Bu tanrıçanın başka önemli bir kaynağı da Girit’tir. Britomartis ve Diktynna diye anılan Girit’li Artemis’ten bu adlar altında söz edilecek, Efes’li Artemis ise ayrı bir bölüme konu olacaktır.

(4) EFESLİ ARTEMİS.
Ephesos kazıları sırasında bulunan biri büyük, ikisi küçük üç Arte mis heykeli arkeolojide olduğu kadar, dünya din tarihinde de çığır açmıştır, Çünkü çok memeli Artemis figürlerinden daha önce ortaya çıkıp Avrupa müzelerinde korunan tek tük örnekler var idiyse de, bu tanrıça tipinin Efes’e özgü olduğu ve Efes’te yapıldığı kesinlikle bilinmiyor, yahut bilinse bile Ege tarih ve sanatına ışık tutmak amacıyla değerlendirilmiyordu. Bugün bu Artemis heykellerini canlı canlı karşımızda görmekle, yalnız bu tanrıçayı değil, onunla ilgili bütün bir tanrı dünyasını, arkasında da koca bir tarih çağını aydınlatabiliyor, gizli ya da karanlık kalmış birçok bilimsel sorunun çözümüne gidebiliyoruz. Dahası var, değeri paha biçilmez, güzelliği dillere destan Artemis Ege’nin şanını dünyaya yayarak Türkiye turizmine çok önemli bir ileri adım artırmıştır. Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir’in İngilizce olarak yazdığı ve İzmir Tercüman Rehber Derneğince 1971’de yayımlanan “Asia Minör” adlı broşür Efes’li Artemis üstüne bütün bilgileri toplamakta ve tanrıçanın bugüne dek yapılmamış bir tanımını yapmaktadır. Aşağıdaki yazıda bu broşürden faydalanılmıştır:

a) Kaynağı. Efes’li Artemis’in kaynağı hiç şüphe yok ki Anadolulu Ana Tanrıçadır. Sümer’lerden önce var olduğu Çatalhöyük kazılarından anlaşılan ve Sümer’lerce Mâ ya da Marienna, Hitti’lerce Kupapa, Kubaba ya da Hepa, Suriye’den Arabistan’a kadar olan bölgede Lat, Girit’te Rhea, Phrygia’da Kybele, Lykia’da Leto olarak adlandırılan bu büyük bereket tanrıçasının Efes’e ne zaman geldiği, orada Artemis adıyla kültünün ne zaman başladığı kesinlikle saptanamazsa da, bu tanrıçanın Phrygia, Lydia ve Minoen Girit kültlerinin etkisi altında çeşitli evreler geçirerek yukarda adları sayılan tanrıçalardan ayrıldığı ve bugün Efes’li Artemis biçmine girdiği apaçıktır. Bu evreyi çağı çağına izleyemezsek de, arkeolojik bulgularla yazılı metinlerin karşılaştırılmasından Efes’li Artemis’in İsa’dan önce II. bin yılda Efes yöresine yerleşmiş olduğu kanısına varılabilir.

b) İmgesi. Ana Tanrıça’nın bütün Akdeniz çevresinde ve özellikle Orta Anadolu’da bulunmuş çeşitli imgeleri, idol, figürin ve küçük heykelleri arasında Efes’li Artemis apayrı bir yer tutar. Efes’teki Artemision adlı tapınağında çok memeli, başı taçlı, gövdesi birçok figürlerle örtülü, ayakta duran, büyük boy heykeli herhalde çok eski, ilkel bir imgenin geliştirilmiş biçimidir. Bu ilkel imge ise bir “ksoanon”, yani hemen de hiç yontulmamış bir tahta heykel, ya da Pessinus’taki Kybele için olduğu gibi bir “diopetes” yani gökten düşmüş sayılan bir taştı. Zamanla tanrıçanın imgesi zengileşerek, Artemis’in bütün niteliklerini dile getiren yüklü ve süslü bir heykel olmuştur.

Bu haliyle Artemis heykeli tanrıçanın doğaya egemenliğini de, uygarlığın her türlüsünde yöneticiliğini de simgeler: Başının üstünde üç kat kule biçiminde üç tapınak taşır, bununla kırları olduğu kadar şehirleri de koruduğu gösterilir; derin ve ciddi bakışları sonsuzluğa dikilidir, tanrıçanın ulu gücünü yansıtır, ensesi dolunay biçiminde bir diskle çevrilidir, alnında hilâl taşır, böylece ay tanrıçası olduğu belirlenir, diskin her iki yanında beşer griffon, yani kartal başlı aslan vardır ve boynunda zodiak işaretlerinden örülmüş kalın bir gerdanlık sarkar. Onun altında da dört kat meme görülür. “Polymastos” yani çok memeli diye tanımlanan heykelin meme sayısı 17 ile 40 arasında değişir. Ama bu memelerin ucu olmadığından kimi bilginler bunları hurma ya da erkek arı gövdeleri diye yorumlamak yoluna gitmişlerdir. Tanrıçanın Arı Kraliçesi unvanıyla ilgili görülen bu sarkıntılar ne olursa olsun, Artemis’in bolluk ve bereket simgeleridir. Eteği altı kat dörtgen biçiminde plaklara bölünmüştür, her dörtgenin içinde kabartma aslanlar, keçiler, boğalar, griffon’lar, sfenks’ler ve arılar görülür, bunların ortada olanları üçer üçer dizilmiştir. Gövdesini saran bütün bu simgesel süsler tanrıçanın kutsal tahta yonutuna zaman zaman giydirilen birer giysi niteliğinde olsa gerek. Nitekim Efes’te tanrıçanın giysilerini korumakla görevli soylu genç kızlar bulunduğu, bunların kız oğlan kız oldukları sürece hizmet gördükleri, evlenince ayrılıp yerlerini başka kızlara bıraktıkları bilinir. Tanrıça heykelinin değişmez kutsal simgelerinden biri de üç sayısıdır. Bu sayı ile Artemis’in üçlü karakteri dile gelmekte, hem kız, hem evli kadın, hem de ana olarak yaşam sürecinin bütününe egemenliği simgelenmektedir. Tanrıça evrenseldir: Sürekli değişim halinde olan ayı etkisi altında tutar, doğum yeri çok doğurgan diye bilinen bıldırcınla ilgilidir, arıların kraliçesi, uygarlığın koruyucusudur, gökte ve yeryüzündeki gerçek ve gerçeküstü bütün yaratıklar onun buyruğundadır. İnsanların da, hayvanların da ecesi, bütün doğanın yöneticisidir.

Efes’li Artemis’in Ana Tanrıça ile paylaştığı bu nitelikleri İonya’ya özgü bir biçimde ve Prygia’da tapınılan Kybele’ninkilerden ayrı motif ve simgelerle dile getirmesi, üstünde durulması gereken bir özelliktir, İonya, düşünürleri ve sanatçılarıyla uygarlık dünyasına nasıl öncülük etmişse, Ana Tanrıça imgesini yaratmakta da başka hiçbir ülke ve yörede erişilemeyen bir yetkinliğe ulaşmış, göz kamaştırıcı bir başarı ortaya çıkarmıştır. Bu eşsiz sanat anıtıyla çığır açıcı eşsiz bir düşüncenin taşıyıcısı olan Efes’li Herakleitos arasında ilişki kurmamak için kör olmalı. Kaldı ki doğada akışı görüp evreyi ilk dile getiren büyük filozofun düşüncesini Artemis tapınağında tanrıçanın imgesine baka baka geliştirdiğini de biliyoruz.

c) Tapınağı. Artemis’in Efes’teki tapınağı Artemision dünyanın yedi harikalarından biriydi. İlkçağ yazarları onu anlatmakla bitiremezler. 190 metre boyunda, 55 metre enindeki yapı İonya üslubunda 127 sütun üstüne kurulmuştu. 15 metre yükseklikteki bu sütunların 36’sı kabartmalarla süslüydü, bunların biri ünlü heykeltıraş Skopas’ın elinden çıkmıştı. Sunağı Praksiteles’in eseriydi, içinde bulunan Amazon’lar anıtının heykellerinin yapılmasında Polykleitos, Pheidias, Kresilas, Kydon gibi Yunan ilkçağının en büyük sanatçıları çalışmış, resimleri Efes yurttaşı olan Apelles’in elinden çıkmıştı. En parlak çağında Artemision Atina’daki Parthenon’dan dört kat büyük olup akıllara durgunluk veren bir yapıydı.

