Pazar , Aralık 15 2019
Ana sayfa / Mistik 5N1K

Mistik 5N1K

ZEHİRLİ KRAL MİTHRADATES

      M.Ö. 88’in sonbaharında 80.000’den fazla Romalı sivili öldürüldü. Bu korkunç saldırının ardındaki beynin Pontus’un M.Ö 120-63 kralı 6.cı Mithradates, namı değer Zehirli Kral oldu.

     Korkunç katliamla ilgili haberler Roma Cumhuriyeti’ne ulaştığında, Kral Mithradates Roma’nın ‘en çok aranan düşmanı’ ilan edildi ve çok büyük bir düşmana sahip olmuş oldu. General Sulla (138 B.C.-79 B.C), Roma Cumhuriyeti için büyük bir tehdit olarak görülen adamı aramak ve yok etmek için görevlendirildi. Bununla birlikte, bu kolay bir iş değildi ve Kral Mithradates ile Roma arasındaki savaşlar, iki kıtaya yayıldı on yıllardır sürecek olan efsanevi savaşlar başlamış oldu.

     Kral Mithradates’e zehirli bir toksikoloji uzmanı olduğu için çoğu kez Zehirli Adam Kralı denirdi. Zehir ile takıntılıydı ve kedisini zehirlemek isteyenlere karşı aldığı en önemli önlem ise kendine düzenli olarak zehir vererek bağışıklığını arttırmasıydı.

      Kral olmak için kendi annesini öldürdüğü söylenen bu kral Roma imparatorluğundan nefret ederdi ve onları tüm insanlığın düşmanı olarak ilan etmişti. Mithradates, Karadeniz’de küçük ama zengin bir krallık yönetti, ancak amacı Roma’nın genişleyen egemenliklerine karşı koyacak güçlü bir imparatorluk oluşturmak ve bu imparatorluğu Roma kadar büyütmek istiyordu.

     Etnik açıdan farklı orduları uzak ülkelerden işe aldı ve Roma Cumhuriyeti’nin zayıf yönlerini bulmaya çalıştı. Kralların Mithradates, Roma İmparatorluğunun genişlemesi ve vergi yükünden kaynaklanan halkın memnuniyetsizliğinin farkında vararak kendine yeni müttefikler kazanmayı başardı. Ve bunu Roma’ya karşı kullandı. Vergi müfettişleri, halktan büyük meblağlar tahsil etmeye çalıştı. Roma İmparatorluğu’nun desteğiyle bu vergi toplayıcıları birçok yoksul insan hayatını mahvetti. İstenen vergiyi karşılayabilecek bazı aileler kazandıkları dışında çocuklarını Roma emrine vererek ödemek zorunda kaldı.İnsanlar birçok nedenden ötürü Roma yönetiminden nefret ediyorlardı.

     M.Ö. 88 yılında, Anadolu’da (batıda) 80.000’den fazla sivil katliam gerçekleşti. Kurbanlar Roma ve İtalyan tüccarları, köle tüccarları ve vergi toplayıcıları, Roma’nın yeni Asya eyaletindeki derin sakin yerleşimcileriydi. Sıradan Anadolu halkı, Yunanlılar, Yahudiler ve bir düzineden fazla kentin diğer vatandaşları tarafından gerçekleştirilen katliam, bölgedeki Roma varlığını yok etti.

     Katliamın lideri Kral Mithradates’ti. Bu, Roma İmparatorluğu ile Pontus efsanevi hükümdarı ve korkunç bir Karadeniz İmparatorluğu yaratıcısı olan Kral Mithradates arasında uzunca bir savaş başlamasına sebep olmuştu. Uzun yıllar süren bu savaşı Roma kazanmayı başardı  ve kralı sürgüne yolladı.

KAYIP KRALLIK MARİ – MEZOPOTAMYA’NIN ÖNEMLİ TİCARET VE SİYASİ MERKEZİ

      Mari tarihi oldukça belirsizdir, ancak modern Suriye’nin Fırat’ın batı kıyısında Irak sınırına yakın eski bir krallık ve önemli bir siyasi ve ticari merkez olduğu bilinmektedir. Mari, Suriye ile Mezopotamya arasındaki kuzey ticaret yolunda Akdeniz’in yakın çevresinde, kuzeydoğudaki Assur bölgesi ve güneydoğuda Babil’e yaptığı faydalı coğrafi konumu nedeniyle tarihte çok önemli bir yere sahiptir.

     Mari hakkında yaklaşık M.Ö.3.000 li yıllara dayanan bilgilerimizin başlıca kaynakları, Sümer referanslarından ve Ebla antik kenti ile Mari arasındaki ilişkileri ve aynı zamanda barışçıl olduğunu söyleyen Ebla tabletlerinden gelmektedir.

     Mari, Akkadlar ve Sümerler tarafından ve M.Ö. 19. yüzyılın başında M.Ö. 21. Yüzyıldan 17. yüzyılın sonlarına doğru, güney Mezopotamya’nın büyük bölümünü işgal eden Suriye’den güçlü bir Semitik konuşan halk olan Amoritler tarafından işgal edildi. 1800 ve 1750 yıllarında ve M.Ö. 1700 yıllarında, 1933’e kadar keşfedilmemiş olan geniş bir çivi yazısı arşivi tarafından ortaya çıkana kadar Kral Hammurabi tarafından tahrip edildiği bilinmiyordu. Ancak bazı kaynaklar, Hammurabi’yi şehri savaşmadan ele geçirdiğini yazmaktadır.

