Pazar , Aralık 15 2019

D

Daidalos.
Kekrops, yani Attika’nın kral soyundan gelme olduğu söyleyen Atina’lı sanatçı. “Ustaca işlenmiş ya da işleyen” anlamına gelen adı, eli her sanata yatkın olduğu için kendisine verilmiş. Gerçekten de Daidalos hem mimar, hem heykeltıraş, hem de her türlü mekanik araçlar yapan ve Platon’un Menon adlı diyaloğunda sözü geçen canlı heykelleri (Men. 97d) bile meydana getiren çok yönlü bir yaratıcıdır. Atina’daki işliğinde yeğeni Talos’la birlikte çalışırmış. Ne var ki günün birinde Talos ölü bir yılanın dişlerinden esinlenerek testereyi icat etmiş, bunu fena kıskanan Daidalos çırağını Akropol’den aşağı atarak öldürmüş. Davaya bakan Areopagos mahkemesi de Daidalos’u sürgüne mahkûm etmiş. Usta sanatçı Girit’e gidip kral Minos’un emrine girmiş ve onun İçin türlü işler görmüş: Bir boğaya âşık olan Pasiphae’ye içine girebileceği tahtadan bir inek yapmış (Pasiphae), Minotauros’u barındıracak Labyrinthos’u kurmuş, Theseus’un buraya girip çıkması için de Ariadne’ye bir yumak iplik kullaması fikrini vermiş. Theseus’un başarısında Daidalos’un parmağı olduğunu öğrenince Minos çok kızmış ve ustasını oğlu İkaros’la birlikte Labyrinthos’a kapatmış. Ama Daidalos oradan çıkmak çaresini de bulmuş: İkaros’la kendisine birer çift kanat yapmış, ikisi de böylece uçup gitmişler. Ikaros babasının sözünü dinlemediği için denize düştüğü halde, (İkaros) babası sağ salim Sicilya’nın Cumae şehrine inmiş ve kral Kokalos’un yanında saklanmış. Daidalos’u Sicilya’ya kadar kovalayan ve sonunda da bulan Minos gene usta sanatçının uydurduğu bir düzenle öldürüldükten sonra, Daidalos Kokalos’a olan şükran borcunu ona birbirinden güzel yapılar yapmakla ödemiş.

Daktyl’ler.
“Daktylos” Yunanca parmak dernektir. Mitolojide ise bu adla anılan ve sayısı değişik olan birtakım cinlerin sözü geçer. Daktyloi, yani parmak cinleri çokluk İda’lı diye vasıflandırılıp Girit’li Zeus, anası Rhea, ya da Phrygia’lı tanrıça Kybele’yle ilişkili olarak gösterilirler. Efsaneye göre, Daktyl’ler beş’tir ve doğuşları şöyle olmuştur. Tanrıça Rhea, Girit’in Diktys mağarasında Zeus’u doğurmak için sancı çekerken, ellerini toprağa dayayarak ıkınmış ve topraktan doğum sancılarını hafifletecek güç almış. Sağ elinin toprak üstünde bıraktığı izden beş cin doğuvermiş, bunlar tepeden tırnağa silahlı olarak çıkmışlar ortaya ve çıkar çıkmaz da yeni doğan Zeus tanrının şerefine hora tepmeye başlamışlar. Daktyller sonraları tanrıça Kybele’nin hizmetine girerek, onun kültünde rol oynamışlar. Kaynaklarda bu cinler çeşitli alanlarda yararlı olarak gösterilirler: Kureta’lar ya da Korybant’lar gibi baştanrı ve anasının tapım ve gizemlerinde gürültülü rakslarıyla yer alırlar, ayrıca, adlarından da belli olduğu gibi elişlerinde yaratıcı olurlar; Daktyl’ler bir efsaneye göre madenlerin ve maden işlemeciliğinin bulucularıdır, bunun ötesinde de, çok önemli bir çığır açarak “heksametron” denilen vezni kurmuş olmakla ün salmışlardır. Bilindiği gibi, altı ölçülü destan vezni Homeros’un İlyada ve Odysseia’sında kullanılmakla Yunan şiirinin doğuşuna yol açmıştır, bu vezinse daktylos denilen bir uzun, İki kısa heceli ayak, yani ölçülerden meydana gelir. Bu vezne parmak vezni denmesi parmaklardaki bir uzun ve iki kısa boğumdan ileri gelmektedir. Ne var ki Ege’de meydana geldiği apaçık anlaşılan ve Yunan dilinin yapısına pek de uygun olmadığı gözle görülen bu vezin efsaneden de, arkeolojik buluntulardan da anlaşıldığı gibi Ana Tanrıça kültüyle sıkı sıkıya bağlıydı. Elin en ilkel insanlarda da büyü aracı olarak ne büyük bir değer taşıdığı öteden beri bilinirdi, ama Çatalhöyük’te meydana çıkarılan fresklerden bu simgenin ne kadar geriye gittiği, eski taş çağını bulduğu görülmüştür. Bu inanç ve simgesi kesintisiz bir evrimle Phrygia’lı Kybele ve Efes’li Artemis kültüne gelmiş ve orada hem tapımın temeli olan raks ve müziğin doğup gelişmesine, hem de dünyada çığır açacak bir şiir ölçüsünün yaratımına yol açmış olabilir. Halikarnas Balıkçısı’nın birçok eserlerinde önerdiği bu görüş bugüne bugün büsbütün kanıtlanmış değilse de, din tarihine de, yazın tarihine de ışık tutacak bir buluş olarak değerlendirilebilir. Buluşun doğruluğunu pekleştiren kanıtlardan biri de bu vezinde beş daktyl’den sonra altıncı ölçünün “spondaios” yani sunu diye adlandırılmış, yani beş ayak, ya da adım oynadıktan sonra şarap sunusu yapılması, böylece veznin doğrudan doğruya bir kutsal dansla ilgili olduğunu göstermesidir; öte yandan ilkçağın bazı geç yazarlarında “Ephesia grammata” diye Efes’te Artemis tapınağında bulunan büyü formüllerinden söz edilmekte ve bunlardan birinin metni verildiğinde, bunun parmak vezinli altılık ölçüyle yazıldığı dikkati çekmektedir.

Çıkan sonuç şu ki, Yunan şiirinin ana vezni olan heksametron doğrudan doğruya Anadolu’lu Ana Tanrıçanın tapımından çıkmış ve uygarlıkta eşsiz bir ileri adım atılmasına, yani şiirin de, dansın da yaratılmasına önayak olmuştur. Bu önerinin daha yapılacak araştırma ve bulgularla büsbütün aydınlanacağı umulabilir (Kybele).

Damokles.
Sicilya’da Syrakusa zorbası Dionysos mutluluğunu öven Damokles’e mutluluğundan kendisine de pay vereceğini bildirmiş ve onu armağanlara boğmuş, ama başının üstünde keskin bir kılıç sallandırılmasını da buyurmuş. Bir kılla tavana bağlı olup her an başına düşecek durumda bulunan bu kılıç damokles’e bütün varlıklarını zehir etmiş. Damokles’in kılıcı deyimi hep tehdit ve tehlike altında bulunan maddesel varlığı dile getirir.

Danae.
Argos kralı Akrisios’la Eurydike’nin kızı (Tab. 10). Tunç kaplamalı bir odaya kapatıldığı halde Zeus’tan hamile kalır ve Perseus’u doğurur (Tab. 13). Danae çocuğuyla birlikte bir sandığa konarak denize atılır. Ama Zeus onları korur ve Seriphos adasına çıkmalarını sağlar. Danae orada kral Polydektes’in kardeşi Dyktis’in yanına sığınır, ne var ki Polydektes güzel kadına göz koymuştur, onu elde edebilmek için oğlu Perseus’u oradan uzaklaştırmak ister ve bu amaçla onu Medusa’yı öldürmeye gönderir. Bu arada kral Danae’ye karşı da, kardeşi Dyktis’e karşı da zor kullanır, ama Perseus dönüp Medusa’nın başını göstererek kralı taşa çevirir. Sonra tahtı Diktys’e bırakır ve anasını Argos’a geri götürür (Akrisios, Perseus).

Danaos.
İo soyundan gelme Argos kralı. Danaos, Belos’la Ankhinoe’nin oğlu, Aigyptos’un ikiz kardeşidir (Tab. 10). Efsanesi İo döllerinin Akdeniz’in güney kıyılarına, Suriye ve Mısır’a göçtükten sonra ana vatanları sayılan Mora yarımadasına dönmelerini dile getirmek için uydurulmuş olsa gerektir. Ne var ki Danaos adını bütün soyuna vermekle de ün salmıştır: Bilindiği gibi Homeros destanlarında Troya savaşına Yunanistan’dan gelme saldırganların hepsine birden Akha’lar, Argos’lular ya da Danao’lar (Danaoi) denir. Bu adın kaynağı ise açık değildir, kökeninin kuraklıkla bir ilişkisi olduğu, Danaos’un da Danaos kızları efsanesinde rastlanan pınar arama motifiyle bir araya getirilerek Mısır’dan gelmiş bir su arayıcısı, izcisi olabileceği ileri sürülmüştür. “Dan” kökü Halikarnas Balıkçısı’nın da belirttiği gibi en büyük tanrıların adında görülen ve belkl bizim “tanrı” sözcüğümüzle bir tutulabilecek bir köktür. Zeus adının nesnel halinde ve hele Demeter (Dan-meter’den gelme), Poseidaion (Poti-dan,yani koca tanrı) ve bazı ünlemlerde bu kökene rastlanır. Adı kadar Argos’a yerleşme efsanesi de anlamlıdır Danaos’un: Libya kralı olduğu halde, elli kızını kardeşi Mısır kralı Aigyptos’un elli oğluna vermek istemez. Danaos bu yüzden de Afrika’dan kaçıp Argos’a sığınır. Athena’nın öğüdüne uyarak elli kürekli bie gemi yapıp Akdeniz’e açılmış. Bir süre Rodos’ta kalmış ve o sırada kızları Lindos Athena tapınağını kurmuşlar. Argos’a vardıklarında tahtta Gelanor, ya da Pelasgos adlı bir kral varmış. Bu iki ad da aynı derecede anlamlıdır: Gelanor Lykia dilinde kral anlamına geldiğinden, Pelasgos’da Akdeniz çevresine yerleşmiş en eski boyun adı olduğundan ötürü. Danaos’la Pelasgos arasındaki taht kavgasını efsane şöyle anlatır: Danaos Gelanor’a tahtı elinden almak niyetinde olduğunu bildirince tartışmaya tutuşmuşlar, tanrılar krallığı kime uygun gördüklerini bir işmarla belli etmişler. Ormandan bir kurt çıkıvermiş ve oradaki bir sürünün başındaki bir boğaya saldırıp onu öldürmüş. Argos’lular, kurdun Danaos’u, boğanın da Gelanor’u nsimgelediğine inanarak, Danaos’u kendilerine kral seçmişler. O da kurt tanrı diye Apollon Lykios’a bir tapınak yaptırmış. Bu efsane de, Danaos Kızlarının serüveni de, dışarıdan gelme bu göçmenlerin ileri sürüldüğü gibi Argos’un yerlileri olmadıklarını, tam tersine zor kullanarak Peloponez’e yerleştiklerini açığa vurur. Lykia’lı Apollon’la ilişkileri de bir okadar anlamlı ve önemlidir (Aigyptos, Danaos Kızları).

Danaos Kızları.
Amca oğullarıyla evlenmemek için babaları Danaos yöneticiliğinde Argos’a kaçıp sığınan Danaos kızlarının serüveni Aiskhylos’un en eski tragedyası sayılan “Hiketides” (Yalvarıcı Kadınlar) oyununa konu olmuştur. Danos kızlarından meydana gelen ve oyunda çok önemli bir rol oynayan koroda bu kızların Aigyptos oğullarına varmaktan ve özellilke erkeklerle birleşmekten duydukları ürküntü ve tiksinti dile gelmektedir. Erkeklere karşı Amazon’ların tutumunu andıran bu davranış hem doğal (çünkü Aigyptosoğulları fazla yakınlarıdır), hem doğadışı sayılmaktadır (çünkü Danaos kızları doğa kanunu olan evliliğe de karşı koyarlar). Babalarının öğütlediği suçu, Danaos kızları işleyip kocalarını öldürdükleri halde, yalnız biri, Hypermestra kocasını esirger. Aishyklos Prometheus oyununda süreci şöyle anlatır (Prom. 855 vd):

Arzudan gözleri kararmış amca oğulları,

Güvercinlere saldıran çaylaklar gibi,

Yasak gerdeklerin avcıları gibi,

Koşup gelecekler onların ardından.

Ama tanrı hoş görmeyecek birleşmelerini.

Pelagos topraklarında kalacak ölüleri.

Karanlıkta pusu kuran kadın yüzlü cinayet

Hakkından gelecek hepsinin bir gece:

Her gelin öldürecek güveysini,

Kızıl kanlara boyanacak hançerleri.