Artemis’e adanmış kutsal bir alanda I.Ö. 652 yılında bitirilen ilk taş tapınak Kimmer’lerin Anadolu’ya saldırısında yıkılmış ve İ.Ö. 564-546 yıllarında, bir dünya harikası sayılan asıl Artemision kurulmuştu. Büyük İskender zamanına kadar tapınak olduğu gibi kalmış ve Ege yöresini ele geçiren yabancı idarelerce de saygı görmüştü. İskender’in doğduğu İ.Ö. 356 yılında Tapınak Herostratus denilen ve bir deli olduğu ileri sürülen bir Efes’linin eliyle yakılmış. Bu kadar koca bir yapının bir adam tarafından nasıl yok edilebileceği bir sır olarak kaldığı gibi, bu işte tapınağın paha biçilmez hazinelerini ele geçirmeyi düşünen rahiplerin parmağı olduğu sanılır. 30 yıl sonra tapınağın yeniden yapılmasına başlanmış ve Lydia kralları gibi İskender de yapımına büyük bağışlarla katılmıştır. Yunan ve Roma ilkçağı boyunca uygar dünyanın hayranlığını üstüne çeken Artemision barındırdığı sayısız rahip ve görevli heyetleriyle başlı başına bir idare haline gelmiş, para basımı, kredi ve bankacılık işlemlerine önayak olmuş ve bu yolda uluslararası bir alışveriş kurumu meydana getirmiştir.

Bu dünya harikasının yerinde yeller esmesi, İngiliz çukuru denilen bir bataklık haline dönmesi Hıristiyanlıkla başlayan korkunç bir çapulculuk hareketinin sonucudur. Aziz Paulus’un Efes’e gelişinde yeni dine karşı direnen Efes’liler Bizans imparatorluğunun yağmacılığına karşı koyamamışlar, zamanla dünya harikasının taşları bir bir sökülerek Ayasofya’nın yapımına yaramıştır. Eşsiz mermer ve taşların geri kalanı da Efes’teki Sen Jan kilisesinde kullanılmıştır. İki üç yüzyıl önce British Museum’un Efes’e yolladığı bir arkeolog grubu da ne bulduysa İngiltere’ye aktarmış, böylece Artemis’in dillere destan tapınağı boyuna taşıp şehri sular altında bırakan Kaystros’un (Küçük Menderes) da yardımıyla kurbağaların ötüşüp oynaştığı bir batak haline gelmiştir.

Artemision’da görevli bulunan çeşitli rahip heyetleri ve tapınağın Ege’nin yaşamındaki engin rolü üstüne burada daha çok ayrıntıya gidemeyeceğimizden Halikarnas Balıkçısı’nın yukarda sözü geçen “Asia Minör” adlı kitabına başvurulmasını salık veririz. Bu heyetlerden Kybele bölümünde de söz edilecektir.

d) Etkisi. Ana Tanrıçanın bir simgesi olan Efes’li Artemis’in Phrygia’lı tanrıça Kybele kadar etkisi olduğu ve adı ortadan silindikten sonra da başka tanrısal varlıkların arkasında gizli bir yaşam sürdürdüğü bir gerçektir. Artemis’i sürdüren en belirli tanrı kişiliği hiç şüphesiz ki Meryem Ana’dır. Aziz Paulus’u Efes tiyatrosunda dinledikten sonra ilkin direçle karşılayan ve isa ya da Meryem’den bize ne, bizim tanrıçamız büyük Artemis’tir diyen Efes’liler zamanla gevşemişler, denemez. Onlar, kültür süreçlerinde eşi az görülen bir transposition örneği vermişler, yani inandıkları, tapındıkları büyük tanrıça kendilerine yasak edilince, inançları yüzünden akla, hayale sığmaz İşkence ve saldırılara uğrayınca Meryem diye karşılarına çıkarılan ve zorla kabul ettirilen tanrısal varlığa Artemis’in bütün niteliklerini aktarmışlar, böylece inançlarının özü korunduğu gibi Meryem Ana’yı yüceltmişler, onu da büyük bir ana, büyük bir tanrıça nitelikleriyle dünyada tutulabilen bir varlık olarak yaratmışlardır. Onun içindir ki Meryem Ana’ nın Efes’e getirilmesi, Efes’te Bülbül dağındaki tapı yerinde yaşayıp ölmesi olayı bir gerçek olsun ya da olmasın, Meryem Ana imgesi Efes’le yakından ilgilidir, Meryem Ana Anadolu’nun ve özellikle Efes’in bir yaratısı, bir başarısıdır denebilir. Tarihte bir kültür sürecinin kesintisizce korunmasını başarmak, insanlığa kök salmış birkaç inancın çağlar boyunca ve gelip geçen sayısız uluslar, yönetimler, değişmelere karşın sürdürülmesini sağla-mak uygarlık denilen büyük kavramın bir belirtisidir. Bu yüzdendir ki Efesli Artemis bugün karşımızda olanca canlılığıyla yaşamaktadır.

Asia.
Okeanos’la Tethys’in sayısız kızlarından biri. Bir kaynağa göre, Asia Titan İapetos’la evlenip Atlas, Prometheus, Epimetheus ve Menoitios’u doğurmuştur. Başka kaynaklar bunun Asia değil, Klymene olduğunu ileri sürerler (Tab. 3).

Bu Okeanos kızı adını Asya kıtasına vermiştir. Ne var ki Homeros destanlarında Asia bütün kıtanın değil, yalnız Batı Anadolu’nun adıdır. Özellikle, İlyada’nın ünlü dizeleri (İl. II, 459 vd.) eski Maionia, yani Gediz ovası için kullanılmaktadır.

Askalaphos.
(1) Ares’in oğlu. İtalya’da anlatıldığına göre, Aktor’un kızı Astyokhe savaş tanrıyla gizlice sevişir ve Askalaphos’la İalmenos’u doğurur. Boiotia’da Orkhomenos şehrinde hüküm süren bu iki kardeş Troya savaşına otuz gemiyle katılırlar (İl. 11, 512-516). Savaş bitince İalmenos Yunanistan’a dönmez, Karadeniz kıyılarında bir şehir kurup oraya yerleşir. Askalaphos’la İalmenos Argonaut’lar seferine de katılırlar. İalmenos Helene’nin talipleri arasında yer alır.

(2) Yeraltı ırmaklarından Akheron’un oğlu. Persephone ölüler ülkesine indiği zaman Hades tanrıçaya oruç tutup hiçbir şey yemezse gene yeryüzüne dönebileceğini söylemişti. Ama Persephone dayanamayıp bir nar ısırmış, Askalaphos da bunu görmüş, gitmiş, Hades’e haber vermiş, Persephone’nin anası Demeter de öfkesinden onu gece kuşuna çevirmiş. Başka bir anlatıma göre, Demeter Askalaphos’u kocaman bir kaya ile ezmiş de, Herakles Hades’e indiği zaman bu kayayı kaldırmış. Askalaphos o zaman bir gece kuşu oluvermiş.