     Şehrin, aynı zamanda şehrin himayesi altındaki Kuzey Mezopotamya ve Suriye’nin antik bir fırtına tanrısı Mer (Mera) tarafından seçildiğine inanılmaktadır.Mari için burası onun eviydi ve Mari üç önemli tanrısından biriydi. Başka bir tanrı olan Addu / Adad, Fırtına tanrısı, sürekli zaferler kazanan ve Mari krallarının tüm başarılarından sorumlu cesur ve korkunç savaşçı tanrı olarak tasvir edildi. Mari’da ibadet edenler, onu ve yıkıcı karakterini vurgularken, Sümer inançlarında, daha huzurlu bir karaktere sahip Iškur (Ishkur) idi.

     Ituskur’un / Adad’ın babasının gökyüzü tanrısı Anu olduğu söylenirdi, ancak Sümer edebiyatında Iškur  Enlil’in oğludur. IŞKUR / ADAD da kehanet ve adaletle ilişkilendirildi. Üçüncü tanrı olan Dagan (M.Ö. 3000’nin sonlarında ibadet edildi), Orta Fırat bölgesi boyunca tapılan şehrin en önemli tanrı olarak bilinmektedir. Mari’nin (Ilu-Mer, Adad ve Dagan) en önemli üç tanrısına yönelik önemli mitolojik referanslar bulunmasa da rollerinin yalnızca Mari’de değil, aynı zamanda tüm Mezopotamya’da büyük önem taşıdığı öne sürülmüştür.

     Mari bölgesinin en etkileyici özelliği ise son kural yazıcı olan Zimri Lim hakkında bir çok kalıntıyı ve bilgiyi barındırmasıdır. Ayrıca bölgede yapılan kazılar sonucu ortaya çıkan tabletler de yazılan kurallarda adalet ve eşitlik ögelerinin ön plana çıkması politikanın  o dönemde var olduğunu göstermiştir. Kazılarda ortaya çıkan odalar, Mari’yı yaklaşık on yıl yöneten Zimri-Lim’in ticari ve dini faaliyetleri, halka açık törenleri ve özel hayatları için kullanıldığını ortaya çıkardı, Hammurabi ile kapsamlı diplomatik ilişkileri sürdürdü ve hatta birliklerini Hammurabi’nin askeri kampanyalarına borç verdiğine dair bilgileri gün yüzüne çıkarmıştır.

     Zimri-Lim döneminde, Mari sakinleri ağırlıklı olarak Amorluları temsil etmekle beraber, aynı zamanda Akkadları da temsil ediyorlardı. Amorca, krallığın egemenliğini temsil ederken, Akad, yazı dilini temsil etmekteydi.

TYRFYİNG VE GRAM: NORVEÇ MİTOLOJİSİNDE İKİ BÜYÜLÜ KILIÇ

     İskandinav mitolojisi, güçlü tanrı ve tanrıçalar, yaratıcı cüceler, çirkin ve eğlenceli troller, gizemli yerler ve garip büyülü nesneler hakkında harika hikayelerle doludur. Kılıçlar, Vikinglerin hayatlarının yanı sıra Norveç Bayramlarında da önemli rol oynamıştır. Bir kılıca, pahalı, zaman alıcı ve seçkin bir savaşçı ile ilişkili oldukları göz önüne alındığında, olağandışı ve ihtişamlı bir isim verilmesi çok normal bir durumdu. En ünlü kılıçlardan biri Ulfberht kılıcıdır. Araştırmacılar şimdiye kadar İskandinav mitolojisinde yaklaşık 100 isimlendirilmiş kılıç tespit ettiler. Bu makalede, bu büyülü ve olağanüstü kılıçlardan ikisini inceliyor.

Hervor ve Büyülü Kılıç Tyrfing:

     13.yüzyılda Goths ve Huns arasında 4. yüzyıldan kalma savaş gelenekleri içeren ve İsveç ortaçağ tarihi için bir kaynak olarak kullanılan efsanevi bir Norse destanı olan Hervarar Saga’da, her zaman savaşlara katılan ve korkmayan genç bir kadın vardı. Hervor, Tyrfing adında büyülü bir kılıç geçirdi. Onunla savaşan savaşçıları yenilmez kılan olağandışı bir silahtı. Tyrfying daima güneş ışığı gibi parlıyordu, tıpkı Güneş’in yaptığı gibi, kılıfından çıkarılıp, kenarları ortaya çıktığında her zaman birinin öldüğü bilinirdi. Kılıç tarafından yapılan en ufak yarayı ile yaşayacak hiçbir canlı kalamazdı.

     Sıklıkla, Tyrfying’in Odin’in oğullarından biri olan kral Svafrlami için cüce Dvalinn ve Durin tarafından taklit edildiğini ve lanetlendiğine inanılıyordu. Cüceler olağanüstü silahlar üretme konusunda olağanüstü yetenekleri ile tanınmışlardı. Kılıç hedefini hiç kaçırmadı ve doğal olarak onu arzu edilen bir silah haline getirdi.

     Tyrfying’in ilk sahibi büyük olasılıkla kral Svafrlami idi. Bir gün, atında avlanmaya gidiyiordu ve büyük bir taşın yakınında iki cüceyi keşfetti. Kılıcını onların üzerine doğru sallayıp cücelerin kaçmasını engelledi. Dvalinn ve Durin olarak adlandırılan cüceler, kendilerini özgürce satın alıp alamayacaklarını sordular ve özgürlükleri için sihirli bir kılıç yapmayı önerdiler. Kılıcın hiçbir zaman kırılmayacağını paslanmayacağını, demiri ve taşı, kumaşı olduğu kadar kolaylıkla kesebileceğini ve her zaman galibiyete vesile olacağını söyledi. Svafrlami kılıcı aldığında, bunun enfes ve güzel bir silah olduğunu gördü ve Tyrfing olarak adlandırıldı. Bununla birlikte, kaya kaybolmadan önce cüceler silahı lanetledi. Hervor öldüğünde kılıçta olanlara bir sır olarak kaldı.