Böylesi gelin güveylik düşman başına!

Bir tek gelin yalnız, ana olmak hevesiyle

Gevşeyip öldürmeyecek güveysini,

İkisi de kötü yollardan birisini seçecek,

Katil olacağıma kahpe olurum, diyecek.

Ve işte ondan doğacak Argos’ta bir kral

Soyu.

Ölüler ülkesinde Danaos kızlarının cezalandırılması, onların dibi delik bir fıçıyı sonsuzluğa dek doldurmak için uğraşmalrı işkencesi efsaneye sonradan katılmış bir motif olsa gerek. Klasik Yunan yazarlarında bu motif yoktur.

Daphne.
Defne ağacına dönüşen Thesallia ırmağı Peneus’un kızı Daphne güzelin güzeli bir nympha imiş. Kendini Gaia tanrıçaya adadığı için erkekten kaçarmış. Tanrı Apollon ona gönül vermiş, peşine düşmüş, kız kaçar, tanrı kovalarmış. Tam yakalanacağı anda Daphne, babası ırmağa yakarmış onu kurtarsın diye. Birden bir defne ağacına dönüşmüş. Tanrı da bakmış ki kolları arasında sıktığı gövde bir ağaç kütüğü. Defne ağacını kendi kutsal ağacı diye benimsemiş tanrı, sazını çalar, Musa’ların korosunu yönetirken dallarından yaptığı çelenkleri eksik etmemiş başından.

İlkçağda Daphne efsanesinden en çok esinlenen şair Ovidius’tur. Bizde Melih Cevdet Anday işlemiş bu konuyu. Onun şiirini olduğu gibi veriyoruz:

DEFNE İLE TANRI

Eskiden çok eskiden yeryüzünde

Güzelliği dillere destan

Bir su perisi vardı adı Defne

Upuzun saçları altın sarısıydı

Dolaşırdı kuytu ormanlarda bütün gün

Defne ırmak tanrısının kızıydı

Babası Pene derdi ki, kızım

Sen bana bir damat borçlusun

Sen bana bir torun borçlusun

Defne dedi ki babacığım

Beni zorlama ne olursun

Bırak beni kız kalayım ne olursun

Sıram sıram boynu büyük yavuklu

Bekleyedursun bir yanda

Defne başıboş gönlü özgür

İnatçı, hırçın ve gururlu

Koşup dururdu ormanda

“Benim geyiğim sen, kuzum sen

Benim biricik güvercinim sen

Kuzu kurttan korkar, geyik aslandan

Güvercin kartaldan kaçar

Ben sana acı vermek istemem

Ayaklarını kanatmasın çalılar

Yavaşla biraz düşeceksin

Geçtiğin keçi yolları dar

Dur hele kaçma benden

Sevgimdir seni kovalayan…”

Daha sözünü bitirmeden avcı

Korkak adımlarla uzaklaştı Defne

Kaçarken daha bir güzelleşti de

Ardında tir tir titreyen avcı

Tavşan kovalayan hırslı bir tazı

Gibi düştü Defne’nin peşine.

“Ben de yılmadan kovalayacağım

Büyülediğin kimmiş öğren

Ben ne bir dağlı ne bir çobanım

Oklardan sakınılmaz tanrıyım

Koca Zeus’tur babam

Geçmişi, bugünü, geleceği

Benimle bildi herkes, benimle bilir

Saz tellerine ben verdim seslerini

İlaçlar yaptım yabanıl otlardan

Ama bana çare değil şimdi hiçbiri

Kimden kaçıyorsun öyle sen

Asıl sensin benim avcım

Beni sen vurdun can evimden”.

Tavşan koşuyor, durmadan koşuyordu

Ardında av köpeği ter içinde

Boynunu uzatmış, yetişmek üzere

Birinde umut vardı, birinde korku

Tavşan ensesinde nefesler duyuyordu

Çünkü ışık gibi saran tanrıyı

Sevinin kanatlarıydı.

Gücü kalmamıştı artık Defne’nin

Koşamıyordu kaçamıyordu

Sapsarı, yalvardı babasına

Pene’nin suları üstünde gezdirip gözlerini

“Cezasını çekiyorum güzelliğimin

Irmakların gücü de sen gibi tanrısalsa

Ne yap yap değiştir beni

Başka bir biçime koy baba”.

Yalvarması daha bitmemişti ki

Bir gevşeklik sardı her yerini

Örtüldü göğüs yaprakla

Kolları, saçları dal oluverdi.

Avcı kollarına aldığı zaman

Kalbi çarpıyordu Defne’nin

Taze yaprakların altından.

Yazık dedi tanrı çok yazık

Saramadan yitirdim seni

Bari benim ağacım ol da

Yaprakların çelenk olsun kahramanlara

Ezgilerde, türkülerde anılsın bundan sonra

Yan yana adlarımız

Yazık dedi tanrı çok yazık.

Daphnis.
Öldükten sonra tanrılaştırılan Sicilyalı sığırtmaç. Çoban şiirinin kurucusu sayıldığı için, Theokritos da, Vergilius da onun adına şiirler yazdıkları gibi, Daphnis adını bu türün bir simgesi olarak da kullanırlar. Öyküsü şudur: Daphnis tanrı Hermes’le bir nympha’nın oğluymuş. Doğar doğmaz anası onu defne ağaçlarından bir koruluğa bırakmış, periler de alıp büyütmüşler, çoban olarak yetiştirmişler. Daphnis öyle güzel, öyle yakışıklıymış ki, nympha’lar da, kır tanrıları da tutkunmuş ona. Pan Daphnis’e kaval çalmasını öğretmiş, Apollon da şiir düzmesini. Sürülerini otlatırken Daphnis ya kaval çalar, ya da kendi uydurduğu türküleri çağırırmış. Ama genç yaşında canına kıymış. Nedeni de şu: Daphnis Nomia adlı bir çoban kızıyla sevişirmiş. Nomia’ya ömrü oldukça sadık kalacağına söz vermiş, ama kral kızı güzel çobanı bir gece sarhoş edip baştan çıkarmış, yatmış onunla. Öfkeye kapılan Nomia sevgilisinin iki gözünü kör etmiş. Daphnis de bir sürü dokunaklı yas türküleri çağırır, güzel dünyayı göremediğine bir türlü katlanamazmış. Öyle ki, sonunda bir uçuruma atmış kendini ve ölmüş. Söylentiye göre, babası Hermes bir kayaya ya da bir pınara döndürmüş onu. Her yıl bu pınarın önünde sunular sunulurmuş bu çoban tanrıya.

Vergilius’un Beşinci Sığırtmaç türküsünde iki çoban Mopsus’la Menalcas şöyle anarlar Daphnis’i (Çan yayınları, İ. Z. Eyuboglu çevirisi):

Yok olmuş artık Daphnis, nymphalar

Onun yürekler acısı ölümüne ağlamışlar,

Bir tekgüdücü bile o acı günlerde

Sürmemiş boğalarını ırmaklara,

Soğuk sulara, ey Daphnis.

Evet, o günler ırmaktan ne bir yudum su

içen,

Ne de bir tutam ot yiyen sürü olmuş

Otlaklardan.

Ey Daphnis, inlemiş o gün senin ölümüne

Afrika ‘nın aslanları bile.

Dardanos.
Atlas’ın kızı Elektra ile Zeus’un oğlu (Tab. 16). Dardanos Samothrake (Semendirek) adasında kardeşi İasion’la birlikte yaşarmış, ama İasion ölüp adayı da su basınca, bir sal üstünde karşıki kıyıya, yani Anadolu toprağına göçmek zorunda kalmış. Orada kral olan Teuker iyi karşılamış onu. Teuker bölgenin en büyük ırmağı Skamandros’la en büyük dağı İdaia’nın oğluymuş. Dardanos’a Teuker, kızı Batieia’yı vermiş ve öldükten sonra da tahtını. Dardanos kendi adını taşıyan bir şehir kurmuş – bugün Çanakkale’nin biraz ötesinde Troya yolunda Dardanos tepesi diye bu tepe gösterilir – ve ülkeye kral olduktan sonra bütün bölgeye Dardanos adı verilmiş. Dardanos böylece Troya kral soyunun atası olmuştur. Ayrıca Samothrake’den Kabir’ler (Kabir’ler) myster’lerini, giderek Kybele kültünü Phrygia’ya getirmiş olduğu söylenir. Pallas heykeli olan Palladion’u Arkadya’dan çalarak Troya’ya yerleştiren de oymuş derler. Dardanos soyunun gelişmesi İlyada’da Aineias’ın ağzından şöyle anlatılır (İL XX, 215 vd.):

Bulut devşiren Zeus ilkin baba oldu

Dardanos ‘a,

Dardanos kurdu Dardanie ‘yi,

O zamanlar kutsal İlyon yoktu,

ölümlü insanların büyük şehri

yoktu ovada.

Dardanos’lular çokpınarlı İda’nın

eteklerinde otururdu.

Dardanos ‘tan Erikhtonios doğdu,

kral oldu,

en varlıklı adamı oldu ölümlü insanların.

On bin kısrağı otlardı çayırlarda,

sevinirlerdi körpe taylarına bakıp.

Boreas, otlarken gördü onları, vuruldu,

bir at oldu kara yeleli, bindi kısraklara,

kısraklar gebe kaldı on iki tay doğurdular,

taylar bereketli tarlada hoplayıp zıpladılar,

koştular başakların tepesinde, başaklara

dokunmadılar,

dört döndüler denizin engin sırtında,

alacalı köpükler üstünde dört döndüler.

Erikhtonios’tan Tros doğdu, Troya’lıların

kralı.

Kusursuz üç oğlu oldu Tros’un da:

İlos, Assarakos, tanrıya denk Ganymedes.

En güzeliydi Ganymedes ölümlü insanların,

tanrılar kaçırdı onu Olympos’a,

Zeus ‘a şarap sunan olsun diye,

dediler güzelliğiyle yaşasın tanrılar

arasında,

İlos’un oğlu kusursuz Laomedon ‘du.

Tithonos’la Priamos doğdu Laomedon ‘dan.

Lampos, Klytios, Ares ‘in dölü Hiketaon

doğdu.

Assarakos’un oğlu Kapys, Kapys ‘in oğlu

Ankhises’ti.

Ankhises’ten ben doğdum, Priamos’tan

Hektor doğdu.

Övünürüm bu soydan, bu kandan olmakla.

Deianeira.
Deianeira Kalydon kralı Oineus’la Althaia’nın kızı ve Meleagros’un kız kardeşidir. Asıl babası Oineus değil de, bir ara Kalydon sarayında misafir kalan Dionysos’ınuş. Deianeira kardeşi Meleagros gibi yiğit bir kızdır, savaş arabasını ve silahlarını kullanmasını bilirmiş. Deianeira’nın acı öyküsünü Sophokles “Trakhis Kadınları” adlı tragedyasına konu etmiştir.

Herakles Hades’e inişinde Meleagros’un gölgesine rastlar, Kalydon avında can veren yiğit ona kız kardeşi Deianeira ile evlenmesini salık verir. Herakles de yeryüzüne döndüğünde güzel kıza gönül verir, ama onu alabilmek için önce Akheloos ırmağıyla dövüşmek zorunda kalır (Akheloos). Sonra Deianeira ile evlenir ve Hyİlos adlı bir çocukları olur. Yiğit bir süre sonra karısı ve oğluyla Kalydon’dan ayrılır. Yolda derin bir ırmağı geçmeleri gerekir, at adam Nessos’a rastlarlar, Nessos ırmağı geçirmek için Daianeira’yı sırtına alır, o sırada kadına yanaşmak ister. Karısının çığlıklarına koşan Herakles at adamı Lerna canavarının kanına batırdığı zehirli oklarından biriyle vurur. Nessos can çekişmekteyken Deianeira’ya yarasından akan kanı alıp büyü gibi kullanmasını öğütler. Bu iksirle kocasının sevgisini her zaman için koruyabileceğini söyler. Trakhis’e varırlar, Herakles Deianeira ile Hyİlos’u oraya bıraktıktan sonra başka işlere koşar. Bir ara Oikhalia kralı Eurytos’u yener, kızı İole’yi tutsak olarak alır ve Deianeira’nın yanına gönderir. Zaferini kutlamak için de karısından yeni bir gömlek ister. Kocasının tutsağı olan güzel İole’ye âşık olduğunu ve kendisini onunla aldattığını haber alınca Deianeira korkunç bir öfkeye kapılır, kıskançlık içini kemirmeye başlar, o sırada Nessos’un büyülü kanı aklına gelir, yeni gömleği bu iksire batırarak Herakles’e gönderir. Yiğit onu sırtına giyer giymez gömlek derisine yapışır ve korkunç acılarla yakmaya başlar. Gömleği çıkarayım derken, derisi de yüzülür. Bu dayanılmaz işkenceye son vermek için Herakles Oita dağında bir odun yığını hazırlatır, kendini alevlerin içine atar. Deianeira da duyduğu pişmanlığa dayanamaz, canına kıyar. Trakhis’te mezarı varmış, gelen gidene gösterirlermiş (Herakles).