Askanios.
Aineias’la Kreusa’nın oğlu (Tab. 17). Başka bir kaynağa göre, Askanios Troya’da doğmamış, babası İtalya’ya göçtükten sonra Lavinia’dan olmuştu. Oysa efsanelerin çoğu Aineias’ın Troya yangını sırasında babası Ankhises’i omuzlarına alarak ve Askanios’u elinden tutarak kaçtığını anlatırlar.

Vergilius’un “Aeneis” destanında Askanios (Lat. Ascanius)’tan uzun boylu söz edilir. Ascanius babasının biricik umudu, büyükannesi tanrıça Aphrodite’nin gözbebeği, sevimli bir delikanlıdır. Aeneas öldükten sonra Ascanius Latin’lere kral olur, Etrüsk’lere karşı savaşa girişir ve babası Lavinium şehrini kurduktan otuz yıl sonra kendisi Alba Longa’yı kurar. Lavinia’nın kurduğu bir düzen sonucunda Ascanius Latin’lerin hışmına uğrar ve Alba krallığı Lavinia’nin oğlu Silvius’a kalır.

Aeneis’te Ascanius’un başka bir adı İulus’tur. Roma’ya imparatorlar veren İulii soyu (Julius Caesar da bu soydandır) Aeneas’ın oğlundan ve dolayısıyla tanrıça Venus’tan gelmekle övünürdü.

Asklepios.
Yunan dünyasında hekim tanrı olarak büyük bir ünü olan ve Roma’lıların da Aesculapius adıyla benimseyip tapındıkları Asklepios, Apollon’un oğludur (Tab. 5). Homeros destanlarında Apollon ordulara veba, kıran salan olumsuz, korkunç bir güç diye canlandırıldığı gibi, iyileştirici, derde deva bulan tanrı anlamındaki Paian ek adıyla da anılır. Destanlar boyunca adı geçen hekimlerin hepsi (İlyada’da Makhaon ve Podaleiros) bu Paian tanrının oğulları ve öğrencileri sayıldığına göre, Asklepios’un da karışık bir serüven sonucunda Apollon tanrıdan doğmuş olması bir rastlantı değildir.

(1) DOĞUŞU.
Thessalia kralı Phlegyas’ın Koronis adlı bir kızı vardır. Apollon’la sevişir ve ondan gebe kalır, ne var ki tanrının dölünü karnında taşırken Arkadya’dan gelme bir yabancıyı da yatağına alır Koronis. Bu olayı tanrıya kutsal kuşu kuzgun haber verir, tanrı da öfkesinden bembeyaz olan bu kuşun tüylerini karaya boyar. Şair Pindaros bu masalı benimsemez, ışık tanrı Phoibos Apollon’un olayı kendi gözüyle gördüğünü ile süreri Koronis korkunç bir cezaya çarptırılır: Bir odun yığınının üstünde diri diri yanacaktır. Alevler Koronis’i yalamaya başlar, kadın can vermek üzeredir ki, Apollon kanından olan çocuğun yok olmasına katlanamaz, ölünün karnından dölünü çıkarır ve büyümesi için at adam Kheiron’a teslim eder. Bu olay hekim tanrının son anda kurtarıcı olarak yetişmesinin simgesidir. Asklepios’a hekimlik sanatını öğreten Kheiron doğanın içinde yaşayan, doğanın sırlarına ermiş bir varlıktır. Sağlığın kaynağı da doğada olduğuna göre Kheiron’un açık havada, güneşin altında, şifalı sulardan ve otlardan faydalanma yollarını bilmesi şaşılacak bir şey değildir.

(2) EFSANESİ VE SANATI.
Asklepios böylece usta bir hekim olarak yetişir, hekimliğin ve cerrahlığın bütün bilgilerini edinir, ama bununla da kalmaz ölüleri diriltmek yoluna bile sapar. Bunun sırrını efsane şöyle açıklar: Tanrıça Athena Gorgo canavarı öldüğü zaman bedeninden akan kanı toplamış ve Asklepios’a vermiş. Gorgo’nun sağ tarafındaki damarlarda dolaşan kan zehirli, sol tarafındaki damarlardaki ise faydalıymış. Bu şifalı kanı Asklepios ölüleri diriltmek için kullanırmış. Epey adam da diriltmiş, bunların arasında Kapaneus, Lykurgos, Minos’un oğlu Glaukos ve Theseus’un oğlu Hippolytos’da varmış (Phaidra). Zeus doğal düzeni bozan hekim tanrının bu aşırı gücünden kuşku duymaya başlamış, bu haddini bilmezliği cezasız bırakmamış, Asklepios’un üstüne bir yıldırım salmış, yakmış, yok etmiş onu. Ama Apollon da oğlunun öcünü almış, Zeus’a yıldırımı bağışlayan Kyklop’ları öldürmüş, sonra da oğlu Asklepios’u gökte burçlar arasına yerleştirmiş. Bir süre de ayrılmış Olympos’tan (Admetos).

Asklepios sanatını kızı Hygieia (Yun. sağlık anlamına gelir) ve Asklepiades (yani Asklepios-oğulları) diye sıkı bir lonca düzeni içinde birleşen hekimlerin aracıyla ilkçağ sonuna dek sürdürmüş bir tanrıdır. Öyle ki, hepsi halefleri, rahipleri, oğulları sayılan yaşamış hekimler bile onun efsanelik kişiliğinden faydalanmışlardır. Örneğin Kos (Istanköy) adasında hekimlik yapan Hippokrates’in bile hayatının ne kadarı gerçek, ne kadarı masal bilinmez bugün.

(3) TAPINAKLARI.
Asklepios tanrının tapınaklarına ” Asklepieion” denir. Bunlardan en ünlü birinin eski Pergamon, bugünkü Bergama’da bulunuşu hekim tanrıya adanmış bu tapınak hastanelerin ne biçim yerler olduğunu bize açık açık göstermektedir.

Yunanistan’da en ünlü Asklepios tapınağı Epidauros’tadır. Bugün bile kullanılmakta olan tiyatrosu büyük heykeltıraş Polykleitos’un planlarına göre yapılmış. Hiçbir Asklepieion Bergama’nınki kadar yaygın ve çok yönlü değildir. Hellenistik çağda kurulmuş olan bu kutsal alan Asklepios’tan başka tanrıça Hygieia’yı ve herhalde Asklepios kültünden önce Anadolu’da bulunan Telesphoros’u bir araya getirmekte, ilkçağda şifalı su, iyi hava, kaplıca gibi fizik tedavilerin yanıbaşında telkin, eğlence ve kültür yoluyla hekimliğin ne kadar ileri gittiğini göz önüne sermektedir. Anadolu’ya özgü bir nitelik taşıyan bu Asklepieion’un başka hiçbir yerde benzeri olmadığı gibi, ne hazineler sakladığı da büsbütün ortaya çıkmış değildir. Simgelediği tüm tedavi anlayışının ve yönteminin izlerine olsa olsa Selçuk ve Osmanlı çağlarındaki benzeri yapıtlarda rastlanır.