Gram – Ejderhayı Öldüren Büyülü Kılıç:

     Edda’da ayrıca “düşman” anlamına gelen Grim adlı bir başka sihirli kılıç hikayesi de var. Gram kılıcı, İsveç şehiri Eskilstuna’nın hemen dışında bir tepede duran eski bir kürek üzerinde tasvir edilmiştir.

     Bir Norse efsanesine göre, Fafner adlı bir cüce babasını öldürerek büyük, değerli bir altın hazine çaldı. Fafner daha sonra ejderhaya dönüştü. Kardeşi Regin öfkeli ve intikam almak istedi. Sigurd adlı genç bir çocuğun yanında, çalınan hazine saklanma yerini buldu. Regin, ejderhayı öldürebilmek ve hazineyi geri alabilmek için çok güçlü bir kılıç hazırladı. Kılıç Gram’ı seçti ve ejderhayı onunla öldürdü.

     Efsane İskandinavya’da çok iyi biliniyor ve olay, İsveç’teki bin yıllık bir taş kürsüde tasvir edildi.

BEREKET ELİ – HAMSA

     Hamsa, genel olarak Tanrı’nın elini temsil eden, aynı zamanda kötü göze karşı korunmak için muska olarak taşınan manevi olarak çok güçlü olan bir semboldür. Sembolün Yahudi, hıristiyan ve Müslüman inanışları içerisinde kendine yer bulmuştur. Bu yüzden de Hamsa figürünün nerden geldiğini araştırmak kolay değildir.

     Açık bir avucun içinde göz olarak tasvir edilen sembol bazı bilim adamları tarafından pagan kökenli olduğu ve daha sonraları dinler tarafından benimsenmiş olduğunu öne sürmektedir. Hamsa figürünün Mezopotamya’dan, antik Mısır’dan yada Cartage’den gelmesi mümkündür. Tanrı ve,veya tanrıçalara dua etmek ve kendi için bir şey istemek için bir araç olarak kullanılmıştır.

     Bu figürün gücü koruyucu olması ve her inançta kendini var edebilmiş olmasıdır. Bu sembolü hayatında barındıran insanların mutluluk, şans, sağlık ve iyi bir servete kavuşacağına inanılır. Kötü gözlere ve kıskançlığa karşı koruma sağladığına inanılır.

     Tarihte bildiğimiz üzere insanlara afet, hastalık, felaket, hatta ölüme sebep olacak doğaüstü güçlerin varlığına inanılır. Bu inanç sadece az gelişmiş toplumlarda değil batı inançlarında da oldukça popülerdir. Ve bu kötülüğe sahip olan güçler Dünyanın her yanında insanları korkutmuştur. Bu nedenle korkulan güçlerden kendini korumak isteyenler bu sembole sıkı sıkıya bağlanmıştır. Bu tarz tılsım ve eşyalar Kuran’da yasaklansa da bu figürü bileziklerde, kolyelerde, kapı girişlerinde vb alanlarda fazlasıyla görmeniz mümkündür.

     Hamsa sembolü özellikle Yahudiler ve Müslümanlar arasında popülerdir. Fatma’nın eli(Hz. Muhammed’in kız kardeşi) ve El-Şeyh’in( musa^nın kız kardeşi) önermesi gibi tasvir edilir ve muskaları yaygın şekilde kullanılır. Hıristiyanlarda ise İsa’nın annesi Hz. Meryem’in eli olarak da anılır.

     Bir teoriye göre, eski Mısırlılar Isis ve Osiris’i temsil eden iki parmakla başparmakları, çocukları Horus’u içeren bir muska taşıyorlardı. Tılsım, ebeveynlerin koruyucu ruhlarını çocuğun üzerine çağırmak için kullanılıyordu. Diğer araştırmacılar, 1550 – 330 yılları arasında, Fenikeliler, başkenti Kartaca’nın koruyucu tanrıçası Tanit’i ve ay döngüsünün denetleyicisini temsil etmek için elin bir imgesini kullandıklarını iddia ediyorlar. Bazıları, Tanit’in Hera ve Athena gibi Yunan tanrıçalarından biri olabileceğini öne sürdü.

     İbranice, beş numara “hamesh”, “Hamesh” ise Tora’daki beş kitabın temsilcisi görevini almıştır. Aynı zamanda, İbranice alfabenin beşinci harfini, yani Tanrı’nın kutsal isimlerinden birini temsil eden “Het” i sembolize eder ve Yahudileri beş duyusunu Tanrı’yı ​​övmek içi kullanmaları gerektiğini hatırlatır. Bazı Sünniler, Hamsa’nın beş parmağını İslam’ın Beş Sütununu temsil ettiğine inanmaktadırlar. Bunlar; Muhammed, Fatma, Ali, Hasan ve Hüseyin’dir.

       Bu sembolün başka bir anlamı da avuç içinde buluna gözün farklı boyutlara açılan kapıların ve bu boyutlardan akan enerjinin ve varlıkların tasviri için kullanılmıştır.

UZAYLILAR ARAMIZDA MI? ROSWELL OLAYI

     Jack Barnett 1947’de Roswell ‘in kuzeyinde yer alan Corona’ya düşen UFO ile ilgili bilgileri paylaşması ile insanlık tarihindeki bir gizemi daha aydınlatşmış oldu. Ne kadar ABD hükümeti olayı örtbas etmeye çalışsa da yayınlanan görüntüler gerçeği gözler önüne seriyor.