Deimos.
Savaş tanrı Ares’in yanından ayrılmayan Deimos’la Phobos dehşeti, panik, korku ve onun sonucunda meydana gelen bozgunu simgelendirirler. Hesiodos bu iki tanrıyı şöyle tanımlar (Theog. 933 vd.) (Ares, Aphrodite):

Bu arada kalkan delen Ares ‘le

Kıbrıslı Tanrıça Aphrodite’nin

Birleşmesinden

iki çocuk doğuytodu, Phobosla Deimos,

Bozgun ve korku yaratan tanrılardır bunlar.

Belalı, korkunç savaşlarda bu tanrılar

iter kakarlardı ordu birliklerini

Yakıp yıkıcı Ares ‘in yardımıyla.

Deioneus.
İksion’un karısı olan Dia’nın babası. Deioneus kızını İksion’a verdikten sonra kendisine sunulması gereken armağanları isteyince, İksion onu ateş dolu bir kuyuya atıp öldürmüş (İksion).

Deiphobos.
Priamos’la Hekabe’nin oğlu (Tab. 16). Troya savunmasında yiğitçe çarpışan savaşçılardan biridir. Gözü pek ve akıllı olduğu için Hektor kardeşleri arasında en çok onu sever, ona güvenir ve bunun içindir ki tanrılar, özellikle Athena Hektor’un ölümünü sağlamak için onu araç olarak kullanırlar. Akhilleus’la Hektor ölüm-kalım savaşına girişmişlerdir ki, tanrılar Hektor’un öleceğine karar verirler. Athena yeryüzüne iner ve önce Akhilleus’a görünüp kendisiyle birlikte çarpıştığını, Hektor’u gidip kandıracağını söyler, sonra Deiphobos’un kılığına girerek Hektor’a yaklaşır (İl. XXII, 226 vd.).

Deiphobos kılığında Athena birkaç parlak sözle iyice kandırır Hektor’u o da, güvenle saldırır düşmana, atar kargısını (İl. XXII, 289 vd.).

Bundan sonraki sahne İlyada’nın en dokunaklı, insanca değeri en yüksek olan sahnesidir. Deiphobos’un adı geçmez artık İlyada’da. Ama sonraki efsaneler Paris öldükten sonra, onun Helene için Helenos’la yarışmaya girdiğini, kadını kazanıp aldığını, onunla evlendiğini, sonra da Troya düşünce Odysseus’la Menelaos’un onun evine birlikte saldırdıklarını, kendisini öldürüp bedenini paramparça ettiklerini anlatırlar. Homeros’un en güzel, en temiz kişilerinden birini kirletip lekelerler böylece. Biz onlara kulak vermeyelim, bizim için Deiphobos İlyada’nın Deiphobos’u kalsın, yani kaderin elinde oyuncak olup en sevdiği ağabeyisine kıyan trajik bir kişi.

Deipyle.
Adrastos’un kızı, Tydeus’un karısı, Diomedes’in anası (Tab. 23), (Adrerstos, Tydeus).

Deipylos.
(1) İlyada’da adı bir kere geçen Akha’lı bir savaşçı. Sthenelos’un arkadaşı.

(2) Troya’nın savaş sonrası efsanelerinde uydurulan bir kişi. Deipylos, Trakya kralı Polymestor’un Priamos’un büyük kızı İlione’den olan oğluymuş. Ama kral Priamos en küçük oğlu Polydoros’u ablasına emanet etmiş ki, Troya’ya bir şey olursa onu korusun diye. İlione kendi oğlu Deipylos’la kardeşi Polydoros’u karıştırmış ki, miras Polydoros’a değil de Deipylos’a kalsın. Ne var ki, Troya düşünce, Agamemnon Polymestor’dan Polydoros’u öldürmesini istemiş, Trakya kralı bunu yapmış, ama Polydoros’u öldürdüğünü sanarak kendi oğlunu öldürmüş. Bir gün Deipylos, yani Polydoros, Delphoi kehanetine başvurunca, kâhin ona yurdunun yanıp yok olduğunu, anasıyla babasının da öldüğünü bildirmiş, İlione’den gerçeği öğrenen Polydoros ablasını kocası Polymestor’u kör edip öldürmeye zorlamış. Polydoros üstüne İlyada’da bambaşka bir öykü anlatılmaktadır (Polydoros, Polymestor, Hekabe).

Delos.
Efsaneye göre, Poseidon günün birinde yabasıyla denize vuracak olmuş, vurduğu yerden bir parça toprak, bir ada çıkıvermiş. Ama yalın kayalıkmış bu ada, üstünde bir ot bile bitmezmiş, üstelik de denizlerde yüzer, dalgalarla oradan oraya sürünürmüş.

Gel zaman, git zaman tanrıça Leto doğuracak bir yer aramış (Leto, Apollon, Artemis). Zeus’tan gebe kaldığı için, Hera’nın hışmına uğramışmış, bu yüzden de hiçbir yer onu barındırmak istememiş. Trakya’da Athos, Anadolu’da İda dağlarına, İmbros, Lesbos, Samos adalarına, Miletos ve Knidos şehirlerine başvurmuş, ama ne dağ, ne ada, ne şehir, hiçbiri almamış Leto’yu Hera korkusundan. Derken Leto gitmiş, gitmiş, karşısına bir yüzen ada çıkmış, ona seslenmiş, demiş ki -Deloslu Apollon’a Homerik hymnos’ta modern denebilecek turistik bir görüşle diyor ve ant içiyor ki- ada doğumuna izin verirse, oraya öyle bir tapınak yaptıracak ki, bütün geçimini dünyanın dört bucağından bu tapınağa gelecek olan gezginlerden, yakarışlardan çıkarabilecek. Ve adada doğuyor Apollon’la Artemis. Ne var ki dokuz gün, dokuz gece sancı çekiyor Leto, bütün tanrıçalar başında bulunduğu halde doğuramıyor bir türlü, ta ki Hera’nın Olympos’ta alıkoyduğu kızı ebe tanrıça Eileithyia yardıma gelsin.

O gelince, onuncu günü dünyaya geliyor ikiz tanrılar. Ondan sonra da Delos’a “parlak” anlamına gelen adı verilir ve Zeus onu toprağın dibine mıhlar, Kyklad takımadalarından biri oluverir. Ve hymnos dört yılda bir Delos’ta kutlanan Apollon törenlerini şöyİe anlatır:

Nice tapınakların oldu, nice kutsal

koruların oldu;

yüce dağ başları senin oldu, ovalara bakan

dağ başları,

senin oldu denize dökülen nice ırmaklar;

ama gönlünü sevindiren ver, ey tanrı

Delos’tu asıl.

Orada toplanırlar uzun etekli İyonya’lıların

senin,

kadınlarını ve çocuklarını getirirler

yanlarında.

Sonra başlanır oyunlara,

sana bağlı olanlar gelirler ziyaretine,

yumruk, ezgi, dans yarışmaları sunarlar.

Onları oyunlarda gören sanır

ölümsüzdürler.

Sanki onlar için zaman denen şey yok, yaş

yok.

Kim görse bu erkekleri, bu güzel kuşaklı

kadınları,

hızlı gemilerini ve bütün varlıklarını kim

görse onların,

sevinç ve coşkuyla dolar yüreği.

Demeter.
Homeros destanlarında “güzel saçlı kraliçe”, “güzel örgülü Demeter” diye anılan toprak ve bereket tanrıçası Demeter (adını “Ge-meter” toprak ana olarak açıklayanlar vardır) Hesiodos’a göre Kronos’la Rheia’nın kızı, ikinci tanrı kuşağındandır (Tab. 5). Rheia’nın ilk kızı Hestia’dan hemen sonra doğmuştur. Öyküsünü kısaca şöyle anlatır Hesiodos (Theog. 911 vd.):

Demeter ‘in de yatağına girdi Zeus.

Canlıları doyuran, tarlalar tanrıçasının.

Ak kollu Persephone’yi doğurdu Demeter,

yeraltı tanrısı Aidoneus

kaçırdı onu anasının koynundan

ve bilge Zeus bıraktı kızını ona.

Demeter ekinleri ve özellikle buğdayı simgeler, onun tek efsanesi mevsimleri simgeleyen bir efsanedir. Bu efsane Yunan dünyasının daha çok buğday üreten bölgelerinde gelişmiş, tutunmuştur. En çok tapıldıgı yerler Eleusis ve Sicilya ovalarıdır, ama tapımına Girit’te, Trakya’da ve Peloponnesos’ta rastlanır.

Demeter tapımında da, efsanesinde de kızı Persephone’den ayrılmaz. Kimi zaman “Kore” (genç kız) adıyla anılan Persephone ile Demeter’e “iki tanrıça” denir. Persephone’nin Aidoneus, yani yeraltı tanrısı Hades tarafından kaçırılması Demeter kültünün de merkezindedir, tanrıçanın Eleusis’te kutlanan myster’lerinde de bu efsanenin derin sırlarına ermekle Demeter erenleri arasına karışılırdı.

Bu efsaneyi E. Peterich’in “Küçük Yunan Mitologyası”nda (M. Eg. B. yayınları, çeviren S. Baydur) anlatıldığı gibi alalım:

“Persephone bir gün oyun arkadaşlarıyla birlikte çayırda çiçek toplarken birdenbire yer yarılmış, tanrı Hades arabasıyla dışarı çıkagelmiş, kızı yakaladığı gibi kaçıp gitmiş. Ümitsizlikten ne yapacağını bilmeyen tanrı ana, kızını araya araya bütün dünyada dolaşmadık yer bırakmamış. Sonunda her şeyi gören ve bilen güneş tanrı Helios Kore’nin bulunduğu yeri söylemiş. Bunun üzerine Demeter Olympos’tan kaçmış, yüreği sızlayarak ıssız bir yere çekilmiş. Onun küsmesiyle toprağın bereketi kalmamış, insanlar kıtlık tehlikesine uğramışlar. Zeus boşuna onu barıştırmaya çalışmış, boşuna Hades’ten kızı geri vermesini istemiş: Tanrı kadın yalvarmalara kulak vermiyor, kendisine Hades’in sunduğu nar meyvesini yemiş olan Persephone bu sevgi büyüsüyle yeraltı hakimine bağlanmış bulunuyormuş. Bütün yalvarmalarının boşa gittiğini gören Zeus, Persephone’nin yılın üçte ikisini yani çiçek açma ve meyve zamanını, anası Demeter’in, geri kalan üçte birini, yani kışı da kocası Hades’in yanında geçirmesini kararlaştırmış. Böylelikle toprağa yeniden bereket gelmiş.

Sıkıntılarla dolu bu dolaşmaları sırasında Demeter bir kocakarı kılığına girmiş olarak Eleusis kralı Keleos’un evine uğramış. Kralın karısı Metaneira karşısındakinin tanrı olduğunu anlayamamış. Demeter’e oğlu Demophon’u bakmak, büyütmek üzere vermiş. Demeter bir tanrı besliyormuş gibi çocuğu nektar ve ambrosia ile beslemiş. Bir gün Metaneira, sütnineyi çocuğu alevler içine tutarken yakalamış. Çok korkmuş olan kraliçeyeye, tanrıça olduğunu söylemiş, büyük bir İşi bozduğunu bildirmiş: Demophon alevler içinde bütün dünya bağlarından kurtulup temizlenerek tanrı olacakmış; şimdiyse bir ölümlü olarak kalmış.

Başka masallara göre, Demophon’un erkek kardeşi Triptolemos tanrının evlatlığıymış. Triptolemos kanatları bulunan sihirli bir arabayla bütün dünyayı dolaşıyor, insanlara tarla bakımını ve Demeter tapımını ögretiyormuş. Anlatıldığına göre, tanrı kadının kendisi, Keleos’la oğullarına Eleusis’teki Demeter tapınağını kurmak öğüdünü vermiş. Bu tapınağın mysteria denilen gizli tapımı bütün eskiçağ boyunca büyük bir saygı görüyordu” (Eleusis, Keleos, Metaneira, Triptolemos).

Demeter’in İasion adlı bir ölümlüyle macerası da anlatılır. Bu macera tanrıçaların ölümlü erkeklerle sevişmelerine bir örnek olarak gösterilir (Od. V. 125) ve İasion’dan zenginliği, bolluğu simgeleyen Plutos adlı bir oğlu olur (İasion, Plutos).

Atina’da her ekim ayında yalnız kadınların katıldıkları “Thesmophoria” bayramı kutlanır ve iki tanrıçaya da “thesmophoriai” yani yasa getiren, insanlara doğal yasaları öğreten tanrıçalar denirdi. Aristophanes “Thesmophoria Bayramını Kutlayan Kadınlar” adıyla bir komedya yazarak, kadınların nasıl bu gizli törenler sırasında kadın düşmanı Euripides’i suçladıklarını sahneye koymuştur.