Anadolu Asklepios efsanesine de bir katkıda bulunmuştur: İnsanları iyi ede ede ölüme meydan okuyan Asklepios’u Zeus yıldırımıyla yere serince, ünlü hekimin son deminde yazdığı bir reçete oradaki bir otun üstüne düşüvermiş, yağmur yağmış, yazının özü böylece ota karışmış ve her derde deva sarmısak meydana gelmiş.

Asopos.
Korinthos körfezine dökülen Peleponez ırmağı; bütün ırmaklar gibi Okeanos’la Tethys’in oğlu sayılır. Metope adlı bir ırmak kızıyla evlenip iki oğluyla yirmi kızı olur. Bunlardan Aiginia’yı (Tab. 21) Zeus kartal biçimine girerek kaçırır. Korinthos kralı Sisyphos olayı Asopos’a haber verir, o da öfkesinden taşıp bölgeyi altüst eder. Zeus ceza olarak Sisyphos’u Hades’e atar, ırmak tanrının üstüne de yıldırım salıp sularını geri çekmeye zorlar (Sisyphos).

Asterie.
Titan çifti Koios’Ia Phoibe’nin kızı, Perses’in eşi ve Hekate’nin anası (Tab. 4). Zeus Asterie’ye âşık olup onu kovalamaya başlar. Kız da bıldırcın biçimine girip habire kaçar, sonunda kendini denize atıp kayalı bir ada haline gelir. Bıldırcın anlamına gelen Yunanca ortyks kelimesinden bu adaya Ortygia denmiş. Sonraları Asterie’nin kız kardeşi Leto Apollon’la Artemis’i bu adada doğurmuş Ortygia adasının Delos’un eski adı olduğu ileri sürülür (Artemis).

Astraia.
Bazı mythos yazarlarına göre Zeus’la Themis’in kızı. Namuslu ve erdemli bir bakire olan Astraia dünyanın altın çağlar yaşadığı dönemde insanlar arasında kalırmış. Ama ahlaksızlık yeryüzünde artınca, Astraia kız kardeşi Pudicitia (Utanç) ile birlikte gökyüzüne çıkmış ve Bakire burcu olmuş. Daha çok Latin yazarlarında adı geçer.

Astyanaks.
Hektor’la Andromakhe’nin oğlu. Adını Homeros, ünlü çiftin batı kapılarında buluştukları sırada şöyle açıklar (İl. VI, 399 vd.):

Andromakhe karşıladı Hektor’u

dadı da arkasından geliyordu,

memedeki yavrucağızı taşıyordu kucağında,

Hektor’un gözbebeğiydi o,

ışıldayan yıldıza benziyordu,

Hektor Skamandros’lu derdi ona,

başkaları Astyanaks, şehrin kralı, derdi,

İlyon ‘u tek başına koruyan Hektordu da

ondan.

Bebek babasının sorguçlu tunç tolgasnıdan ürküp ağlamaya başlayınca, Hektor onu kollarına alır ve bir gün babası kadar ünlü olması İçin yakarır.

Hektor’un ölümünden sonra, Andromakhe sevgili kocasına yaktığı ağıtta Astyanaks’ın yetim olarak çekeceği çileyi tasarlayıp dile getirir. Oysa onunla bile kalmaz, Akha’lar Troya’yı yangına verdikleri gece yiğitlerden biri (Odysseus ya da Akhilleus) Hektor’un çocuğunu surlardan aşağı atıp öldürür (Andromakhe).

At-Adam.
Bkz. Kentauros.

Atalante.
Arkadya (ya da Boiotia) bölgelerinde Artemis’i simgeleyen bir avcı kız. Arkas’ın torunu, Lykurgos’un oğlu olan babası İasos erkek çocuğu olsun istermiş, Atalante kız olarak doğunca, onu bir dağ başına bırakmış. Bebeği bir dişi ayı emzirmiş, sonra da avcılar alıp büyütmüşler, yaman bir avcı olarak yetişmiş Atalante, koşuda kimse geçemezmiş onu. Ama kız oğlan kız kalmak istediği içindir ki, ırzına geçmeye yeltenen iki at adamı öldürdükten sonra, taliplerini kendisiyle koşuda yarışmaya zorlar, hepsini geçer ve sonra da kargısıyla vurur öldürürmüş. Kalydon avına da katılıp orada büyük bir başarı kazanmış olan Atalante’yi Melanion (ya da Hippomenes) yenmiş, koşuya başlamadan önce yanına üç altın elma almış (bunlar Aphrodite’nin Kıbrıs’taki tapınağından, ya da Batı Kızlarının bahçesinden gelmeymiş), Atalante’nin yaklaştığını görünce elmalardan birini yere düşürür, kız da dayanamaz, eğilip toplar, böylece geri kalırmış. Melanion yarışı kazandıktan sonra, Atalante’yle evlenmiş, ama bir gün av dönüşü karı-koca Zeus’un (ya da Kybele’nin) tapınağına girmişler, orada sevişmişler. Bu saygısızlığa içerleyen tanrılar ikisini de aslana çevirmişler (Meleagros).

Ate.
Eski Yunan düşününe özgü soyut bir kavram ve onu simgeleyen dişi cinsten tanrısal bir varlık. Hesiodos’a göre Ate, kavga tanrıçası Eris’ten doğmuştur. Akıl, insanın gerçeği olduğu gibi görmesini, iyiyi kötüden ayırt etmesini sağlayan yetidir. Aklı başından alınır, gözü karartılırsa, aldanır, basireti bağlanır ve gaflete düşüp hata işler, suç işler, günah işler. Bunun sonucunda da cezaya çarpılır.

Çağdaş dillerde karşılığı zor bulunan bu kavram Türkçemizde en iyi “gaflet” sözcüğüyle karşılanabilir, ne var ki derin dinsel anlamı ve insanlık dramında bu kavramın oynadığı büyük rol gene de yansıtılmış olmaz. En iyisi Yunan kaynaklarının kavramı nasıl tanımladıklarına bakmaktır. İlkin Homeros’u alalım. İlyada destanının asıl konusu Akhilleus’la Agamemnon arasındaki kavga sona erince, krallar kralı hata ettiğini kabul eder ve şöyle der (İl. XIX, 85):

Akhalar sık sık söylediler bana bunu,

bana çıkıştılar, ama suçlu değilim ben,

Zeus, Kader, karanlıkta yürüyen Erinys

o toplantıda çeldiler aklımı,

düşürdüler kötü bir çılgınlığa (Ate)

aldığım gün Akhilleus ‘un onur payını,

benim elimden ne gelirdi ki?

Tanrı getirir her şeyin sonunu.

İnsanları şaşırtan çılgınlık büyük kızıdır

Zeus ‘un,

uğursuzun inceciktir ayakları, basmaz yere,

konar insanların kafalarına, bela olur,

onu bunu alır ağının içine.

Bir gün Zeus’u bile şaşırttı o,

insanlardan, tanrılardan üstün Zeus’u

Ate Zeus’u bile aldatmıştır: Tanrı Mykene krallığını Perseus’un ilk doğacak olan torununa vereceğini söyledi ve bunun Herakles olacağını sandı, oysa Hera’nın bir oyunuyla Herakles’ten önce Eurystheus doğdu ve yiğit böylece bu akrabasına kul, köle olmak zorunda kaldı. Zeus Ate’nin bu düzenine kızarak onu saçlarından tutup tiksintiyle atar Olympos’tan aşağı, Ate de gelir yerleşir insanların arasına.