     Roswell’de yaşayan bir çiftin UFO gördük iddaları ile başlayan bu gizem perdesi 4 temmuz 1947’de Mac Brazel adlı çiftin arazisine düşen uçan bir cismin bildirilmesi ile iyice gün yüzüne çıkıyor. Çünkü bu düşen araç için askeri birlikler başta olmak üzere CIA, FBI ve bir çok gizli departman yetkilileri olay yerine gelip inceleme yapıyorlar. Hükümetin olayı örtbas etmeye çalışmasına karşın düşün UFO’nun parçalarının alana yayılması ve halkın eline ulaşması bu durumu güçleştirdi. Meteoroloji balonuna ait olduğu söylenen parçalar inandırıcılıktan çok uzaktaydı.

     Orduda görev yapan Barnett ise bu sırrın tam 35 sene sonra ortaya çıkmasına katkıda bulundu. Uzaylıya yapılan otopsi çekimlerini yapan Barnett bu çekimlerin bir kopyasını almayı başarmış ancak bu görüntüleri paylaşma cesaretini 1992 senesinde Merlin Grup başkanı Ray Santilli ile tanıştıktan sonra bulabilmişti. İddalara göre dönemin Abd başkanı Einsenhover 1952 yılında California ya gizli bir seyahat yaparak bu uzaylıları incelediği ve içlerinden canlı kalan uzaylı ile iletişime geçtiği söylenmektedir. Aynı şekilde Uzaylıların otopsileri Profesör Detlev Bronk, ve Barnett’ın isminin Dr. Willies ya da Williams olarak açıkladığı bir doktor tarafından yapılmıştır. Bu otopsilerin birinde Başkan Truman da yer almıştır. Yıllardır videonun gerçekliği hala tartışılıyor olsa da; çekilen filmdeki kullanılan film türü sadece 1927, 1947 ve 1967 yılında kodak tarafından üretilmiştir, kimliklerin gizli tutulmaya çalışılmasına rağmen

     Barnett’ın ismini verdiği, Dr. Robert Parvin Williams o dönemde Virginia’daki Forth Monroe Üssü’nde genel cerrah asistanı olarak görev yaptığı ortaya çıkmıştır, Sheffield Üniversitesi Adli Patoloji Bölümü’nden Prof. Christopher Milroy, otopsiye konu olan bedenin “zekice yapılmış bir model bebek değil, bir ceset” olduğunu halkın bilgisine sunmuştır.

     Peki enkazın incelenmesi sonucu ne gibi bilgilere ulaşılmıştı. Uzay aracının gövdesi dönemin teknolojisinin önünde ve cok dayanıklı bir yapıya sahipti. Metal Çok yüksek sıcaklıklara dayanabiliyordu, bu şeklide atmosferden nasıl geçtiği açıklana biliniyordu. Aracın yapımında herhangi bir kaynak ve dolguya rastlanmamıştı. Kanatlara sahip olmayan araç herhangi bir hava girişi yada çıkışı düzeneğine sahip değildi. Aracın kumanda sistemi ise dönemin teknolojisinden cok farklı bir şekilde herhangi bir pedal, direksiyon, anahtar sistemine sahip değildi. Araç, birbirine bağlı bir dizi bobin ve mıknatıstan oluşan nötrona bir motora sahipti ve gücünü de hidrojen-florit gazı, su, uranyum tetraflorit, magnezyum, potasyum, alüminyum, plütonyum, gümüş, berilyum karışımı olan bir madde den almaktaydı.

Yapılan otopsi sonucu uzaylılar hakkında ulaşılan bilgiler ise daha sıra dışıydı;

-Varlıkların boyu genellikle 1 ila 1.50 m arasında olduğu,

-Başlarının insan görünümüne oranla daha büyük olduğu,

-Gözlerinin büyük ve çekik bir yapıda olduğu,

– Burunlarının göze çarpacak derecede küçük olduğu,

-Saçlarının olmadığı,

-Kollar ince uzun ve ellerinin 4 parmaklı olduğu  tespit edilmiştir.

Diş yapıları, üreme şekilleri, beslenme özellikleri, kanları gibi özellikler hakkında ise hala gizemini korumaktadır.

İSKENDERİYE KÜTÜPHANESİ BİLİMİN KALBİ

         Eğer Arşimet’i köşede çalışırken, Öklid’i araştırma yaparken yada Herofilos’u elinde kafa tası ile görmek yada hayal etmek istiyorsanız gideceğiniz tek yer İskenderiye Kütüphanesidir. Büyük İskender’in  bilime kökten  bağlıydı ve geleceği çizmek için yapılacak en önemli şeyin bilgiyi kontrol etmekten geçtiğini biliyordu. Oğlu Ptolemaios’un savaştan haz etmeyen yapısı ve babası ile konuştukları M.Ö. 332 yılında bu kütüphaneyi kurmasına sebep oldu. Babası gibi ülke sınırlarını geliştirmeye çalışmasa da Mısırı geleneklerine sadık kalarak ve halkının refahını düşünerek sevilen bir imparator olmayı başardı.

     Bu kütüphaneyi muhteşem kılan ise her türlü gizemi içerisinde barınmasıdır. Peki neydi bu gizemler? Dünyanın her yerinden her türlü bitki ve hayvan örneklerine rastlayabilirdiniz. Fizik, kimya, biyoloji, tıp, fizyoloji, astroloji, matematik, edebiyat, felsefe, jeoloji ve birçok bilimin ayrı ayrı bölümleri vardı. Ve bu bölümlerdeki kitapların çoğunun 2 basımları mevcut değildi. 900,000 el yazmasına sahip olan kütüphanedeki çalışan sayısı da bir o kadar fazlaydı.