Romalıların tapındıkları Ceres, Demeter’den pek farklı değildir. Oysa Demeter’le Anadolu’nun bereket tanrıçası Kybele arasında hemen de hiçbir ilişki kurulamaz.

Demeter’e yazılmış birçok övgüler vardır. Bunların en önemlilerinden biri Homerik denilen bir hymnos’tur, biri de İskenderiye’li şair Kallimakhos’tandır.

Demodokos.
Bunca bin dizelik Homeros destanlarında öylesine usta bir ya da birkaç ozanın sesini, sözünü dinler de, bir tekinin adını öğreniriz yalnızca, o da Demodokos’tur. Demodokos Phaiak kralı Alkinoos’un sarayında görevli ozandır. Adından da belli olduğu gibi demos; halkla ilişkilidir. Bu, ozan, halka söyler, halktan saygı görür; değerlidir, halkın saydığı ve sevdiği bir kişidir. Odysseus kendisi şöyle tanımlar ozanı (Od. VIII, 478 vd.):

Ozanlar saygı görürler ve değerli bilinirler

bu yeryüzünde yaşayan tekmil insanlar

arasında,

çünkü Musa öğretmiştir onlara ezgi

söylemeyi,

Musa çok sever ozanlar soyunu.

Kral Alkinoos da hiçbir şöleninden eksik etmez onu, şölene oturulacak mı, hemen çağırır (Od. VIII, 44 vd.).

Gelince altın çivili bir koltuğa oturturlar ozanı, yemek dolu bir masa çekerler önüne, sazını asarlar başının üstünde bir çengele ve şölende, oyunda, bedenin de, ruhun da devineklerini yöneten bu ozandır (Od. VLIL 261 vd.).

Ozan Demodokos birkaç kez sahneye çıkıp ezgi söyler. Odysseia’da, Ares’le Aphrodite’nin aşklarını söyler (Od. VIII, 267 vd.), ve Troya savaşını söyler, destanlık yiğitleri anar, o sıra Odysseus duygulanır, kimliğini açığa vuracak bir dilekte bulunur, şöyle der ozan (Od. VIII, 487 vd.):

Daha çok sayarım, Demodokos, seni tekmil

ölümlülerden.

Sanatı ya Musa öğretti sana, ya da Apollon.

Ne güzel söyledin Akha’ların destanını,

olduğu gibi,

neler yaptıklarını ne güzel söyledin,

nelere katlandıklarım, neler çektiklerini.

Haydi şimdi geç başka bir konuya,

şu tahta at olayını anlat şimdi bize,

Athena’nın yardımıyla Epelos yapmıştı onu

hani,

getirmiş Akropolis’e dayamıştı tanrısal

Odysseus da kurnazca,

İlyon’u yıkacak adamlarla doluydu içi.

Anlatabilirsen bunları, getirip bir biçimine,

bundan böyle tekmil insanlara ben de

diyeceğim ki:

Tanrı sevdi onu, tanrısal bir şiir bağışladı

ona.

Odysseus’un da yiyordu içi içini,

yanaklarını ıslatıyordu kirpiklerinden sızan

yaşlar…

Yalnız Alkinoos farkına varır Odysseus’un ağladığının, susturur ozanı ve sorar konuğuna niçin acı gözyaşları döktüğünü “dinlerken Argos’luların ve İlyon’un başına gelenleri”.

Odysseus da işte o zaman başlar Odysseia’ yi, yani geçirdiği bütün serüvenleri anlatmaya.

Demodokos Odysseia destanının en sevimli, en ışıklı bir kişisidir. Homeros’un kendisi midir? Kör ozan üstüne nice söz söylendi, nice mürekkep döküldü. Homeros kör müydü, değil miydi diye tartışıldı. Okuyucu kendi duygu ve izlenimine göre karar versin, ben bugüne dek okuduğum bunca yapıtların hiçbirinde şair Homeros’un gözü gibi gören göz görmedim.

Demophon.
Bkz. Demeter.

Deukalion.
(1) Soylar mythos’unda Hesiodos tunç soylu insanların kendi elleriyle yok olduklarını, ad bırakmadan öbür dünyaya göçüp Hades’in karanlıklarına gömüldüklerini söyler, ama bunun nasıl olduğunu anlatmaz. Tufan sözü ve kavramına rastlanmaz en eski Yunan kaynaklarında. Ne var ki Yunan mythos’unun Tufan kahramanları Deukalion’la Pyrrha’nın, insanlığın başına gelen yıkımlarının kaynağında bulunan Prometheus ve Epimetheus soyundan olmaları (Tab. 3) Hesiodos’un Sümer, Babil ve Samî kaynaklarından bazı efsaneleri alıp, bazılarını almadığını gösterir. Yunanlıların Tufan efsanesi daha sonraki bir çağda, belki Tesalya’da uydurulmuş ve kahramanları Deukalion’la Pyrrha, Prometheus-Pandora mythos’una bağlanmış olabilir. Bu efsane Hellen ırkının atasını kurma işine de yaramış, şöyle ki Tufan’dan kurtulan Deukalion’la Pyrrha’nın bir oğlu olur, adı Hellen, onun da üç oğlu olur: Doros, Ksuthos ve Aiolos. Doros’la Aiolos doğrudan doğruya Dor ve Aiol ırklarının atası, Ksuthos ise çocukları Akhaios’la İon yoluyla Akha’ların ve İon’ların atası olur (Tab. 20; Tufan, Hellen).

(2) İlyada’da adı geçen bir Deukalion daha vardır: Girit kralı Minos’la Pasiphae’nin oğlu ve Troya savaşına katılan Meriones’in dedesidir (Meriones). Theseus’un dostu olan bu Deukalion Kalydon avında da bulunmuş.

Devler ve Tanrılar Savaşı (Titanomakia).
Hesiodos Olympos tanrılarına kadar birbirini izleyen soyları, kuşakları, saydıktan sonra, şöyle der (Theog. 630 vd.).

Titan tanrılarla Kronos oğulları

ki birileri, mağrur Titanlar, Othrys’de,

öbürleri, tüm nimetleri verenler,

Olympos’un tepesinde oturanlar,

uzun zamandan beri savaşıyorlardı

güçlü saldırılarla birbirlerine girerek.

Yürekleri hınçla dolup taşarak

tam on yıl cenkleşti durdular,

bitip tükenmek bilmiyordu bu kavga,

belli değildi kimin kazanacağı.

Demek ki Zeus Kronos’u yenmekle egemenliği hemen ele alamadı, Olympos’luların saltanatı ancak kendilerinden önceki kuşakla on yıl süren bir savaştan sonra kurulabildi. Bu başarının da ancak Yüz Kollu Devlerin yeraltındaki hapislerinden çıkarılmalarıyla sağlanabildiği belirtilir. Othrys’le Olympos ikisi de Thessalia’nın birer yüksek doruğudur. Bu iki dağın tepesinden sürdürülen savaş Theogonia’nın en renkli, en devinekli sahnelerindendir (Theog. 666-735):

Ogün tanrı ve tanrıça hepsi

azgın bir cenk havası estirdiler,

Hepsi, Titan tanrıları, Kronos oğulları

ve Zeus ‘un gün ışığına çıkardığı

güçlerine dayanılmaz azgın devler,

Her birinin yüz kolu vardı onların

omuzlarında heybetle savrulan,

her birinin elli de kafası vardı

güçlü bedenlerinin omuz başlarında.

Dikildiler Titanlara karşı korkunç savaşta

koca ellerinde yalçın kayalarla.

Titanlar da atılıyordu şevkle sıra sıra,

her iki taraf gösteriyordu var gücünü.

Çevrede sonsuz deniz homurdanıyordu,

Toprak kükredi birden gür sesiyle,

engin gökler yankılanıp inildedi

ölümsüzlerin saldırıları altında,

koca Olympos sarsılıyordu temelinden,

ağır bir deprem iniyordu Tartaros’a kadar

karışarak gümbürtüsüne korkunç

Rüzgârlar da karışıp bu kaynaşmaya

savuruyorlardı sarsılan toprağı

karıştırıp birbirine tozları,

şimşekleri, yıldırımları, gümbürtüleri,

büyük Zeus’un bu savaş silahlarını.

Bir yandan öbür yana taşıyorlardı

savaşların bağırış çağırışlarını.

Yamandı gümbürtüsü bu korkunç savaşın

ve yamandı gözlere sığmayan görüntüleri.

Derken, herkes hışımla birbirine girmişken

savaş duraklayıverdi birdenbire.

Ama ön saftaki Kottos, Briareus, Gyes,

savaşa doymayan bu yüz kollu devler

azdırdılar yeni baştan savaşı:

Üç yüz taş birden fırladı

bu devlerin güçlü kollarından.

Kapkara saldırılarla ezdiler Titanları,

yol yol toprağın altına tıktılar onları,

vurdular zincire yendiklerini

ve gökler ne kadar uzaksa topraktan

toprağın o kadar altına gömdüler onları.

Bir örs gökten düşse dokuz gün, dokuz gece

ancak onuncu günü varabilirdi yeryüzüne

ve tunç bir örs düşse yeryüzünden ancak

dokuz gün, dokuz gece sonra varabilir

Tartaros’a.

Tunçtan bir duvar çevirmiştir orayı,

üç kat karanlık sarar dar boğazını,

üstünde kökleri bitegelmiştir toprağın,

ve ekinsiz, uçsuz bucaksız denizin.

İşte orada saklıdır Titan’lar karanlıkta

bulutları toplayan Zeus’un istemiyle.

Güçleri yetmez çıkmaya oradan

Poseidon kapamıştır tunç kapıları,

dört bir yanda yükselir duvarları.

Kalkan tutan Zeus’un buyruğuyla

durur orada sadık birer bekçi gibi

Gyes, Kottos ve coşkun yürekli Briareus.

Dia.
Deioneus’un kızı, İksion’un karısı (İksion).

saldırışların,

savrulan kayaların, gürzlerin.

Haykırışlarla yüklüydü atılan her şey,

iki tarafın birbirine karışan sesleri

yükseliyordu yıldızlı göklere kadar,

korkunç bir kargaşaya dönerken

boğuşmaları.

Zeus da artık tutmaz oldu öfkesini.

Yüreği dolar dolmaz öfkesiyle

bütün gücünü salıveriyordu ortaya.

Şimşekler saçıyordu gökten ve

Olympos’tan,

gürbüz elinden fırlayıp uçuyordu yıldırım

gök gürültüleri arasında parıl parıl,

sallayıp savuruyordu kutsal alevi

gittikçe sıklaşan şimşekleriyle.

Dört bir yanda, çatır çatır yanıyordu

canlılara can veren Ana Toprak,

bar bar bağırıyordu ateş alan ormanlar,

kaynıyordu karalar ve ekinsiz denizler,

yakıcı bir soluk sarıyordu yer oğlu

Titan’ları

koskaca alevler karışırken bulutlara;

ne kadar güçlü de olsa Titan tanrılar

kamaşıyordu gözleri şimşek ve

yıldırımlardan,

akıl almaz bir azgınlık sarmıştı evren

boşluğunu,

gözlerin gördüğü, kulakların işittiği

göklerin yerle çarpışmasından doğabilecek

görüntülere ve seslere benziyordu.

Daha büyük olamazdı gümbürtü.

Biri çökerken öteki üstüne düşse onun.

Böylesine büyüktü gümbürtüsü

birbiriyle cenkleşen tanrıların.

Diana.
Erken çağlardan beri Yunan Artemis’iyle bir tutulan İtalya’lı bir tanrıça. Diana’nın Roma’da anlatılan efsaneleri Yunan Artemis’inden esinlidir. Orestes İtalya’ya Tauris Artemis’ini getirmiş ve Nemi’ye yerleştirmiş. Gerçekten de Latium’un bu şehri çevresinde bir göl, kutsal bir koru ve Diana’nın bir tapınağı vardı. Tauris’te olduğu gibi burada da tanrıçaya insan kurban edilirdi. Tapınağa başrahip olabilmek için kendinden önceki başrahibi tanrıçaya kurban etmek gerekirmiş bu tapınakta. Başka bir efsaneye göre, tanrı Asklepios’un dirilttiği Hippolytos Artemis’e kaçırılıp İtalya’ya getirilmiş ve Virbius adıyla tanrıçanın kültüne girmişti.

Roma’lıların gözünde Diana avcı tanrıça değil de, daha çok Apollon’un kardeşi bir ışık tanrıçası sayılırdı (Artemis).