Ate Kader’in elinde bir oyuncaktır ve insana kendi eliyle bilmeden, istemeden nice nice suçlar işletir. Yunan tragedyasının başlıca yürütücüsü bu amansız tanrıçadır. Oidipus babası Laios’u öldürüp anasıyla evlendiğini bilmez, Kaderce bile bile aldatılmış, şaşırtılmıştır. Aiskhylos’un “Persler” tragedyasında Kserkses de Ate’nin kurbanı olur. Ate kralı bütün ordusuyla Boğazları geçmeye kandırır, Salamis’te ordu kırılınca imparatorluk çöker, suç işlenmiştir, geri dönüş yoktur. Ate böylece gözü kararıp suç ve günah işlemiş bahtsız – çoğu kez tanrıların lanetine uğramış – kişiyi öç tanrıçaları Erinys’Ierin eline bırakır. Kişi kurtulacağına, daha beter batar. Çıldırır ya da canına kıyar. Bir tanrı onu suçundan arındırmak yolunu bulamazsa, yeraltında da kurtuluş yoktur onun için. İşte böyle zalim olarak canlandırılmıştır Kader ve onun yardımcısı Ate Yunan efsanesinde (Erinys’ler).

Bir efsaneye göre, tanrı Zeus’un öfkelenerek yeryüzüne attığı belalı tanrıça Anadolu’nun Phrygia bölgesindeki bir tepeye düşmüştür. Ate tepesi (Gaflettepe) adı verilen bu tepenin üstüne sonraları İlos İlion kentini kurmuştur. İlion (Troya)’un başına gelen bütün belalar bundandır (İlos, Palladion).

Athamas.
Yeller tanrısı Aiolos’un oğlu Boiotia kralı Athamas bulut tanrıça Nephele ile evlenir, Phriksos’la Helle adlı biri oğlan, öbürü kız iki çocuğu olur. Athamas Nephele’yi boşar, Kadmos’un kızı İno Nephele’nin çocuklarını kıskanır, ülkede meydana gelen bir kıtlığa son vermek için kocasını Phriksos’u kurban etmeye zorlar. Nephele bunu önler ve çocuklarını altın postlu bir koç üstünde Karadeniz’in Kolkhis ülkesine kaçırır. Ama yolda Helle denize düştüğünden Boğazlara Hellespontos (Helle denizi) denmiştir (Phriksos, Helle).

Bir anlatıma göre, Athamas’a karşı büyük bir hınç besleyen tanrıça Hera onu delirtmiş. Deliren Athamas kendi oğullarından birini öldürmüş ve karısı İno’yu da öldürmek için kovalamaya başlamış. İno kaçarak deniz kıyısına varmış ve öbür çocuğuyla birlikte denize atlamış. Sulara karışan İno sonradan bütün gemicilerin fırtınaya tutulunca imdadına koşan bir deniz tanrıçası olmuş. Odysseus’u kurtarmakta da büyük bir rol oynayan (Od. V, 333 vd.) İno’ya Leukothea (Ak tanrıça) da denir (İno). Athamas, İno, Phriksos tragedyalara konu olmuşlar ne var ki bu tragedyalar yitik olduğundan, hangi efsaneleri nasıl işledikleri belli değildir (Argonaut’lar).

Athena.
(1) DOĞUŞU.
Zeus Olympos tanrılarının egemenliğini kurduktan sonra ilkin Okeanos kızı Metis tanrıçayla birleşir (Tab. 9). Metis Yunanca akıl, us, düşünme gücü demektir. Tanrılar tanrısının kendine ilk eş olarak Metis’i seçmesi anlamlıdır, ama onu gebe bıraktıktan sonra dölüyle birlikte kendi gövdesine alması daha da derin bir anlam taşır: Akıl gücü ve ancak onun aracıyla elde edilebilen dünya egemenliği baştanrıdan ayrılamamakta, ürünleri de ancak onun kafasından çıkabilmektedir. Bu kavram ve düşünceyi şöyle dile getirir Hesiodos (Theog. 886 vd.):

Tanrıların kralı Zeus ilk eş olarak

Metis’i, bilge tanrıçayı seçti kendine.

Metis en çok şey bilendir

bütün tanrılar ve ölümlüler arasında.

Ama bu tanrıça tam doğuracağı sırada

çakır gözlü Athena’yı.

Zeus Toprağın ve Göğün öğütlerine uyarak

sevdalı sözlerle aldatıp eşini

yuttu, gövdesinin içine aldı onu.

İkinci süreç olarak Athena’nın Zeus’un kafasından çıkması şöyle anlatılır (Theog. 924 vd.):

Ve Zeus çıkardı bir gün kendi kafasından

çakır gözlü yaman Athena ‘yı

o dünyayı birbirine katan tanrıçayı,

o hiç yorulmadan orduları yöneten,

o cenk ve savaş bağrışmalarından hoşlanan

yüceler yücesi sayılan tanrıçayı.

(2) ADİ VE EK ADLARI.
Zeus’un kızı ve on iki, Olympos tanrısının biri olan Athena (Tab. 5) çoğu zaman iki adla, yani Pallas Athena diye anılır. Athena adının kökeni bilinmedigi gibi, Pallas’ın kaynağı da tartışma konusudur. Pallas adlı bir Titan vardır, adının Yunanca; “pallo”, kargı sallamak, atmak anlamına gelen bir kökenden türemiş olduğu sanılır; ayrıca bir efsanede tanrıça Athena’nın Pallas adında Attika’lı bir devi öldürdüğü de anlatılır (Pallas); Athena’nın ek adı bu devlerle ve kargı sallamakla ilgili midir? Bilindiği gibi, bir efsaneye göre, tanrıça Athena babası Zeus’un kafasından silahlı ve elinde kargısı olarak çıkmıştır. Yoksa Pallas ek adı, kız oğlan kız anlamına gelen bir sıfattan mı türemedir ve Pallas Athena mı anlaşılmaktadır? Bunu bugün kesinlikle saptamak güçtür. İlyada’da Zeus sevgili kızına “Tritogeneia” diye seslenir, Triton’dan doğma anlamına gelebilen bu ad da açık değildir, deniz tanrısı Triton’la Athena’nın bir ilişkisi yoktur görünürde, Amphitrite ve Triton adlarında geçen bu “trit” kökeni denizin uğultusunu yansıtan bir ses benzetmesi olabilir, ama Athena’nın denizle tek ilişkisi, anası Metis’in bir Okeanos kızı oluşundandır. Acaba Tritogeneia adı buna mı çağrışımdır?

Sıfatları daha belirgin anlamlıdır: Aigis kalkanını taşıyan “aigiokhos” (Aigis), gök gözlü, çakır gözlü “glaukopis” sıfatı tanrıçanın en sevdiği kuş olan “glauks”, baykuşla ilgili görülmüştür, olabilir; son olarak “obrimopatre” babası güçlü olan sıfatı doğrudan doğruya baştanrı Zeus’un kızı oluşundandır.

(3) NİTELİĞİ VE EFSANELERİ.
İlyada’da Athena bir savaş tanrıçası olarak çıkar karşımıza, ama taraf tutar, Akha’lardan yanadır, Akhilleus, Diomedes, Odysseus ve Menelaos’u her fırsatta korur, Troya’lı yiğitlere karşı pis pis düzenler kurmaktan hiç çekinmez. Aslında çirkin bir rol oynar İlyada’da, bu erdem tanrıçası hiç haktan yana görünmez, davranışları hep hırs ve tutkuların etkisiyle olur: Athena’nın Hera ve Poseidon’la birlikte babası Zeus’u nasıl zincire vurmak istediği anlatılır (I, 400), sevmediği, kendisine rakip gördüğü Aphrodite ve Ares’e karşı tutumu insafsızdır, yenilip yaralanmalarına yardım eder, sonra da yüksekten bakar onlara, babası Zeus karşısında da atıp tutar, onu eleştirmekten çekinmez: Akhilleus’Ia Hektor arasındaki savaşta ölüm kur’asını çekecek olan Zeus’u şöyle etkiler (İl. XXII, 127 vd.):

Ne diyorsun kara bulutlu babam, ak

yıldırımlı!