     Aynı zamanda bir matbaa ve bir okul gibi işlevi olan bu kütüphanede İran, Mısır el yazmaları Yunancaya tercüme edilmiş ve bu bilgiler dünya ile paylaşılmıştır. Arşimet buradan öğrendiği bilgileri ihanet etmemiş, borcunu ödemek için mekanik bölümünü kurarak bilgilerini paylaşmıştır. Tıp alanında Herofilis şüpheli ölümlere otopsi yapılması gerektiğini savunmuş ve yaptığı araştırmaları da burada paylaşmıştır. Astroloji uzmanı ve aynı zamanda baş kütüphaneci olan Eratosthenes’in yaptığı çalışmalar ise Coğrafya adlı eserinde toplanmış ve bu eser uzun yıllar temel eser olarak eğitime destek vermiştir. İskenderiye Kütüphanesi bu ve benzeri bir çok hikayesi ile aynı zamanda ilim ve irfan yuvası olmuştur.

     İskenderiye Kütüphanesinde, hermetik bilgiler yoğunluktaydı. Kütüphanede bulunan eserler için “Jamblichus “Misterler” isimli kitabında son Toth aşığı olarak anılan Mısır’lı Rahip Manethon’nun 36.525 kitabı olduğunu belirtmektedir. Hz. Ömer burdaki kitaplar için’ eğer Allah’ın dediklerine karşı olan eserler varsa yok edin ama Allah’ın emirlerine uyan bilgi var ise de koruyun.’ demiştir. İskenderiyeli Clement (M.S. 200) bu eserlerin Eski Mısır dini geleneği ile ilişkisini açıkça öne sürer ve Hermes-Toth’a 42 kitap hazırlar ki bunun 10’u teolojiy, 10’u ritüeller, 2’si ilahiler ve kralların uyması gereken kurallar, 4’ü astronomi ve astrolojiyle ve son 10’u da kozmografya, coğrafya ve diğer meselelerle ilgili kitaplar olmuştur. Bu kütüphane hakkındaki bir görüş ise, putperest sayılarak Mısır’dan göç edenleri burayı Bağdat sarayı kabul etmiş ve kutsal bir yer olduğunu ilan etmişlerdir. Bununla birlikte bölgede bir anda ilim ve ciddi gelişmeler gözlemlenmiş ve medeniyet seviyesinde artış olmuştur.

     Medeniyetin gelişmesi ve cehaletin yok olmaya başlamasıyla kütüphane hakkındaki en önemli sır perdesi de ortaya çıkmıştı. Kütüphaneyi Kim yaktı! yapılan araştırmalar göstermiştir ki pagan tapınaklarının yıkımı sırasında fanatik Hristiyanlar ile putperestler arasındaki çatışma sonucu yanmıştır. Roma imparatoru o bölgeye kilise yapılmasını emretmiş kazı sırasında çıkan eski dine ait yazıtlar ile Hristiyanların dalga geçmesi sonucu ise ortalık karışmıştı. 391 yılında meydana gelen bu yangın 600 yıllık birikimin bir anda yok olmasına sebep olmuştur.

     Ne yazık ki bu yangın ile kütüphanedeki bilgilerin çoğu kaybolmuştur. Daha sonraları yeniden kütüphaneyi canlandırma çabaları olsa da ne yazık ki hiç biri sonuç vermemiştir.

12.000 YILLIK ÖRTBAS: DROPA DİSK’LERİ

     Dünya tarihinde bulunan kalıntılar bizi sürekli 10000 ile 15000 yıl öncesine sürüklemekte ve bu dönemdeki gizemler başka uygarlıkların kanıtlarını gözler önüne sermektedir. O döneme ait bizim bulmamız için bırakılan ipuçları ise hayrete düşürecek bilgileri içlerinde barındırmaktadır. Bu b ulgulardan en önemlisi olarak bilinen Dropa diskleri ise insanlık tarihindeki en ilginç ve gizemli hikayelerden biridir.

     Çapı 22,7cm genişliği 2 cm olan bu disklerden tam tamına 716 adet bulundu. Çinli Profesör Chi Phu Tei tarafından tapılan kazı esnasında keşfedilen bu diskler Kara ula dağındaki mağaralarda mezar olduğu düşünülen yerlerde bulunan bu diskler günümüzün plaklarını anımsatır cinstendi.

     Disklerin gizemine geçmeden önce bu mağaralarda ki iskeletler ve mezarla ilgili kısa bir bil vermenin yararlı olacağını düşünüyorum. Mezarlarda bulunan iskeletler ilk başlarda maymun iskeleti olarak düşünülmüştü. Çünkü Kafatasları beden iskeletine oranla daha gelişmiş durumdaydı. Ama mezarlarda bulunan güneş, ay ve yıldızlara ait çizimler bu cesetlerin gelişmiş bir ırka ait olduğu görüşünü daha ön plana çıkarmıştır.

     1962 yılında keşfin 30 yıl sonrasında Dr. Tsum Um Nui diskler ile ilgili gerçeği keşfetmiş ama bu bulgular Pekin akademisi tarafından ret edilmiştir. Ve tarihin en büyük ört bası olarak kabul edilmiştir.

   Bu disklerde ne yazıyor..!