Dido.
Kartaca kraliçesi Dido’nun efsanesi Vergilius’un “Aeneis”, destanına dokunaklı bir sevda romanı olarak girmezden önce de vardı ve şöyle anlatılırdı: Fenike kenti Tyros’un kralı iki çocuk bırakarak ölmüş, biri kızı Elissa, öbürü oğlu Pygmalion. Babası öldüğü zaman Pygmalion çocukmuş, ama halk onu krallığa seçmiş, amcası Sicharbas’ı da naip olarak saptamış ve Elissa’yı onunla evlendirmiş. Ne var ki Pygmalion amcasının definelerine göz dikerek Sicharbas’ı öldürtmüş. Bu korkunç durum karşısında Elissa Tyros’tan göçmeye karar vermiş ve yanına kentin ileri gelenlerinden bir grupla Sicharbas’ın definesini de alarak denize açılmış. Yolda giderken gemiden ağzına kadar dolu torbalar atıyorlarmış denize. Dido bu torbaların içinde Sicharbas’ın altınları olduğu kanısıyla kardeşini aldatmaya girişmiş, oysa torbalar kumla doluymuş. Göçmenler, gide gide Afrika’nın Libya kıyılarına varmışlar ve orada karaya çıkmışlar. Önce Kıbrıs’a uğrayıp Aphrodite tapınağından seksen genç kız kaçırarak kendilerine eş edinmişler. Libya yerlileri Elissa ile adamlarını iyi karşılamış, bir öküzün pöstekisine sığacak kadar toprağı seçip oraya yerleşebileceklerini söylemişler. Elissa da bir öküz derisini öyle ince şeritler halinde kesmiş ki, epey bir toprağı elde edip oraya bir kent kurmaya koyulmuş. Bu kent sonradan Kartaca diye anılacak Roma’nın düşmanı, büyük Afrika kentidir. Elissa orada kraliçe olur, ne var ki yöre krallarından biri ona talip çıkar, evlenmek ister. Elissa bu isteği tiksintiyle karşılar, ama komşu krala karşı koyamayacağını bildiği için, üç aylık bir düşünme süresi ister, o sırada ölen kocasının ruhunu yatıştıracağını söyler. Üç ay sonra da bir odun yığınının üstüne çıkarak kendini diri diri yakar.

Vergilius’un bu efsaneyi kullanarak yarattığı öykü şöyledir: Elissa’nın adı Dido’ya çevrilir, Sicharbas Sychaeus olur. Destan, Aeneas’ın Kartaca topraklarına ayak basmasıyla başlar, kentini kurmakta olan kraliçe Troya’lı kahramanı görür görmez çarpılır, tanrıça Aphrodite’nin düzenlerine kurban gider. Aşkı ona her şeyi unutturur, Vergilius kraliçenin Aeneas’a Troya savaşını nasıl anlattırdığını uzun uzadıya gözümüzün önüne serdikten sonra, bir av sırasında fırtına ve doludan kaçan Troya’lı kahramanla Kartaca’lı kraliçenin nasıl bir mağaraya sığınıp orda Eros’un oklarına dayanamadıklarını, büyük bir aşk harlayışıyla birbirinin olduklarını anlatır. Hemen Fama diye bir tanrıça çıkar ortaya, dedikoduyu simgeleyen, bu Fama gider dünyanın dört bir yanına yayar haberi, Dido’nun Aeneas’la seviştiği haberini; Zaman geçer, Dido aşkını kız kardeşi Anna’ya açar, bu sırada komşu kral İarbas, Dido’nun bir yabancıyla sevişmesini rezalet sayarak Dido’yı sıkıştırır. Tanrılar da Odysseia misali araya girerler ve Aeneas’a haberci gönderirler ki, kaderi Dido’nun yanında keyif sürmek değil, İtalya’ya gidip yeni bir kent, bir devlet kurmaktır. Aeneas boyun eğer, gizlice kaçmaya hazırlanır, Dido farkına varır, aralarında sert bir tartışma, büyük bir kavga kopar, kraliçe sevgilisini alıkoyamayacağını anlar ve canına kıymayı göze alır; bir odun yığını hazırlatır, Aeneas’la birlik, beraberliklerini yansıtan ne varsa hepsini oraya yığar, gece yarısı gene tanrıların dürtüsü üzerine Troya’lılar yelken açtıklarında, Dido gidişlerini gözler, sonra kılıcının üstüne atılarak kendini öldürür. Böylece hazırlanan odun yığını ölüsünün yakıldığı odun yığını olacaktır. Uzaklaşan Aeneas ufukta sevgilisininin yanan mezarından yükselen dumanları görür. Bu serüven Latin şairinin en güzel, en içli dizeleriyle dile gelmiştir. Anna diye anılan kız kardeşi belki de ilerde Anna Perenna adıyla tapılan Roma tanrıçasıyla bir tutulabilir (Aineias, Anna Perenna).

Didyma-Didymeion.
İonya’nın en büyük kenti Miletos’un Didyma denilen yerde kurduğu Apollon tapınağına “Didymeion” denirdi. İlkçağ yazarları bu adın kaynağını vermiyorlar; ikiz tapınak, ya da ikizler tapınağı anlamına gelen bu ad, iki doruklu bir dağdan, ya da tanrı Apollon’un sevdiği ikizlerden gelmedir diyenler var. Oysa -Didym- kökü Yunanca değil, Anadolu’nun yer adlannın çoğu gibi, Yunan öncesi bir zamandan kalma olsa gerek. Nitekim Apollon’a -Apollon adı da Yunanca değil, onu Yunan diline bağlamak amacıyla yapılan bütün açıklamalar yetersizdir- Greklerin Anadolu’ya gelmesinden önce tapındırdı herhalde Didyma’da.

Pers savaşlarından sonra İonya’nın yeniden kalkınmasıyla Miletos Didyma tapınağını bir daha kurmak ve bilicilik merkezini canlandırmak yoluna gider. Bu iş çok büyük çapta tutulur: Mimar olarak, Efes’te yanan Artemision’u yeniden yapan Panionios’la, Milet’li mimar Daphnis seçilir. Bitince Didyma tapınağı dünyanın sekizinci harikası olacaktır. Ne var ki yeni Didymeion 150 yıl boyunca Milet’in hazinesini yıprattığı halde, bir türlü tamamlanamamış, tapınak hiçbir zaman doğru dürüst bir çatıyla örtülememiştir. Hıristiyan ortaçağında Didyma’ nın hâlâ orada durduğu ve belki de canlılığını sürdürdüğü tapınağın tabanında çizili görülen haçlardan belli. Işık tanrı Apollon’un gücünü Hıristiyanlar da kolay kolay söndürememiş olacaklar ki, hemen arkalarından gelen puta tapanlar haçları birer daireyle çevirmişler.

Didymeion’a gelen duacılar, Panormos limanında karaya iner ve dört Idlometrelik, aslanlarla süslü yolu yürüyerek varırlardı tapınağa. Delphoi’de olduğu gibi Didyma’da da falcılar kadınmış. Ellerinde kutsal bir değnek, bir kuyunun üstünde oturur, kara sularda gördükleri ışıltıları yorumlarlar ve bilicilere fısıldarlarmış. Tanrı sarhoşluğuna kapılmış kadının ağzından gelişigüzel dökülen sözleri vezinli dizeler halinde dile getirmek de bilici rahiplerin göreviydi (Brankhos, Brankhosoğulları).

Dike.
Dike, Themis’le Zeus’un kızı ve Eunomia ve Eirene’yle birlikte Hora’ların biridir. Adı Yunan dilinde birçok anlamlara gelir; simgelediği başlıca soyut kavram hak, doğruluk ve adalettir. Dike sözcüğü, adaletin uygulandığı mahkeme için de kullanılır, mahkemede verilen hüküm için de; “diken didonai” deyimiyse ceza görmek anlamına gelir.

Dike insanlar arasında yaşar, onun içindir ki, şiirde de, düzyazıda da çok adı geçer. Dike kavramından Yunanlıların ne anladığını iyice kavramak için başlıca kaynaklarımız Hesiodos ve tragedya yazarları olsun. Bu kavramı incelemeye değer.

Hesiodos’un ikinci büyük eseri “İşler ve Günler”de Dike’ye 180 dizeye yakın uzun bir bölüm ayrılmıştır. Bu bölüm Hesiodos’un bütün hayat felsefesini verir. Yalnız Hesiodos’u tanımak bakımından değil de, orta halli bir insanın toplum içinde Dike tanrısal kavramını nasıl görüp, nereye yerleştirdiği açısından incelemek istiyoruz bu parçayı. Bölüm bir hayvan masalıyla başlar (İşl. 202 vd.); “krallara” yani kadılara, yargıçlara seslenen şair hayvanlar dünyasında kaba kuvvetin hüküm sürdüğünü, ama insanlar dünyasında öyle olmadığını söyler. İnsanlar arasında Dike vardır. Dike tanrı Zeus’tan gelir, Dike yani doğruluk toplulukların varlığını ve mutluluğunu sağlar. Hesiodos burada tanrıça Dike’ye uzun bir övgü yazar. Kardeşi Perses’ten haksızlık gören ve yargıçlarca korunmayıp hakkını alamayan Hesiodos’un Dike’ye bu övgüsü patetik olmakla kalmaz, kendilerine yargıç deyip de rüşvet alarak eğrilik yoluna sapan krallara da etkin bir derstir.

Soylar mythos’u dünyayı bir cehenneme çevirmekle bitmişti. Yoksulluk, umutsuzluk sarmıştı ortalığı, insan Pandora’nın işlediği suç (ki buna da suç denmez ya, bir tedbirsizlikti sadece) yüzünden ne kadar kötülük varsa, hepsini başlarına bela etmişlerdi. Bundan kurtuluşu adalete güvenle, Dike’yi insanların arasına almak, onu her işte uygulamakla görmek ve salık vermek Hesiodos’un Yunan düşüncesine en büyük katkısıdır. Kratos’la Bia’yı kendine başlıca yardımcı eden Zeus burada bir zorba olmaktan çıkıyor, insanlığa yarar ve iyilik getiren tanrı, gerçek bir tanrı oluveriyor. Yeryüzü de yeni baştan bir altın çağa, bir cennete dönüyor. Doğruluk üzerine kurulu bir insan cenneti.

Hesiodos’un bu yüce görüşünü tragedya yazarları da benimser, benimseyenlerin, dile getirenlerin başında da Aiskhylos gelir. Ahlakı her şeyden üstün tutan bu şair, doğruların ocaklarında mutluluğun ürünleri bulunduğunu söyler (Ağam. 750 vd.); Sophokles de Elektra tragedyasında, işlenen suçun hemen peşinden Dike’nin öç tanrıları Erinys’lerle birlikte geldiğini ileri sürer (Elekt. 472 vd.).

Şiirde bir tanrısal varlık olarak canlandırılan Doğruluk gitgide soyutlaşır Yunan düzyazısında ve sonunda Platon’un bunca diyalogunda, özünün nitelikleri, toplum içinde yeri ve etkisi araştırılan “to dikaion” diye dinsiz bir felsefe kavramına döner.

Diktynna.
Bkz. Britomartis.

Diktys.
Bkz. Danae.

Diomedes.
(1) Bir Trakya kralı. Ülkesine gelen yabancıları atlarına yem olarak verirmiş. Herakles, Diomedes’i kendi atlarına yedirerek bu vahşi töreye son vermiş (Herakles).

(2) Tydeus’la Deipyle’nin oğlu, Troya önünde savaşan Argos’lu yiğitlerin en yamanı (Tab. 23). Diomedes’e verilen sıfatlar hep savaşta üstünlük gösterir niteliktedir. Babası gibi ünlü, güçlü bir at sürücüsü olmaya özenir Diomedes. Diomedes’e bütün bir bölüm ayrılmıştır İlyada’da, orada tanrıça Athena ona destek olup, her türlü yiğitle, giderek tanrılarla bile boy ölçüşmeye kışkırtır onu. İki benzetmeyle Diomedes’in atılganlığı dile getirilir.

(İl. V, 142):

Tıpkı bir aslan gibi kudurmuştu işte

dev yapılı Diomedes, Troyahlara

saldırınca.

(İl. V, 87 vd.):

Eriyen karlarla beslenip taşan bir ırmak gibi

köpürüyordu Diomedes ovada.

Zeus ‘un yağmuru yağınca sağanak sağanak,

birdenbire kabarır, taşar o ırmak,

akar hızla, yıkar sınırlarını,

tutamaz onu üst üste yığılı toprak,

bol çiçekli bahçelerin duvarları tutamaz

onu,

gelir, yok eder insanların el emeğini.

Troya’lıların sıraları Tydeus-oğlunun elinde

oluyordu iste böyle darmadağın,

çok kalabalıktılar, ama dayanamıyorlardı.

Diomedes, Lykia’lı yiğit Pandaros tarafından yaralanınca büsbütün kudurur, art arda altı Troya’lı öldürür, iki esir aldıktan sonra Pandaros’u da tepeler (V, 290 vd.), Aineias’ı, iki insanın kaldıramayacağı kadar ağır bir taşla yaralar, o sırada oğlunun yardımına koşan Aphrodite ile çarpışır.

Aphrodite ile yetinmez, Ares’i de yaralar Diomedes (V, 855 vd.). Destan boyunca savaşta da, karada da ön planda görürüz Diomedes’i. Odysseus’la birlikte gece keşfe çıkar, Troya’lı gözcü Dolon’u öldürürler (X, 272-279), öldürmeden önce de birçok sırlar alırlar ağzından. Sonra Trakya’lıların kampından geçerken, korkunç bir katliam yaparlar, önderlerleri Rhesos’u öldürüp, atlarını alıp götürürler.