Kaderi çoktan belli, ölümlü bir adamdır bu,

kaçırmak mı istersin onu canlara kıyan

ölümden?

Yap yapacağını ama, biz tanrılar

onaylamayız yaptığını.

Kızının bu sert çıkışlarına yumuşakça karşılık verir tanrıların babası, uyar isteklerine, güler, okşar onu. Ve burada Athena Deiphobos kılığına girerek aldatır Hektor’u ölüme sürükler(Hektor, Deiphobos).

Odysseia’da Athena’nın rolü bir başkadır ve anlamlıdır: Zeus’un kendi ağzından duyuyoruz ki Odysseus “ölümlülerin en üstünüdür akıldan yana”, bu akıllı adamı akıl ve erdem tanrıçası Athena tutar, tutması da doğal görünür, İlyada’da Zeus’un oynadığı yönetici rolü, Odysseia’da Athena oynar: Odysseus’un da, bütün ailesinin de kaderi onun elindedir, ne kadar olay, eylem ve konuşma varsa, hepsi Athena’nın buyruğu, kılavuzluğuyla olur, tanrıça Odysseus’a Telemakhos’a, Penelope’ye, Nausikaa’ya yapacağı işi, benimseyeceği davranışı esinlemek için bin bir kılığa girer, Mentes olur, Mentor olur, bir genç kız, bir küçük çocuk olur, ama her an varlığıyla oluşu etkiler yönetir. Odysseus’a karşı davranışında da tutarlı bir duygusu belirir tanrıçanın: Çok çile çekmiş yiğide acır, bunca akıl ve dirayetin boşa gitmesini istemez, İlyada’daki tutumunun tam tersine hakkın üstün gelmesini ister. Onun içindir ki destan boyunca Athena’nın kılavuz rolündeki eylem ve davranışlarının, konuşmalarının anlatımına doyum olmaz, tanrıça bu sevimli rolüyle başka destanlara, şiirlere girmiş, denebilir ki Homeros Odysseia’da Odysseus tipini yarattığı gibi Athena tipini de yaratmış ve ölümsüzleştirmiştir.

Pallas Athena’nın efsaneleri o kadar çok değildir, kız oğlan kız oluşu ve bu niteliğini yitirmekten çekinmesi, huylanması tuhaf bazı masalların doğmasına yol açmıştır (Erikhtonios, Aglauros). Odysseus’u tuttuğu gibi Argonaut’ları da tutar ve Argo gemisinin yapılmasına yardım eder (Argonaut’lar). El işçiliğini ve el sanatlarını koruyan tanrıça olarak Arakhne efsanesinde rol oynar (Arakhne). Atina’nın kurucusu ve koruyucusu olarak tanrıçanın oynadığı rol de ilginçtir; Attika ilinin ve Atina şehrinin tanrıçası olma hakkını şöyle kazanmış diye anlatılır: Poseidon tanrıyla Pallas Athena bu yetkiyi kazanmak için yarışmaya girmişler, Olympos tanrılarını da yargıç olarak almışlar: Poseidon Atina akropolünün üstünde tuzlu bir göl meydana getirmiş, Athena ise bir zeytin ağacı. Tanrılar, zeytin ağacını tuz gölünden daha yararlı bularak yetkiyi Athena’ya bağışlamışlar, böylece Athena bölge ve kentin yönetimini elde etmiş.

Başka şehirler de Athena’yı koruyucu tanrıça olarak benimsemişlerdir, bunların başında Troya gelir. Troya’nın en büyük, en eski ve kutsal tapınağı bugün de kalıntıları görülen Athena tapınağı olduğu gibi, tanrıçanın tahtadan yapılmış ve Pallaidon diye anılan heykeli şehir varlığının simgesi sayılırdı. Bundan ötürüdür ki Palladion’un kaçırılmasıyla ilgili birçok efsaneler doğmuştur (Palladion).

Pallas Athena’nın kültü en ilginç biçimiyle Atina’nın klasik çağında kendini göstermiştir.

Tanrıçanın onuruna düzenlenen Panathenai bayramı Hellen dünyasında hem din, hem de kültür ve sanat bakımından büyük bir yer tutmuş, Parthenon ve onun kabartmaları gibi ilkçağın en değerli yapıtlarının bazılarını esinlenmiştir.

Atlantis.
Yunan ilkçağında mythos yaratma işine koyulmamış hiçbir yazar yoktur. Filozoflar bile bu çabaya katılırlar, en başta da Platon. Bazı diyologlarınm sonunda, gerçekdışı ve gerçeküstü bir düzeni örnek olarak göstermek için canlandırdığı öbür dünya efsaneleri bir yana, Timaios ve Kritias diyaloglarında, başka hiçbir kaynakta izine rastlanmayan bir yitik ülke masalı uydurur. Bunu niçin yapar? Timaios’ta Atina’lı devlet adamı ve şair Solon’un Mısır’a gidişi anlatılır, Nil deltasında bulunan Sais kentinin rahipleriyle konuşur Solon, biri ona şöyle der (Tim. 22 b):

— Ey Solon, Solon, siz Hellen’ler hep çocuk kalırsınız, yaşlanmış bir tek Hellen yoktur.

— Ne demek istiyorsun?

— Ruhunuz genç hepinizin, çünkü eski bir geleneğe dayanan ne bir görüsünüz var, ne de zamanla kocalmış bir bilginiz.

Bu sözün doğruluğu en iyi mythos’ta görülür, zaman kavramı bilmez mythos, tarih dışı insan gerçeklerini yansıtmak, canlandırmak ve Atina devletine dokuz bin yıl öncesine kadar uzanan bir tarih yaratmak hevesine kapılmış olsa gerek. Her neyse, günümüze dek romanlara, filmlere konu olan ve tarihçilerle coğrafyacıların üstünde kafa patlattıkları Atlantis efsanesi, Timaios diyalogunda başlayıp, bitmemiş Kritias diyalogunda yanda kalıyorsa da, şöyle özetlenebilir:

Atlantis, Batıda Herakles sütunları (Cebelitarık) yoluyla Akdeniz’den Okeanos’a çıkıldığı yerde karşılaşılan büyük bir ada ve çevresindeki takımadalara verilen admış. Korkunç depremler sonucunda suların altına gömülen bu ada bir zamanlar Libya ile Asya’nın bir arada kapladıkları alandan daha yaygınmış. Dünyanın kuruluşunda tanrılar yeryüzünü aralarında paylaşırken, Atina, tanrılardan Athena ve Hephaistos’a, Atlantis de Poseidon’a düşmüş. Atlantis yerlilerinden Euenor’un bir kızı varmış. Poseidon, bu kızı sevmiş, onu merkez adaya bir kaleye yerleştirmiş ve beş kuşak erkek çocuk yetiştirmiş onunla birlikte. Tanrı sonra adayı on bölgeye bölmüş, en büyük oğlu Atlas’ı hepsinin kralı olarak öbür oğulları arasında dağıttığı bölgelerin başına getirmiş. Atlantis bitkileri, hayvanları ve özellikle madenleriyle çok zengin bir ülkeymiş: altın, bakır, demir ve “oreikhalkos” (yani dağ bakırı) diye ateş gibi parlak bir madeni varmış; yöneticiler surlar, köprüler, kanallar ve tünellerle bezenmiş kentler, limanlar kurarak ülkeyi son derecede uygar bir hale sokmuşlar. Ülkenin sosyal yapısı, askerlik durumu üstünde durup, başkentte yılda bir yapılan bir törene ve bu tören sırasında kesilen boğa kurbanlarına değindikten sonra, Kritias diyalogu birdenbire kesilir. Ancak Timaios diyalogunda Mısırlı rahibin ağzından öğrenilen Atina’nın dokuz, on bin yıl önce bu ülkeyle savaşa giriştiğidir. Atlantis fazla güç kazanmış ve Akdeniz’in büyük uluslarını köle durumuna sokacak bir saldırıya geçmiş de, Atina hem kenefini, hem de bütün komşularını tek başına kurtarmış bu afetten. Ne var ki, bir gece deprem Atlantis’i haritadan silince, Atina’nın oraya gönderdiği ordu Atlant’larla birlikte yok olur. Atina’nın bu eski tarihi üstünde hiçbir bilgisi olmayışı, bu ünlü olayı bir Mısır’lı rahibin ağzından öğrenmesi bütün öyküyü Platon’un uydurduğu kanısını uyandırmakla beraber, insanda tuhaf bir izlenim bırakmaktadır. Hiçbir zaman çözülememiş bu gizdir ki, Timaios ile Kritias diyaloglarının ütopya, yani hayal beldeleri anlatan öyküler arasında özlü bir yer tutmasına yol açar.

Atlas.
(1) Titan İapetos Okeanos kızı Klymene (başka bir kaynağa göre Asia) ile evlenir ve Atlas, Menoitios, Prometheus, Epimentheus diye dört oğlu olur (Tab.3). İki tanrı kuşağı arasında bulunup Olympos’lulara baş kaldıran bu dev yapılı yaratıklara eserlerinde özel bir yer ayıran Hesiodos Theogonia’da (Theog. 507 vd.) onları şöyle tanımlar:

İapetos aldı Klymene’yi,

güzel topuklu Okeanos kızını,

girdi onunla gerdeğe ve bir oğlu oldu:

Azgın yürekli Atlas tanrı.

Çılgınlığı ve aşırı gücü yüzünden

Atlas zorlu bir baskı altında kaldı:

Dünyanın bittiği bir yerlerde,

güzel sesli akşam perilerinin karşısında

dimdik durup ayakta tutuyor göğü

başı ve yorulmaz kolları üstünde.

Akıllı Zeus ‘un ona ayırdığı kader bu.

Homeros’a göre, Atlas göğü değil de, “yeri, göğü birbirinden ayıran direkleri” taşır omuzlarında (Od. 1,54). Herodotos Atlas’ın Kuzey Afrika’da bir dağ olduğunu söyler (IV, 184). Bu dağ şöyle meydana gelmiş: Perseus Gorgo’yu öldürdükten sonra, Atlas’a canavarın kafasını göstererek onu bir kayaya çevirmiş.

Atlas’ın çok çocuğu olmuş: Pleione’den Pleiade’s ve Hyades kızları, Hesperis’ten Hesperid’ler, yani akşam perileri. Dione ve Kalypso da onun kızları olarak gösterilir.

Atlas Herakles efsanesinde de rol oynar (Herakles).

(2) Atlantis’in yöneticisi. İapetos oğlu Atlas ile hiçbir ilişkisi olmasa gerek (Atlantis).

Atreus.
Pelops’la Hippodameia’nın oğlu, Thyestes’in kardeşi, Homeros destanlarında Atreus-oğulları diye anılan Agamemnon’la Menelaos’un babası (Tab. 14 ve 15). Atreus ve Atreus-oğullarının hayat hikâyesi destanlara da, tragedyalara da sonsuz bir konu kaynağı olmuştur. İnsanlık dışı eylem ve tüyler ürpertici faciaları canlandıran bu öyküler Yunan mythos’unun başlıca efsane çemberlerinden biridir.

Atreus’a değgin ilk kaynağımız Homeros’tur. İlyada’da (İl.II,100 vd.) Agamemnon’un kral değneği şöyle tanımlanır:

Güçlü Agamemnon, elinde değneği, kalktı.

Hephaistos yapmıştı didine didine o

değneği,

vermişti onu Kronos oğlu kral Zeus’a,

Zeus da Argos’u öldüren yol gösterici

Hermes’e vermişti,

atları kamçılayan kral Pelops ‘a vermişti o

da,

Pelops da erlerin güdücüsü Atreus ‘a

vermişti,

Atreus da bol sürüsü olan Thyestes ‘e

bırakmıştı ölürken,

Thyestes de onu, taşısın diye,

Agamemnon ‘a bırakmıştı,

Bunca adalarda, Argos ‘ta boydan boya

sözünü geçirsin diye.

Belli ki Homeros Atreus-oğullarının başına kuşaktan kuşağa süregelen laneti bilmiyor, daha doğrusu tragedyanın vazgeçilmez konusu olan suç ve lanet zincirlemesi destandan sonra efsaneye katılmış bir motiftir. Atreus-oğulları efsanesi bu ilenme sürecinin en parlak örneklerinden biridir. İlk lanetleme Pelops’la başlar: Atreus’la Thyestes babaları Pelops’un bir nympha’dan olan oğlu Khrysippos’u anaları Hippodameia’nın yardımıyla öldürürler. Pelops iki oğluna lanet okur, onları sürer. Atreus’la Thyestes Mykene’de kral Sthenelos’un yanına sığınırlar. Sthenelos’un oğlu Eurystheus döl bırakmadan ölünce, bir tanrı sözü Mykene’lilere Pelops-oğullarından birini kral olarak seçmeyi buyurur. İşte o andadır ki, iki kardeş arasında rekabetten doğan korkunç bir kin ve nefret başlar. Her biri ötekini ortadan kaldırıp yerine geçebilmek için iğrenç düzenler kurar. Atreus’un sürüsünde egemenlik simgesi altın postlu bir koyun vardır, bu hayvanı Artemis’e kurban etmeye ant içtiği halde, sözünde durmaz ve pöstekiyi kendine saklar. Ne var ki Thyestes Atreus’un karısı Aerope’yi ayartır, kadın da altın postu gizlice kocasından aşırıp âşığına verir. Mykene’liler kardeşlerden hangisini kral seçeceklerini tartışınca, Thyestes hangisi altın postu çıkarabilirse diye öneride bulunur. Pöstekinin çalındığını bilmeyen Atreus şartı kabul eder. Thyestes altın postu ortaya koyup kral seçilir. Ama Zeus Atreus’a düşünde Hermes’i gönderir; gerçek kralın başka bir tanrı işmarıyla seçilmesi konusunda Thyestes’le anlaşmasını buyurur; güneş yolunu değiştirirse Atreus’un kral olacağını, yoksa Thyestes’in tahtta kalacağını bildirir Hermes. Bu kez de Thyestes şartı kabul eder, ama o akşam güneş doğuda batacak olur. Tanrıların Atreus’u tuttukları, krallığı ona verdikleri besbellidir. Atreus tahta çıkar çıkmaz, Thyestes’i kovar. Ama daha sonra karısı Aerope ile kardeşi arasındaki gönül macerasını öğrenince büsbütün çileden çıkar, kardeşiyle barışır gibi olur, onu Mykene’ye çağırır. Tyestes’in üç çocuğunu doğrar, pişirir ve babalarının önüne koyar. Tyestes farkına varmadan kendi çocuklarını yer. Derken Atreus çocukların kesik kafalarını getirir, gösterir babalarına. Thyestes korkunç lanetler savurarak masayı devirmiş, söylentiye göre de güneş o gün öylesine ürkmüş, öylesine tiksinmiş ki gökteki yolunu tamamlamadan geri dönmüş. Dipsiz bir karanlığa bozulmuş ortalık. Thyestes bu kez Sikyon’a sığınır. Suç ve günahların iyice izine dalar: Kendi kızı Pelopeia ile kızın haberi olmadan birleşir ve Aigisthos adlı oğlunu üretir. Sonra Pelopeia’yı oğluyla birlikte Atreus’un sarayına yollar, kral kadının kim olduğunu bilmeden onunla evlenir ve Aigisthos’u da benimser. Ona gidip Thyestes’i öldürmek görevini verir, ama Aigisthos son dakikada bu düzenin farkına varır ve kendi babasını değil, Atreus’u öldürür.