     Kendilerine Dropa adını veren bu ırk uzak bir gezegenden geldiklerini ve Dünyada mahsur kaldıklarını ve mağaralarda yaşayarak yaşamlarını devam ettirmeye çalıştıklarını bizlerle paylaşmışlardır. Uysal ve barışçıl bir ırk olarak kendilerini anlatan Dropalar yanlış anlaşılmaları sonucu Ham kavmi ile yaşadıkları sorunları ve Ham kavminin kendilerini avlamaya başladıklarını da yazmışlardır. Ama barışçıl özellikleri sayesinde iletişimi geçerek savaşın sonlandığını iletmişlerdir.

Taşları inceleme fırsatı bulan rus bilim adamı Dr. Zaitsev bunların yüksek konsantrasyonda kobalt ve ender bulunan bir kısım metaller içerdiğini keşfedecektir. Osilograf testinde taşların salınım ritmi dünyadaki hiç bir nesneye benzemediği anlaşılacak ve kemikler üzerinde yapılan incelemeler de ise herhangi bir insan ırkı ile bağlantı kurulamayacaktır. Disklerde kendi yaşam şekilleri hakkında bilgi veren Dropalar, yaptıkları seremoniler hakkında da bilgi paylaşmışlardı. Bu da çok önemli bir soruyu karşımıza çıkarmaktadır. Uzaylılar da din inanışı var mıydı ve nasıldı?

Dropa insanlarından herhangi biri yaşamına devam edebildi mi? Ya da Göç edip başka kabileler ile iletişime geçen soyunu devam ettirebilen birisi oldu mu? Keşfin yapıldığı dönem de, mağara alanında hala iki kabile yaşıyordu; bunlar görünüşleri çok eski olan Kham’lar ve Dropalar olarak kabul edilmişti. Antropologlar her iki kabileyi de kategorize etmeye çalışsalar da başarmamışlardır; onlar ne Çinli, ne Moğol ne de Tibetliydi. Onlar, 1938’de Baian Kara Ula mağaralarında bulunan iskelet kalıntılarına benze fiziksel özelliklere sahip, ince bedenli sarı tenli ve geniş kafalıdır. Bedenleri çok kıllı olmamakla beraber, büyük gözleri sahiptiler ve ortalama boyları 1, 30 mt.dir. Masallara konu olan bu ırk bulutlardan Dünyaya inen ve çirkinlikleri sebebiyle herkes tarafından avlanan küçük, sarı insanlar olarak hikâyelerdeki yerlerini aldılar.

MU MEDENİYETİ KALINTILARI: SU ALTINDAKİ JAPONYA PİRAMİTLERİ

     Asırlar boyunca, araştırmacılar ve yazarlar Atlantis ve kardeş medeniyetleri üzerinde çeşitli çalışmalar yapmışlardır. Bu çalışmalar sonucu Atlantis’in muhtemel kardeş kıtasını da MU ve Lemura olarak bilinirdi. M.Ö. 9500 yıllarında yok olduğu düşünülen Atlantis den daha büyük bir uygarlık olduğu düşünülen Mu uygarlığı ile ilgili bu kalıntılar eski uygarlıklarında somut bir kanıtı olarak düşünülmektedir.

     Yapılan keşiflerin çoğu Japonya’nın Okinawa kıyılarında ve Ryukyu zincir adalarının etrafında bulunmuştur. Bu yapıların en iyi bilinen ve en muhteşem görüntüsü, Yonaguni Adası’nın güney sahilinde, Tayvan’ın doğusunda, Doğu Çin Denizi’ndeki Ishigaki ve Iriomote Adalarının batısında yer alan küçük bir (yaklaşık 10 km x 4 km) bir Japon adasıdır. M.Ö. önce 8000 yılına ait ögeleri üzerinde bulunduran yapı gerçekten de Mu uygarlağının bir kalıntısı olabilir mi?

     Son yılarda, Yonagoni’deki yapılan araştırmalar çoğaldı ve oraya araştırmaya gelen uzman sayılsında ciddi bir artış yaşanmakta. Bu yapı üzerinde yapılan çalışmalarda en küçük bir hiyeroglif, bir resim, bir küçük eşya ya da heykel rastlanırsa, bu bulgular doğrultusunda dünya tarihiile biline bilgilerin yeniden düzenlenmesi gerekecek. Adı ister Atlantis olsun, ister Mu, ister Lemuria; bilinmeyen tarihin bize sunduğu kanıtlar ile, uygarlıklar ve yaratılış ile ilgili sorular yeniden karşımıza çıkabilir.

     “Yonaguni Anıtı”, yüzeysel olarak platform benzeri veya kısmen basamak piramit benzeri bir yapıya sahip. Kuzey Peru’da Trujillo yakınlarındaki antik “Güneş Tapınağı” gibi. Yonaguni Anıtı doğu-batı yönünde 50 metre, kuzey-güney yönünde 20 metre genişliğindedir. Yapının tepesi, deniz seviyesinden yaklaşık 5 metre aşağıda bulunurken, taban yaklaşık 25 metre yüzeydedir. Yapı üzerindeki oluşumlara yapılış zamanı hakkında şöyle bir bilgiye sahip olabiliriz. Taşlar yontulmuş veüzerinde pürüzsüzlüğünün sağlanması için çeşitli işlemler yapılmış gibi gözüküyor. Buda bize bu ilemlerin denizin altında yapılmasının mümkün olamayacağını göstermekte yada bir uzaylı teknolojisi ile böyle bir yapı inşa edilebilir. Ama bunun yanında Buz devri döneminde deniz seviyelerinde ciddi artışlar yaşanmıştır. Buda bize primadin 8000 ila 10000 yıl önce yapıldığını göstermektedir.