Diomedes, taşkın canlı da olsa, yasa, töre bilmez bir yiğit değildir. Glaukos’la çarpışmaktan vazgeçmekle konukluk kurallarına saygısını belirtir (İL VI, 12 vd.) (Glaukos, Bellerophontes). İlyada’dan sonraki destanlarda Odysseus’la birlikte Lemnos’a gidip Philoktetes’i aradıkları anlatılır (Philoktetes). Troya savaşı bitip de Argos’a dönünce kendisini aldatan karısı Aigialeia’nın kurduğu tuzaktan zor kurtulmuş. Bu ceza ona yaraladığı Aphrodite’den gelmeymiş.

Diorfiedes “Thebai’ye Karşı Yediler” destanında da rol oynar. Babası Tydeus, Adrastos’un damadı olmak bakımından bu seferde ön planda savaşmış ve büyük bir ün kazanmıştı. At adam Kheiron tarafından yetiştirilen Diomedes de dedesi Adrastos’tan Argos tahtını miras aldıktan sonra,babasının öcünü almak üzere Epigon’lar seferine katılır. Diomedes gücü kuvveti ve gözüpekligiyle Yunan efsanesinde Herakles’ten hemen sonra gelen üstün bir yiğit sayılır.

Dione.
Hesiodos Dione’yi Okeanos’la Tethys’ten doğma üç bin Okeanos kızı arasında sayar (Theog. 253). Homeros destanlarında bu tanrıça Zeus’Ia evlenerek Aphrodite’nin anası olur. Güzellik tanrıçası oğlu Alneias’i korumak için savaşa karışıp da Diomedes’in kargısıyla yaralanınca, Dione onu tam bir ana şefkatiyle sarar, öğütler verir, yarasını iyi eder (İl. V, 370 vd.):

Aphrodite, anası Dione nin kapandı

dizlerine.

Dione kollarıyla sardı kızını, okşadı diller

döktü:

“Hangi tanrı kıydı sana, yavrucuğum,

göz göre göre bir kötülük mü işledin ki?”

Karşılık verdi cilveli Aphrodite, dedi ki:

“Tydeus oğlu, taşkın canlı Diomedes vurdu

beni,

sevgili oğlumu, Alneias ‘ı çekiyordum

savaştan;

tekmil insanlar arasında onu severim en

çok.

Kavga Troya’lılarla Akha’lar arasında değil

artık,

Danao’lar başladı ölümsüzlerle

çarpışmaya”.

Karşılık verdi yüce tanrıça Dione, dedi ki:

“Aldırma kızım, sık dişini, bağrına taş bas.

Biz Olympos ‘ta saray kurmuş tanrılar

çok çektik insanlardan,

epey de çektirdik birbirimize…

Diomedes’i de gök gözlü Athena saldı senin

üstüne.

Ama şunu bilmiyor Tydeus’un o çılgın oğlu:

Ölümsüzlerle savaşan insan çok yaşamaz”.

Böyle dedi, sildi iki eliyle

Aphrodite’nin bileğindeki özü,

yara iyi oldu, ağır acılar dindi.

Dionysos.
Dionysos adındaki tanrının ilkçağ din, efsane, sanat ve yazınında ne denli bir yer tuttuğunu Apollon’a ayırdığımız bölümün girişinde tanımlamaya çalıştık. Sabahattin Eyuboğlu’nun Fransız bilgini Mario Meunier’nin çevirisinden dilimize aktardığı “Bakkha’lar” kitabının önsözünde söylediği gibi, “Euripides’in bu tragedyası eski Yunanistan’da Dionysos dininin İncil’i yerinde” idi. Biz de, dinsel kişiliği dal budak salmış, tapımı çeşitli ve ayrıntılı inanç ve görüşleri, insanlığın derine giden birçok düşüncelerini bir araya toplayıp yansıtan bu tanrının incelenmesine “Bakkha’lar” oyunundan aldığımız bir parçayla başlamak istiyoruz. İnanıyoruz ki, bu parçanın gereğince yorumlanması bize Dionysos tanrıyı bütünüyle kavramak ve doğru yolda anlamak olanağını verecektir:

Tragedya’nın açılışında Dionysos sahneye çıkarak şöyle konuşur:

Dionysos — İşte ben, Zeus’un oğlu Dionysos, Kadmos’un kızı Semele’nin yıldırım dolu şimşekler içinde doğurduğu tanrı, Thebai toprağına ayak basıyorum. Tanrılığımdan soyunup insan suretine girdim… Ben Lydia’nın altın ovalarından geliyorum. İran’ın güneşten kavrulan kırlarını, Baktria’nın uzun surlarını; Media’nın buzlarla örtülü topraklarını, saadet diyarı Arabistan’ı, tuzlu denizin kıyılarında uzanan bütün Asya ülkesini, Barbarlarla Hellen’lerin karışık yaşadığı, güzel hisarlarla süslü şehirleri dolaştım. Oralarda korolarımı topladım; dinimi, ayinlerimi öğrettim; şimdi kendimi Hellen’lere tanıtmak istiyorum. Hellen toprağında Bakkha’ların keskin çığlıklarıyla çınlattığım, kadınlarının çıplak vücutlarını ceylan postlarıyla sarıp ellerine thyrsos’u, sarmaşıklı asayı verdiğim ilk şehir Thebai oldu.

Tanrı Thebai’de gerçekleştirmek istediği amacı da anlattıktan sonra, Bakkha’lar korosu girer ve aşağıdaki ezgiye başlar:

Bakkhalar korosu:

Asya topraklarından geldim,

yüce Tmolos’u aştım,

tanrımız Bromios uğrunda

durmadan, yorulmadan koşuyorum.

Euhoi diye bağırarak

Bakkhos’un şerefine.

Kim o, yolda gezen?

Kim o, kim o, yolda gezen?

Çekilsin herkes damının altına,

temizleyip kapansın bütün ağızlar;

şimdi ben, Euhoi sesleriyle

Dionysos’u kutluyorum.

Ne mutlu bahtı açık olana,

ne mutlu tanrıların sırlarına erene!

Hayatını temizleyip günahlardan,

ruhunu Bakkhos’a verene!

Yıkayıp bütün kirlerini dağlarda,

Tanrının delisi olana!

Ne mutlu, yoluyla kutlayana

Kybele anamızın cümbüşlerini;

ne mutlu, tyrsos’u sallayarak

başına sarmaşıklı çelengi takarak

Dionysos’un ardından gidene!

Haydi, Bakkha’lar, durmayın,

indirin Bromios’u Phrygia dağlarından;

getirin Dionysos’u, tanrı babanın tanrı

oğlunu,

Hellen ülkesinin mutlu şehirlerine.

O tanrılar ki bu, anası, eski bir zamanda,

doğum sancıları içinde,

çarpıldı Zeus’un yıldırımlarına;

can verdi düşürüp karnındakini.

O zaman Kronos’un oğlu Zeus

aldı düşen çocuğu,

görmesin diye karısı Hera,

sokup kendi baldırına

altın kancalarla kancaladı.

Sonra, Moira’lar vakti doldurunca

Zeus doğurdu boğa boynuzlu tanrıyı;

başına bir çelenk taktı yılanlardan.

Onun için Mainad’lar,

yılanları toplar, saçlarına örerler.

Ey Thebai, Semele’yi besleyen toprak,

takın artık sarmaşık çelenklerini.

Açılsın çiçekleri, açılsın

güzel meyveli yeşil saparnanın!

Bürün yapraklarına meşelerin, çamların!

Giyin benek benek ceylan postunu,

süslen ak koyunların yününden örgülerle,

yansın elinde narteks’lerin sönmez ateşi!

Yakındır yeryüzünün korolarla coşup

taşması.

Bromios geliyor, olaylarıyla, dağdan dağa,

Dionysos delisi kadınların

gergeflerini, mekiklerini bırakıp

kaçtıkları dağlara.

Ey karanlık diyarı Kureta’ların,

Girit’te Zeus’un doğduğu kutsal mağaralar,

orada icat ettiler, benim için,

üç sorguçlu miğfer giyen Korybant’lar

çembere gerilen deriyi,

Orada karıştı coşkun davul sesleri

Phrygia kavallarının tatlı nefeslerine.

Korybant’lar davulu Rhea anamıza verdiler

Bakkha’ların çığlıkları arasında

gümbürdesin diye.

Onu coşkun Satryr’ler Ana Tanrıçadan

aldılar,

sesini korolara karıştırdılar,

Dionysos’a hoş gelen Trieterit

Bayramlarında

Koşmak ne güzel, dağlarda

Bakkhos alaylarının ardından!

Sarılıp gezmek benekli ceylan postuna,

serilip yatmak toprağa!

Yakalayıp boğazlamak yaban tekelerini.

Kanlarını içmek, çiğ çiğ yemek etlerini!

Euhoi! diye bağırınca Bromios.

atılmak Lydia’nın, Phrygia’nın dağlarına!

O zaman yeryüzünde derelerde süt akar,

derelerde şarap akar, bal akar;

yükselir sanki yerden,

Lübnan buhurunun dumanları.

Bakkhos, elinde kızıl alev saçan narteks,

sihirli gür saçları rüzgârda,

koşturur peşinden dağlara düşmüş koroları.

Ve haykırır ruhları coşturan sesiyle:

“Hey Bakkha’lar, koşun,

koşun Bakkha’lar!

Irmağından altın akan Tmolos’u

şenlendiren kadınlar!

Kutlayın Dionysos’u

derin gümbürtülü davullarınızla;

Euhoi sesleriyle çağırın Euhios tanrıyı!

Phrygia ‘dan kopup gelen güzel çığlıklar

karışsın, sizi dağdan dağa koşturan

kavalların tatlı seslerine”.

O zaman Bakkha, sevinç içinde,

sıçrar, çayıra giden bir tay gibi

anasının ardından;

atılır bir ok gibi ileri.

(1) ADLARI.
Bu metinde de görüldüğü gibi tanrıya bir adla değil, birçok adlarla seslenilmektedir: Dionysos, Bakkhos, Bromios ve Euhios, biraz ötede Dithyrambos ve başka metinlerde de İakkhos ve İobakkhos. Hiçbir Olympos tanrısı bu kadar çok adla anılmaz, çok adlılık olsa olsa Anadolu Ana Tanrıçası Kybele ve onun benzeri Artemis’te görülür. Aynı kaynaktan olduğu yukarda okunan parça boyunca da anlaşılan Dionysos’un adları anlamlıdır. Birincisi yani Dionysos adı bugüne bugün büsbütün açıklanmış değildir. Dio-ve -nysos diye iki kökenden katışıktır, Dio-Zeus’un özneden gayrı hallerinde görülen (Dios, Dia, Dii) kökeni taşımakta, ki bu köken Latince Deus’ta görüldüğü gibi tanrı anlamına gelmektedir, buna Nysa eklenince, Dionysos Nysa tanrısı, giderek Nysa Zeus’udur demek. Neymiş bu Nysa? “Vahşi hayvanlar yatağı Nysa dağı” deniyor Bakkha’larda, tıpkı İda dağı için Homeros metinlerinde söylendiği gibi. Ama Nysa, İda ile bir tutulmuyor, açıklamalarda Nysa, efsanelik bir dağ diye gösteriliyor: Hermes, Zeus’un buyruğuyla Dionysos’u çocukken bu dağın perilerine emanet etmiş (tıpkı Zeus’un Girit mağaralarında nympha’larca büyütüldüğü gibi), bu dağ ise Homeros’un İlyada’sında Trakya’da gösterilir (İl. VI, 133), ama Tesalya’da, Makedonya’da, giderek Hindistan ve Arabistan’da da Nysa dağları vardır, Anadolu’da aynı adı taşıyan birkaç dağ ve Aydın yöresinde Nysa (Sultanhisar) adlı bir kentin yıkıntıları da görülür. Dionysos’un baştanrısı olduğu dağ hangisidir? Herhalde özellikle hiçbiri, bu Nysa adı Olympos ve İda gibi yüksek dağlara verilen bir genel ad olsa gerek, tanrı da bir doğa tanrısı olarak yüksek bir dağın doruğunda doğmuş ve o dağla simgelenmektedir.