Atreus’un Aerope’den iki oğlu olmuştu: Agamemnon’la Menelaos, Atreusoğulları diye anılan bu iki kahraman Homeros destanında baş rolü oynarlar. Atreus-oğullarının laneti süregider. Aigisthos, amcası Atreus’un babasına karşı işlediği suçun öcünü Agamemnon’dan alır (Agamemnon, Aigisthos).

Atropos.
Kaderi simgeleyen tanrıçalar üçtür. Üçüne birden verilen ad. Moira ya da Ker’dir. Hesiodos Theogonia’nın bir yerinde bu tanrıçaların Gece’den (Theog. 218), başka bir yerinde de Zeus’la Themis’ten doğmuş olduklarını söyler (Theog. 902 vd.). Adı “geri dönülmez” anlamına gelen Atropos ömür ipliğini büken Moira’lar arasında eceli, ölümü simgeler (Moira).

Attis.
Bkz. Agdistis ve Kybele.

Auge.
Tegeia kralı Aleos’un kızı. Delphoi’deki tanrı sözcüsü Aleos’a kızının doğuracağı bir çocuğun amcalarını öldüreceğini bildirince, Aleos Auge’yi tanrıça Athena’nın tapınağına adamış. Ama yiğit Herakles kızı görüp sevmiş. Auge bir süre sonra Telephos’u doğurmuş. Babası bunu öğrenince Auge’yle Telephos’u bir sandığa kapatıp denize atmış, ya da köle olarak satmış. Anadolu’nun Mysia kıyılarına çıkmışlar. Auge kral Teuthras’la evlenmiş. Telephos gerçekten bir süre sonra amcalarını kaza ile öldürmüş (Telephos).

Augias.
Helios’un oğlu, Aktor’un kardeşi, Elis kralı (Tab. 8). Argonaut’lar seferine katılmıştır. Herakles efsanesinde önemli bir rol oynar. Augias’ın büyük, zengin sürüleri varmış, ama ağıllarını temizlemeyi ihmal eltlği için, davarları barınamaz olmuş. Augias yiğil Herakles’i çağırıp ağıllarının temizlenmesini istemiş, Herakles de bu işi bir günde yapacağını, ama karşılığında sürünün onda birini alacağını bildirmiş. Pazarlıkta uyuşmuşlar. Yiğit de Alpheios’la Peneus ırmaklarını yataklarını değiştirerek sularını ağıllardan geçirmiş ve bir günde hepsini temizlemiş. Ne var ki Augias verdiği sözde durmamış, Herakles’e işin karşılığını ödemek istememiş, ayrıca da onu kendi oğlu, Herakles’in arkadaşı Phyleos’la birlikte mahkemeye vermiş. Yargıç her ikisini de suçlu bularak ülkeden sürmüş. Bir orduyla geri gelen Herakles Augias’ı öldürmüş, kentini ele geçirip Phyleos’u babasının tahtına oturtmuş (Herakles).

Aurora.
Şafak tanrıça Eos’un Latince adı (Eos).

Autolykos.
Antikleia’nın babası, Odysseus’un dedesi. Autolykos Hermes’in oğludur ve yakalanmadan hırsızlık yapma yeteneğini babasından almıştır. Odysseia’da şöyle tanıtılır (Od. XIX, 395):

Anasının soylu babasıydı Autolykos,

hırsızlıkta ve yalan yere yeminde üstüne

yoktu.

Hermeias tanrının kendisi vermişti bu yetiyi

ona,

yaktığı kuzu ve oğlak butlarından

hoşlanmıştı çok,

hep yoldaş olurdu ona, bu yüzden isterdi

iyliğini.

Odyseus’un sütninesi Eurykleia’nın anlattığına göre, Odysseus’a adını koyan dedesiymiş. Odysseus büyüyüp de Autolykos’un konağına misafir gidince, dedesi ve amcalarıyla birlikte Parnesos dağında bir yaban domuzu avına katılmış, canavarı vurmuş, ama bir yara almıştı. Yarasını iyileştiren de Autolykos olmuş, sonraları bu yara izi Odysseus’un sütninesi tarafından tanınmasına yol açar (Od. 386-407).

Başka anlatımlara göre, Autolykos Amyntor’un öküz derisinden yapılmış sağlam tolgasını aşırmış ve Odysseus’a vermişti. (İl. IX, 261 vd.), Eurytos’un sürülerini çalmış, Sisyphos’a da aynı şeyi yapmak istemiş, ama basaramamış. Sisyphos davarlarını geri almak için konağına gelince, Autolykos Laertes’e nişanladığı kızı Antikleia’yı önce Sisyphos’la birleştirmiş, bundan da amacı doğacak torununun Sisyphos gibi kurnaz olmasıymış. Bu anlatıma göre, Odysseus Laertes’in değil de, Sisyphos’un oğluymuş. Homeros bu görüşe katılmaz.

Başka kaynaklarda Autolykos’un Herakles’e güreş öğrettiği, Argonaut’lar seferine katıldığı ve çaldığı hayvanların postunu boyayıp onları tanınmaz hale getirmesini başardığı anlatılır.

Automedon.
İlyada’da Akhilleus’un arabasını süren yiğit. Ege denizindeki adaların birinden Troya savaşına katılmaya gelmiş, sonradan Akhilleus’ın seyisi olmuştur: Ölümsüz atları Ksanthos’la Balios’a bakar.

Patroklos’un ölüsünü elde etmek için yiğitçe savaşan Automedon Akhilleus’un en vefalı arkadaşlarından sayılır (Balios).

Hakkında kutsalsozluk

Şuna da bir bak

C

Cacus. Vulcanus’un oğlu, ağzı ateş saçan üç başlı dev. Aventinus tepesinin bir mağarasında oturup komşu …

online alışveriş 

Web Tasarım  

Web Tabanlı Yazılım

Web Tabanlı Program

E-Ticaret sitesi fiyatları  

E-Ticaret sitesi  

sanal ofis  

sanal ofis ankara  

sanal ofis ankara  

Sanal ofis  

Hazır ofis ankara  

Kiralık ofis  

Sanal ofis  

Kiralık ofis  

Sanal ofis  

Yasal adres ankara  

Sanal Ofis  

Sanal ofis  

Sanal ofis Ankara  

Ankara sanal ofis  

Sanal ofis  

Sekreterlik hizmeti  

Sanal ofis  

Sanal ofis  

Sanal ofis Ankara  

Sanal ofis  

Sanal ofis Ankara  

sanal ofis ankara  

sanal ofis  

hazır ofis kiralama  

sanal ofis kiralama  

raf sistemleri  

sanal ofis   hazır ofis kiralama  

sanal ofis kiralama  

sanal ofis ankara  

sanal ofis ankara