     Okinawa Üniversitesi Ryukyus Üniversitesi Fizik ve Yer Bilimleri Bölümü öğretim üyesi Dr. Masaaki Kimura, Yonaguni Anıtı’nın geniş bir su altı haritalama projesini gerçekleştirdi. Bu çalışma sonucunda Dr. Kimura anıtın yapay bir yapı olduğu sonucuna varmıştır. Böyle bir durum bize anıtın önceden bilinmeyen ve çok gelişmiş bir medeniyetin ispatlarını sunmuş gibi gözüküyor.

     Bu bölgede bulunan yapılar, bir kale, zafer kemeri, beş tapınak ve en az bir büyük stadyumun kalıntılarını içerdiği düşünülmektedir. Bunların hepsi yollar ve su kanalları ile birbirine bağlanır ve kısmen büyük istinat duvarları tarafından korunan kısımlardır.

       Atlantis ve Mu medeniyetleri gerçekten var mı? Nasıl bir teknolojiye sahiplerdi? Medeniyetleri hangi bölgelerde kurmayı tercih etmişlerdi? Ve en önemli soru bu medeniyetler ne zaman var olmuşlardı? Tüm bu sorulara cevap olabileceği düşünülen yonaguni piramidi bize sunduğu ve sunabileceği bilgiler ile şimdiden 50 yılın en önemli keşfi olarak tarihteki yerini almıştır.

ANDREW CARSLSSIN (İNANILMAZ ZAMAN GEZGİNİ )

Kısa yoldan zengin olmanın yollarından biri de gelecekten gelmek olabilir mi?

Bilinen ilk zaman yolcusu Andrew Carlssin 2 hafta içinde 800$ lık yatırımını 350.000.000,00$ ‘a çıkardı.  Gerçi bunu yaparken dikkat çekmemek için çok daha büyük miktarda para kaybetmişti.

2 haftada yaptığı bu şaşırtıcı servet FBI’ın dikkatini çekti ve incelenmeye alındı.  İşler o kadar garipleşmişti ki 44 yaşındaki bu adam 4 saat boyunca yapılan sorgulamada 2256 yılından geldiğini ve borsada olacak olan tüm hareketleri bildiğini iddia etti. 126 adet yüksek riskli işlemden ettiği kar şans ile açıklanamayacak büyüklükteydi.  2002 yılından önce bu adam ile ilgili tek bir kayıt bile bulunamadı. Doğum belgesi, aile kayıtları, banka kayıtları, akrabalık ilişkileri, yaşadığı yerin adresi vb pek çok bilgiye ulaşılamadı. İçerden bilgi aldığı düşünüldü. Ciddi araştırmalar ve sorgulamaların ardından bilgi aldığı kişinin, kim olduğu, hangi departmanda çalıştığı bulunamadı. İşler giderek sarpa sarıyor, Andrew Carlssin’in gizemi gün geçtikçe artıyordu.

Yakalandıktan sonra Rikers adasında tutuldu. Yapılan görüşmeler esnasında Usama Bin Laden’in nerede olduğu, Aids aşısının ne zaman ve kim tarafından icat edileceği gibi birçok spekülatif açıklama yaptı. Ve tabi ki bu bilgiler hiçbir zaman halk ile paylaşılmadı.

 Zaman makinesinin nerede olduğu ile ilgili sorulara etik değerlerini öne sürerek cevap vermedi. En büyük korkusu bu teknolojinin yanlış ellere geçmesi ve geleceği değiştirme ihtimalidir.

FBI , araştırmaları sonucunda Carlssin’i sahtekâr olarak ilan edip,  gerçekleri itiraf edeceği zamana kadar hapiste kalacağını söyledi.  Ancak çok kısa bir süre sonra 1.000.000,00$ kefalet ile serbest kalan Andrew’den 2003 yılı itibariyle bir daha haber alınamadı.

Bilimkurgu hikâyelerini aratmayan bu hayat hikâyesinin yalan mı gerçek mi olduğu sizin hayal gücünüze kalmış…

GÖKKUŞAĞI PROJESİ (PHİLADELPHİA RAİNBOW PROJECT)

     1984 yılında Hollywood filmlerine bile konu olan bu deney Amerikan donanmasının 28 Ekim 1943 yılında Philadelphia limanında yapıldığı iddaa edilmiştir. Donanmaya ait De173 sınıfı USS Eldridge gemisi dakikalar içerisinde 600km uzağa ışınlanıp geri gelmiştir. Ama çeşitli rivayetler bu koruma destroyerini başka limanlarda da görüldüğünü iddaa etmektedir. Amerikan donanması böyle bir deneyin yapıldığını kesin cümleler ile yalanlasa da anlatılanlar bu deney hakkındaki şüpheleri arttırmayı başarmıştır.

     Deneyin ortaya çıkış hikayesi ile bir gökbilimci olan ve ufolarla ilgili araştırmalar yapan bilim adamı Morris K. Jessup’a gelen bir mektupla başlar. 1955 yılında Carlos Miguel Allende tarafından yazılan bu mektupta, deney ayrıntıları anlatılarak kendisininde deneyin tüm aşamalarını bilen ve yer alan görevli denizci olarak tasvir etmiştir ve anlatmıştır.

     Deney temelde Einstein’ın Birleşik alan teorisine dayatılmıştır. Bu teori Hitlerinde ilgisini çekmiş Einstein’ın  1923-25 yılları arasında yaptığı bu çalışmalar 1940 lı yıllarda Almanya’da da gizli bir şekilde denendiği raporlanmıştır.

     Bu teorinin Dr.John Von Neumann ve Dr. Nicola Tesla tarafından desteklendiği ve çalışmaların beraber yürütüldüğü iddaa edilmiştir.