Dionysos adının etimolojisi böylece açıklanmadığı gibi (kimi mitograflar bu adın iki kez doğan anlamına geldiğini ileri sürerler, ne var ki bu açıklama Yunancada desteksiz kalır) tanrıya verilen öbür adlar da anlamsızdır. Bakkhos ne demek? “Bakkheuo” diye bir fiil, “bakkheion” diye bir isim geçer sözlüklerde, bunlar Bakkhos coşkusuna kapılmak, Bakkhos gizemlerini kutlamak anlamını taşır ve Bakkhos adının kendisini açıklamaz. Bakkhos adının Trakya kaynaklı olduğu ileri sürülse de, İobakkhos olarak da karşımıza çıkması düşündürücüdür ve Bromios, Euhios ve İakkhos gibi, tanrının öbür adları gibi bir ses benzetmesi, bir ünlemden türediği kanısını uyandırır. Gerçekten de Euhios, Bakkha’lar alayının kırda, bayırda kendinden geçmiş olarak tanrı coşkusu içinde koşunca bağırdığı “Euhoy” ya da “Euhay” seslerinden türemedir, İakkhos ise çığlık anlamına gelen “iakkhe” sözcüğünün erkek adına çevrilmesidir. Bromios’a gelince, açıkça bir ses benzetmesidir ve gürleyen, gümbürtülü anlamındaki bu sıfatın ve ondan türeme su, ateş, fırtına ve davul gürültüsünü yansıttığı görülür. Dionysos doğayla karışan, doğayı simgeleyen ve tanrı olduğuna göre, adları da insanın doğa karşısında çıkardığı ses ve ünlemlerle dile getirilir. Bu adlarının ardında ya da kaynağında insan düşüncesi ve mantığıyla kurulmuş bir kavramsal sözcük arama boşunadır. Dionysos coşkusu, yani şarap ve sarhoşluk insanları içinde yaşadıkları kalıpların baskısından da kurtardığı içindir ki, bu tanrıya Yunanca “Eleutheros”, hür, özgür, özgürlük veren sıfatı takılmış, Roma dininde de Dionysos’un Latince adı, tam bu anlama gelen Liber olmuştur.

(2) DOĞUŞU.
Dionysos dışardan gelme bir tanrıdır, hem yabancı, hem de Hellen pantheon’una aykırı düşen bir tanrıdır. Bu tanrıyı benimsemekte Yunanistan’ın güçlük çektiği, ona karşı direndiği Dionysos üstüne anlatılan efsane ve masallarda dile gelir. Denebilir ki, bütün efsaneleri bir tek motif üstüne kuruludur: Tepki ve direnç.

Doğuş efsanesi buna örnektir: Anası Kadmos kızı Semele Zeus’la birleşir, ama seviştiği tanrının gücüne tam inanmamıştır ki, onu bütün araç ve gereçleriyle görmek ister, böylece yıldırımla çarpılıp ölür. Karnındaki yedi aylık çocuğu da Zeus alıp baldırına koyar ve ikinci bir doğumla meydana çıkarır. Bu ikinci doğum motifini Athena’da da görmüştük, şu farkla ki Athena Zeus’un kafasından, Dionysos ise baldırından doğar. Efsanenin anlam ve simgesi de şudur: Hellen’lerin baştanrısı Zeus’tur, dışardan gelme bir tanrısal varlığı ne yapıp yapıp onun buyruğuna sokmak, ondan çıkmış olarak göstermek gerekiyordu. Semele efsanesi işte bu amaçla uydurulmuş, böyle bir bağlantı kurma çabasının ürünüdür. Bu efsanenin merkezi olarak gösterilen bölge de önemli: Boiotia ve başkenti Thebai Yunanistan’da en tutucu ve gerici bir yöre sayılırdı, nitekim Semele’yle doğum efsanesinden sonra, Pentheus tipi de buradan çıkmıştır (Semele, Pentheus).

Homeros destanlarında adı bir tek kez geçen Dionysos için aynı tepkiyi dile getiren bir başka efsane anlatılır: Lykurgos efsanesi. Lykurgos Trakya’lıdır, ama o da Pentheus gibi kovalamaya kalkar “Dionysos’un sütannelerini”, yani Bakkha’ları, bu yüzden de ceza görür, kör edilir (Lykurgos). Ne var ki İlyada’daki bu parçada Dionysos insandan korkup kaçan ve denizin içindeki tanrılara sığınan bir ödlek gibi gösterilir. Homeros destanlarının zamanından Euripides’in “Bakkha’lar”ı yazdığı çağa kadar çok şey değişmiş ve Dionysos, dışardan gelme bu güçlü tanrı Yunanistan’da epey tutunmuştur besbelli.

(3) KAYNAK VE NİTELİKLERİ.
Sonradan ve bir amaçla uydurulduğu besbelli olan Semele ve Thebai hanedanından doğuş efsanesi, tanrının kaynaklarını açığa vuran anlatımlarda da tutarsız değişiklikler yapılmasına yol açmıştır. Dionysos Thebai’de Semele’den doğmuşsa, ta Hindistan ve Arabistan’dan gelişi ne oluyor? Çelişki şöyle çözümlenmiş: Yunanistan’da doğduğu halde tanrının Uzakdoğuya bir yolculuk yaptığı – turistik bir gezi gibi bir şey – sonra da asma kütüğü, şarap ve kendisine tapınanların alayıyla birlikte yurda döndüğü ve dışardan getirdiği bu armağanları kendi yurttaşlarına (Pentheus Dionysos’un teyze çocuğu olur) bin bir zorla benimsettiği anlatılıyor. Oysa Euripides’in tragedyasından da Dionysos’un asıl kaynağı açıkça ve bütün ayrıntılarıyla belli olmaktadır. Dionysos bir Lydia-Phrygia tanrısıdır, Homeros destanlarında düpedüz Asia diye anılan yöreden gelmedir. Bakkha’lar korosunun İlk sözü “Asia topraklarından geliyorum” ve “Tmolos’u aştım” deyimi, tanrının kendini tanıtlamasına da tıpatıp uygundur: “Ben Lydia’nın altın ovalarından geliyorum”. Daha sonra da Pentheus’la konuşurken, “Vatanım Lydia’dır” der Dionysos. Kılığı kıyafeti; tavırlarıyla bu bölgenin özelliklerini taşır da ondandır ki kadınca gördüğü bu tutumu yadırgar Pentheus. Şöyle der: “Yabancı bir sihirbazdan da bahsediyorlar; Lydia’dan gelmiş; kokulu saçları, sarı perçemleri, mor yanakları varmış; siyah gözlerinde Aphrodite’nin sihri parlıyormuş”. Davul, dümbelek, tef ve flüt de Asya denilen bölgenin törelerindendir. Dionysos’un Manisa-Bozdağ-Sardes yöresiyle ilişkisi dram boyunca sık sık belirtilir: Dionysos şöyle der Bakkha’lara: “… Alın Phrygia’dan getirdiğimiz davulları, anamız Rhea ile benim için icat edilmiş olan davulları…”, bu Rhea denilen tanrıça Manisa dağı eteklerinde kayaya oyulmuş heykeli bulunan Ana Tanrıçadan başkası değildir. Dionysos cümbüşleriyle Kybele’ninkilerin bir olduğunu Bakkha’lar da söyler (yukarda. “Ne mutlu yoluyla kutlayana/Kybele anamızın cümbüşlerini”). Kybele ve Dionysos dinlerinin özünde bulunan orgiastik coşku, kendinden geçme, vect karakteri her iki tapımda aynı simgelere, aynı davranışlara, araç ve gereçlere başvurulmasıyla da belirir, Bakkha’ların çılgınlığı Kybele törelerinde kendilerini hadım eden Pessinus rahiplerinin tutumunu andırır. Kaldı ki gene aynı yukardaki parçada geçen Korybant ve Kureta gibi deyimler Dionysos kültünü hem Kybele, hem de Girit’li Zeus kültüne bağlamaktadır. Her üçünün de Anadolu-Girit kaynağından fışkırdığına hiç şüphe kalmamıştır (Kybele, Zeus).

Dionysos tanrının niteliklerini ele alacak olursak, iki büyük alan ve akımı kavradığı göze çarpar. İlkin bir doğa tanrısıdır, topraktan fışkıran bitkileri ve bu bitkiler arasında insanı en çok etkileyenleri, yaşamına yön verenleri simgeler.

Kybele ve öbür doğa tanrıları gibi, doğayı en belirgin biçimlerle yansıtan dağlarda, ormanlarda, yabani hayvanlar ve yaratıklarla bir arada yaşar ve coşar gösterilir. Osiris, Adonis, Attis gibi doğanın mevsim mevsim değişmelerini de kişiliğinde simgeler. Dionysos her bakımdan doğaya çevriktir, ama onun simgelediği asıl büyük kuvvet doğanın kendisi değil, insanla doğa arasında bir ilişki, insanı doğanın sırlarına erdiren büyülü bir güçtür. Yunan dili bu güce eren insanın durumunu iki sözcükle yansıtmıştır: “Mainomai” ve “enthousiasmos”. Doğa sırlarına ve gücüne ermek, yani tanrılaşmak, insan için ulaşımı en çok özlenen bir aşamadır. Dionysos bu ereğe varmanın yolunu herkes için ve kolay kolay açar: Bu yol şarap ve sarhoşluktur. Asma kütüğünün yeryüzüne yayılmasıyla uygarlığın buğdaydan sonraki aşaması gerçekleştirilmiş, ama insanlığın evresinde de yalnız tarımla açılamayan bir çığır açılmıştır, insan ancak şarabı elde ettikten sonradır ki, yaratıcılığın kökeninde bulunan değişim yapma gücüne kavuşmuştur. “Mainomai” de “enthousiasmos” da işte bu tanrıya erme, tanrıyla karışma ve tanrılaşma yetisini dile getirir. Adları “mainomaiden türemiş olan Mainad’lar bir çeşit çılgınlık içinde doğayı dolaşırlar, ama yaratıcılığın bu tanrısal soluğun dışarıya vurmasıyla elde edilebileceğini anlamıştır insan. Dionysos işte bu gerçeği, hem doğal, hem de doğaüstü bir olayı dile getirip simgeler.

Dionysos’un öbür doğa tanrılarından daha etkili, dininin öbür sanat kollarından daha üstün, şiirin en insancası sayılacak bir yazın türü olan tragedyayı esinlemiş olmak bu tanrının bir tek tanrısal güç olarak değil de, kolektif bir güç olarak gerçekleşmesinden ileri gelir. Adından ya da adlarından da belli ki Dionysos bir değil, bütün bir insanlık halidir. Bu yüzden durgun değil, sürekli devinim, değişim halindedir, evrensel yaşamın özellikle insanın beden ve ruhu aracıyla yansıyıp oluşmasıdır. Bakkha’lar tragedyasında bu halin parlak bir belirtisi dile getirilmiştir: Dionysos hem tanrıdır, hem insan. Bakkha’lar yerine ve anına göre kadın kişiliğinden vahşi hayvana, yırtıcı azmana dönüşür, böylece gerçeğin gerçeküstüne ulaşması ve gerçeğe gerisin geri inmesiyle doğal bir kasırga olan hayatın dalgaları yansıtılmış olur. Bu dalgalanmanın insanlık dünyasında açtığı yaralar, yarattığı korkunç dramlar, facialar, afetler tragedya denilen o şaşırtıcı, tüyler ürpertici hayat aynasında görülür. Kişinin bilinçüstü ve bilinçaltına dek erişebilmesi bu tanrının etkisiyle olmuştur. Dionysos tanrının insana verdiği bu gücü akıl ölçüsüne vurup değerlendirmek Euripides’in “Bakkha’lar” oyununun belli başlı bir konusudur. Kaba aklı simgeleyen Pentheus, Bakkha’ların çılgınlığını bir ayıp, törelere ve ahlaka karşı işlenmiş bir suç sayar. Oysa tam tersine bu coşku insanı doğayla birleştiren, ona cenneti yeryüzünde yaratan bir mutluluktur. Asıl akıl yolu da bu mutluluğa erişmenin çarelerini arayıp bulmaktır. Bu gerçek “Bakkha’lar” tragedyasında kimi kez kâhin Teiresias’ın, kimi kez de Bakkha’ların ağzından şöyle dile getirilir:

Teiresias — Yalnız, ikimiz, doğru düşünüyoruz; ötekilerin akılları başlarında değil… En yüksek zekâların varacağı hikmet bile onlar karşısında âcizdir… Senin (Pentheus’un) sözlerinde sağduyudan eser yok… Senin alaya aldığın bu yeni tanrının Yunan dünyasında ne büyük bir yer tutacağını anlatmaya benim gücüm yetmez. Delikanlı, insanlar için en başta gelen iki tanrı vardır: Biri Demeter tanrıça yahut toprak; ona dilediğin adı verebilirsin; ölümlülerin kuru yiyeceklerini veren odur. Öteki de Semele’nin oğludur ve Demeter kadar kudretlidir: Üzüm suyunu bulup insana veren odur. Bu içki dertlilerin derdini avutur; onu içenleri tanrı uykuya kavuşturur, onlara günlük üzüntülerini unuttutur. İnsanların dertlerine başka deva yoktur. Bu tanrı, insanların tanrıları memnun etmek için içtikleri şarabın kendisidir; bundan ötürü saadetimizi ona borçluyuz… Bakkhos’un sarhoşluğunda da, çılgınlığında da geleceği görme kudreti saklıdır… Azgın kadınları Aphrodite’ye iten Dionysos değildir. Bu itiliş onların tabiatında vardır; insanın tabiatında olan herşeydeyse, bir hikmet saklıdır”.

Bakkha’lar korosu da şöyle ünler:

Bromios, mutlu tanrıların en mutlusu,

Güzel çelenkli şölenlerin baş tacı!

Odur koroların başında koşan,

kaval sesleriyle sevinip coşan;

odur tanrı sofralarında,

kederleri dağıtan,

akınca şarap testilerinden

pırıl pırıl özü salkımın,

dağılınca insanlara uyku

sarmaşıkla bezenmiş şölenlerde.

……………

Zeus ‘un oğlu Dionysos

düşkündür sevincine şölenlerin!

Sever Dionysos Barış’ı,

insanları rahata kavuşturan,

çocukları besleyip büyüten tanrıçayı.

Odur veren zengine de, fakire de

keder dağıtan şarabın ferahlığını.

Sevmez Dionysos,

cömert günlerin, gecelerin

sevincine varamayan insanı.

Uyaklın dediklerine,

kapılma gurura ve derin düşüncelere;

inan en basit halkın inandığına

onun yaşadığı gibi yaşa.

Bu sözlerden Dionysos dininin Euripides’in bu son tragedyasını yazdığı İ. Ö. V. yüzyılın sonlarında Yunanistan’da ne kadar yaygın ve tutunmuş olduğunu gösterir. Bütün insanlara seslenen Dionysos tapımı bir halk dini olmuştur. Kara kafalıların, Pentheus gibi yarım akıllı yobazların kovmaya uğraştıkları bu tanrı, bin bir işkenceyle daha da yücelttikleri bu ermiş ilkçağda İsa dinine örnek olmuştur ve tıpkı Meryem Ana nasıl Artemis’in ve Kybele’nin özelliklerini benimseyip tutunabilmişse, İsa da ancak Dionysos dinine sırtını dayayarak yayılabilmiştir geniş halk kitleleri arasına.

(4) ETKİSİ.
Dionysos dininden tragedyanın nasıl doğduğu, Dithyrambos denilen bu tanrıya övgünün nasıl gelişip de akıllara durgunluk verecek bu şiir türünü ortaya çıkardığını anlatmak bu sözlüğün sınırlarını aşmak olur. Biz Dionysos tanrının mistik akımlar, tarikatlar üstündeki etkisi ve özellikle bunun Anadolu’da gelişen biçimi üstünde durmak istiyoruz. Bektaşiliğin ve günümüze dek yaygınlığını yitirmeyen başka tarikatların kaynağında ilkçağın Dionysos dini bulunduğu artık herkesçe görülen, ama daha etraflıca incelenmediği için büsbütün gün ışığına çıkmamış bir gerçektir. Halikarnas Balıkçısı’nın ortaya attığı bir görüşe göre zeybekler, ilkçağdan kalma “İobakkhi” adlı bir topluluktan türemedir.

Dioskur’lar.
“Dioskuroi” Zeus’un delikanlıları anlamına gelir. Bu isim, Leda’nın oğulları Kastor’la Polydeuskes’e (yahut Polluks) verilir. Tanrı Zeus’un Leda’ya yaklaştığı gece, Leda ölümlü kocası Tyndareos’la da yatmış. Zeus’tan Helena ile Polydeukes’i, Tyndareos’tan da Kastor ile Klytaimestra’yı doğurmuş (Tab. 12). Birbirinden hiç ayrılmayan Kastor’la Polydeukes kardeşliğin ve dostluğun simgesi olmuşlardır. Efsane, omuz omza vererek yaptıkları kahramanlıkları anlatır: Theseus kız kardeşleri Helena’yı kaçırınca, Atina’ya karşı sefere çıkmışlar ve Theseus’un Hades ülkesine indiği bir sırada onu geri almışlar, ayrıca da Theseus’un anası Aithra’yı kaçırıp Sparta’ya getirmişler (Aithra); Kalydon avına da, Argonaut’lar seferine de katılmışlar (Argonautlar, Amykos) ve her iki seferde yararlık göstermişler. Ne var ki Helena uğruna açılan Troya savaşında bulunamamışlardı, çünkü daha önce talihsiz bir macerada can vermişlerdi: Dioskur’lar Leukippos’un iki kızı Phoibe ile Hilaira’yı kendilerine eş olmaları için kaçırmak istemişler, ama bu kızların hem amca oğulları, hem de nişanlıları olan Lynkeus’la İdas, Dioskur’ların peşine takılmışlar, aralarında çıkan kavgada Kastor can vermiş, ölümsüz olan Polydeukes de yaralanmıştı. Zeus bu iki kardeşi birbirinden ayırmamak için, ikisini de göğe alıp yıldızlar arasına yerleştirmiş (İkizler burcu).

Sparta’nın Taygetos dağında dünyaya geldikleri söylenen Dioskur’lar Dor ırkının temsilcileridir, Dor uygarlığının merkezi Sparta’nın Atina’ya karşı olan ezeli düşmanlığını simgelerler.

Dirke.
Thebai kralı Lykos’un karısı. Amphion ile Zetos’a eziyet eder ve cezasını bulur (Amphion).

Dithyrambos.
Dithyrambos, tanrı Dionysos’a verilen bir addır. “Bakkha’lar” tragedyasının bir korosunda baştanrı Zeus’un ağzından şu sözler söylenir:

Gel, Dithyrambos, baldırıma gir,

bir erkeğin rahminde büyü.

İstiyorum ki, ey Bakkhos, Thebai seni

iki kere doğmuş tanrı diye

ansın ve kutlasın.

Kaynağının ne olduğu bilinmeyen bu sözcüğün, yukardaki Euripides dizelerine dayanarak ve başındaki -di- ekine bakarak iki kez doğmuş anlamına geldiği sanılmış ve bilginlerce ileri sürülmüştür. Ama hiçbir çaba sözcüğün doğru dürüst bir açıklanmasını sağlayamamış, Dithyrambos Yunancada Anadolu kökenli sayılan birçok sözcük gibi karanlık kalmıştır. Ne var ki dithyrambos’un hem kullanılışından, hem “iambos” ve “thriambos” gibi müzik terimleriyle ilişkisinden, Dionysos dinine özgü bir terim olduğu anlaşılmaktadır. İambos, Yunan şiirinde ve özellikle tragedyada konuşma bölümleri için kullanılan bir ölçüdür, Yunan şiirine ilkin hiciv türüyle girmiş, sonra da en yaygın bir vezin olmuştur. Thriambos’a gelince, bu da Bakkhos alaylarında tanrı şerefine söylenen bir ezginin, bir övgünün adıdır. Dithyrambos gibi bu sözcüklerin de Dionysos diniyle birlikte Anadolu’dan, özellikle Lydia-Phrygia’dan geldiği şüphe götürmez (Dionysos). Bakkhos tanrının bir ses ve çalgı cümbüşü içinde kendisini kutlamak için kullanılan ünlem ve çağrıları kendi adları olarak benimsediği görülür. Dithyrambos’un kökenindeki anlam ne olursa olsun, tanrı Dionysos’u övmeye, kutlamaya yarayan bir sözcük olduğu anlaşılır.

Terim şu bakımdan önemli ki, dithyrambos bir yazın türü ve özellikle tragedyaya doğrudan doğruya kaynak olmuş bir tür olarak gösterilir. İlk tiyatro denemeleri dithyrambos şairlerinden doğmuştur denir. Elimizde dithyrambos türünden birkaç örnek vardır, en ilginci Dor şairi Pindaros’tan bilinen birkaç dizedir; bunların en dikkati çeken yönü de şu ki, tanrı Dionysos için Olympos’ta Zeus’un bir şenlik hazırladığı anlatılır, büyük Ana Tanrıçanın yanı başında davul ve dümbeleklerin çalındığı, bu arada vahşi hayvanlarıyla birlikte tanrıça Artemis’in de gelip raksa katıldığı, çam ağaçlarının altında meşaleler yanarak cümbüş yapıldığı belirtilir. Bu dithyrambos’tan da Dionysos dininin Anadolu’lu ana tanrıçaların ikisiyle de ilişkide olduğu ortaya çıkmaktadır. Dithyrambos türüne gelince, çalgı, oyun ve sözü bir arada birleştirdiği, bu terimle üçünün de dile geldiği bellidir.

Dolios.
Odysseia’da, Laertes’in bağına, bahçesine bakan ihtiyar ve sadık bahçıvan. Odysseus Troya savaşına gidince, bağlarına çekilen yaşlı Laertes’e bekçilik eden odur. Odysseia’nın son bölümünde Odysseus talipleri öldürüp babası Laertes’i bulmaya gelince, onu Dolios ve altı oğlu sevinçle karşılarlar ve ağırlarlar. Öldürülen taliplerin öcünü almaya gelen İthaka’lıları püskürtmeye yardım ederler (Od. XXIV).

Dolon.
Troyalı haberci Eumedes’in oğlu Dolon çirkin, ama tez ayaklı bir adamdır. Hektor onu Akha’lıların gemilerine gözcü olarak gönderir, bu işi başarırsa ona Akhilleus’un atlarıyla arabasını vereceğine ant içer. Ama Dolon, gece keşfe çıkan Odysseus’la Diomedes’in tuzağına düşer ve yakalanır. Öldürülmemek için yalvarmaları yakarmaları, Troya’lıları ele vermeleri boşunadır. Akha yiğitleri onu amansızca öldürtükten sonra, ölüsünü bir ılgın ağacına asarlar (İl. X, 314-464) (Diomedes).

Doris.
Okeanos’un kızı Doris, Pontos’un oğlu Nereus’la evlenir ve Nereus kızları diye anılan elli kızı olur (Tab. 6). Hesiodos Theogonia’da bu kızların bazılarının adlarını sayar (Theog. 233-264).

Dryades.
“Drys” Yunanca ağaç ve özellikle meşe ağacı anlamına gelir. Dryad da ağaç perilerine verilen addır. Bunların kimi ağaçla birlikte biter ve onunla ölür, kimi de ölümsüzdür. Kardeşleri Hamadryad’lar gibi Dryad’lar da bitkileri korur, ağaç sağlıklı ve canlı olduğu zaman sevinir, yapraklarını yitirip kurumaya yüz tuttuğu zaman derin bir yasa kapılır. Orpheus’un eşi Eurydike bir Dryad’dır (Hamadryades).

Dryope.
Dryope, kral Dryops’un biricik kızıdır. Oita dağının yamaçlarında babasının sürülerini otlatırken, ağaç perileri hamadryad’lar onu aralarına almışlar, türkü söylemesini, hora tepmesini öğretmişler. Kızı gören Apollon da ona tutulmuş. Dryope’ye yaklaşmak için bir kaplumbağa biçimine girmiş. Kız kaplumbağa ile oynamaya başlamış, onu kucağına almış, derken tanrı bir yılan olup kızla birleşmiş. Dryope korkmuş, kaçmış, olup biteni kimseye bildirmemiş. Bir süre sonra da Andraimon adlı bir adamla evlenmiş ve Amphissos adlı bir çocuğu olmuş. Amphissos Oita’nın eteğinde aynı adı taşıyan bir şehir kurmuş. Bir gün Dryope oğlunun kurduğu Apollon tapınağının yanında eski oyun arkadaşları hamadryad’lara sunu sunuyormuş ki, perileri onu kapıp aralarına almışlar. Kaçırıldığı yerde bir kavak ağacıyla bir kaynak ortaya çıkmış.

Dryops.
Adı ağaç, meşe anlamına gelen kelimeyi andıran Dryops, Yunanistan’da ilk yerleşmiş Dryops boyunun atası sayılır. Kendisi Apollon’un oğluymuş derler. Önce Parnassos dağının eteklerine yerleşmiş olan soyu, Dorların saldırısına uğrayınca, dört bir yana dağılmış, kimi Euboia’ya, kimi Thessalia’ya, kimi Peloponessos’a yerleşmişler. Kıbrıs adasına göçenler bile olmuş.

Hakkında kutsalsozluk

Şuna da bir bak

B

Babys. Tanrı Apollon’la flüt yarışmasına girişen satyr Marsyas’ın kardeşi. Babys de kaval çalarmış, ama onun …

online alışveriş 

Web Tasarım  

Web Tabanlı Yazılım

Web Tabanlı Program

E-Ticaret sitesi fiyatları  

E-Ticaret sitesi  

sanal ofis  

sanal ofis ankara  

sanal ofis ankara  

Sanal ofis  

Hazır ofis ankara  

Kiralık ofis  

Sanal ofis  

Kiralık ofis  

Sanal ofis  

Yasal adres ankara  

Sanal Ofis  

Sanal ofis  

Sanal ofis Ankara  

Ankara sanal ofis  

Sanal ofis  

Sekreterlik hizmeti  

Sanal ofis  

Sanal ofis  

Sanal ofis Ankara  

Sanal ofis  

Sanal ofis Ankara  

sanal ofis ankara  

sanal ofis  

hazır ofis kiralama  

sanal ofis kiralama  

raf sistemleri  

sanal ofis   hazır ofis kiralama  

sanal ofis kiralama  

sanal ofis ankara  

sanal ofis ankara