     Teori temelde 75KVA gücündeki iki jeneratörün geminin ön tarafına monte edilmesini ve yayacakları manyetik ışının 3000 adet 6L6 güç arttırıcı tüp ile desteklenip, oluşan ışınlar ve radyo dalgalarının gemiyi sarması ile gemi görünmezlik özelliği kazanması hedeflenmişti. Ama deney hedeflenen amaçtan farklı bir yöne gitmiş ve ışınlanma gerçekleşmişti.

Allendenin anlattıklarını değiştirmeden ekliyorum:

Bir an sadece geminin çapasını görebildim, sonra o da kayboldu, ortada artık ne sis ne USS Eldridge vardı; bomboş denize bakıyorduk, bizim gemide bulunan üst rütbeli subaylar ve bilim adamları korku, dehşet ve heyacan içinde nefeslerini tutarak bu inanılması güç başarılarını seyrediyorlardı. Gemi ve mürettebatı hem radarda hem de gözlerimizin önünde yok olmuştu. Her şey planlandığı gibi yürüyordu, 15 dk. sonra emir verildi ve jeneratörlerin şalteri kapatıldı. Önce hiçbir şey olmadı, arkasından yeşil sis tekrar ortaya çıktı ve USS Eldridge yeniden görünmeye ve ortaya çıkmaya başladı ama gemi nereye gitmiş ve nereden geliyordu? Sis azalırken, bir şeylerin tuhaf gittiğini hissediyorduk. Hemen gemiye yanaştık, ilk önce mürettebatın çoğunun geminin yanından sarkıp kustuklarını gördük, diğerleri ise geminin güvertesinde şaşkın şaşkın dolaşıyorlardı, sanki hiçbirinin bilinci yerinde değildi. Yetkili ekipler gemiye girerek bütün mürettebatı kısa süre içerisinde uzaklaştırdılar ve yerlerini hazır bekletilen yeni bir mürettebat aldı. Bir iki gün sonra, yeni bir deneye daha karar verildi. Gemi istenen radar görünmezliğine ulaşmıştı, donanım değiştirildi ve 28 Ekim 1943’te deney yine aynı gemide tekrarlandı. Jeneratörler çalışmaya başladıktan hemen sonra Destroyer hemen hemen görünmezlik çizgisine ulaşmıştı, sadece burnu ve arkası görülüyor, arada ise bazı çizgiler belli belirsiz seçiliyordu. Sonra sadece su üzerinde tekne boyunda bir çizgi kaldı. Bir iki dakika sonra mavi bir ışık parladı ve o çizgi de yok oldu. Şimdi gemi tamamen yok olmuştu. Birkaç dakika sonra millerce uzakta Norfolk’ta ortaya çıktı. Göründükten biraz sonra bilinmeyen bir nedenle yine kayboldu ve Philadelphia’da tekrar ortaya çıktı. Bu kez durum çok ciddiydi, tüm mürettebatın başı beladaydı. Bazıları yok oldu ve bir daha geri dönmedi. Bu olayın en korkunç bölümü ise beş denizcinin geminin eriyen ve sonra yine katılaşan metal levhalarının içinde kalmalarıydı. Bu çok feci bir durumdu. Denizcilerin birisi kurtuldu fakat bir daha eski haline dönemedi. Aklını tamamen yitirmişti ama yapacak hiçbir şey yoktu. Bazılarının psişik yetenekleri gelişmişti, sokakta yürürken kaybolan ve yine ortaya çıkan insanlar vardı. Manyetik alanın içinde kalan mürettebattan kaybolanlar ancak birisinin yüzüne ve eline dokunulmasıyla görünür hale geliyorlardı, yani dokunmanın giysinin olmadığı bir yere yapılması gerekiyordu. “Donma” adı verilen bu olay saatlerce, günlerce sürebiliyordu, hatta bir tayfa tam altı ay donduktan sonra kurtarılabilindi. Elektronik kamuflaj başladıktan sonra geminin ve mürettebatının bütünüyle kaybolup,çok uzak bir yerde ortaya çıkıp ve sonra yeniden geri dönmesine neden olan neydi?

     1959 yılında Morris arabasının içinde ölü bulundu. İntihar gibi düşünülse de komplo teorisyenleri hem Morris ufolar ile ilgili çalışmaları hem de bu deneye göstermiş olduğu yoğun mesainin ona ölümü getirdiğini iddaa etmişlerdir.

     Hikâyenin diğer tarafında olan Amerikan donanmasının göstermiş olduğu belgeler ise deneyi yapılmadığını kanıtlar gibiydi. Çünkü sunulan belgelerde USS Eldridge gemisi 27 Ağustos 1943 yılına kadar hizmete girmemişti.

online alışveriş 

Web Tasarım  

Web Tabanlı Yazılım

Web Tabanlı Program

E-Ticaret sitesi fiyatları  

E-Ticaret sitesi  

sanal ofis  

sanal ofis ankara  

sanal ofis ankara  

Sanal ofis  

Hazır ofis ankara  

Kiralık ofis  

Sanal ofis  

Kiralık ofis  

Sanal ofis  

Yasal adres ankara  

Sanal Ofis  

Sanal ofis  

Sanal ofis Ankara  

Ankara sanal ofis  

Sanal ofis  

Sekreterlik hizmeti  

Sanal ofis  

Sanal ofis  

Sanal ofis Ankara  

Sanal ofis  

Sanal ofis Ankara  

sanal ofis ankara  

sanal ofis  

hazır ofis kiralama  

sanal ofis kiralama  

raf sistemleri  

sanal ofis   hazır ofis kiralama  

sanal ofis kiralama  

sanal ofis ankara  

sanal ofis ankara