Cuma , Ekim 18 2019

H

Hades.
(1) ADI.
Yeraltındaki ölüler ülkesinin tanrısı Hades, Aidoneus ve Plüton (zengin) adlarıyla da anılır. “Görünmez” anlamına gelen Hades adı hem tanrının kendisi, hem de egemen olduğu ölüler ülkesi için kullanılır. Hades tanrının bir özelliği kendisini görünmez kılan başlığıdır. Kuzey mitolojilerinde geçen ve Alman masallarında “Tarnkappe” diye anılan bu başlığı Hades’ten başka Athena, Hermes ve Perseus’la Herakles de takmıştır.

(2) DOĞUŞU.
Hades, Kronos’la Rheia’nın oğludur (Tab. 5). Hesiodos doğuşunu söyle anlatır (Theog. 453 vd.):

Rheia Kronos ‘un yatağına girince

şanlı evlatlar doğurdu ona:

Hestia, Demeter, altın sandallı Hera

ve güçlü Hades, yerin altında oturan,

yüreği acımak nedir bilmeyen tanrı.

Olympos’lular, yani üçüncü kuşak tanrıları egemenliği ele alınca, dünya yetkilerinin paylaşılmasında Hades yeraltını alır (Hom. İl. XV, 189 vd.):

(Poseidon konuşur):

Dünya üçe bölündü, üçümüz de aldık

payımızı,

kura çekildi, köpüklü deniz düştü bana…

Sisli karanlıklar ülkesi düştü Hades’in

payına…

Hades ve karısı Persephone amansız, insafsız, yürekleri hiçbir yakarış, hiçbir sunu ya da kurbanla yumuşamayan korkunç tanrılar sayılırlar. Kendilerinden de, ülkelerinden de tanrılar ve insanlar nefret eder (Theog. 810): “Tanrılar sevmez o küflü puslu yerleri” der Hesiodos, Homeros da “tanrıların bile tiksindiği çirkef dolu ülke” diye tanımlar Hades’i (İl. XX, 65). Tanrı Hades ise gün ışığının sızmadığı karanlık ülkesinden hiç ayrılmaz, Olympos’lu tanrılar kuşağından olduğu halde, onların arasına karışmaz, şölenlerine katılmaz. Yalnız kendisini Paian tanrıya baktırmak üzere bir kez Olympos’a çıkmak zorunda kalır (İl. V, 395-404).

(3) EFSANESİ.
Hades üstüne anlatılan tek efsane, Demeter’in kızı Persephone’yi kaçırmasıdır. Mevsim dönümünü, toprağın ve bitkisel doğanın yazın canlanmasını, kışın ölmesini simgeleyen bu efsanede Hades’in rolü, âşık olduğu Persephone’yi kaçırdıktan sonra, bir daha yeryüzüne çıkmasını önlemek için bir nar tanesi yedirmesinden ileri gitmez. İnanışa göre, Hades ülkesinde bir şey ağzına koyan bir daha oradan ayrılamazdı. Kızın kaçırılmasında payı olan Zeus Demeter’in yalvarmaları üzerine kızın altı ay yeraltında, altı ay yeryüzünde kalmasını buyurur (Demeter, Persephone).

(4) HADES ÜLKESİ.
Yunanca “Hadou domos” yani Hades’in evi, konağı deyiminde, domos sözcüğünün düşmesiyle Hades, tanrı Hades’in yönettiği ölüler ülkesinin de adı olmuştur. İlkçağ yazınında yeraltında, ölü ruhların oturduğu tasarlanan karanlıklar ülkesini anlatmayan, canlandırmaya çalışmayan şair ve yazar pek yoktur. Homeros’la başlayan bu gelenek, Latin şiirinde Vergilius’un Aeneis destanında sürdürülüp en yüksek aşamasına çıkarılmış ve o yoldan ortaçağda Dante’nin büyük eserini etkilemiştir. Yunan mythos’un da canlı oldukları halde Hades’e inip de dönen kahramanlar şunlardır: Odysseus, Orpheus, Theseus ve Herakles. Sonradan Vergilius, Homeros’un Odysseia’sını örnek alarak, Aeneis destanında kahraman Aeneas’ın da yeraltına gidiş ve dönüşünü anlatmıştır (Aen. VI), (Ölüler Ülkesi). Hades ülkesinin en kısa tanımlanmasını Hesiodos yapar (Theog. 767 vd.):

Orada yükselir yankılı konağı

Güçlü Hades ‘le korkunç Persephone ‘nin.

Azgın bir köpek bekler kapısını,

amansız, sinsilikler ustası bir köpek,

girenlere yaltaklanır kuyruğu kulaklarıyla

ama gireni bir daha bırakmaz dışarı,

pusuda bekleyip paramparça eder

çıkmak için kapıya gelenleri.

Bu köpek Kerberos’tur (Kerberos). Hesiodos sonra yeraltı ırmağı Styks’in adını da sayar (Styks), ne var ki Hades’le Tartaros’u bir tutar ve geceyle gündüzün, ölümle uykunun bulundukları bu karanlık ülkesini Hades’i anlattığından daha canlı renklerle anlatır (Tartaros).

Odysseia’daki Hades anlatımı:

Homeros’un Hades anlatımı ilkçağ yazınının ilki ve en canlısıdır. Uzun bir süre büyücü Kirke tanrıçanın adasında kaldıktan sonra, Odysseus artık İthake’ye nasıl varabileceğini yeraltı ülkesinde bulunan bilici Teiresias’a sormak ister, Kirke de ona Hades ülkesine gitmenin yolunu gösterir (Od. X, 512 vd.):

Geçtiğin zaman Okeanos’u geminle,

orada Alçak Kıyı var ve Persephone’nin

koruluğu,

uzun uzun kavaklar göreceksin, kısır söğütler,

derin anaforlu Okeanos’un kıpısında çek

karaya gemini,

sonra çık yola, Hades bataklarına doğru,

orada Akheron, Pyriphlegeton ve Kokytos

akar,

Styks’ten gelen sular da dökülür oraya.

Kirke’nin saydığı bu dört yeraltı ırmağına bir de Lethe katılır. Odysseus, Kirke’nin dediği gibi gemisiyle bütün bir gün gittikten sonra (Od. XI, 8 vd.):

Güneş batarken ve kararırken tekmil yollar,

vardık sınırlarına derin akışlı Okeanos’un,

oradadır Kimmer’lerin ülkesi ve kenti,

oldum olası bol sisle ve bulutlarla örtülü,

parlak güneş onları ışınlarıyla, göremez

hiçbir vakit,

ne yükseldiği vakit yıldızlı göğe,

ne de gökten toprağa döndüğü vakit.

Öylece serili durur bir uğursuz gece

bu zavallı ölülerin üstünde.

Dünyanın kuzey-batı ucunda bulunduğu sanılan Hades ülkesinin ancak kapılarına varır Odysseus ve orada Kirke’nin buyruğuna uyarak bir çukur kazar, içine ballı süt, tatlı şarap, su ve un döker ve kurbanlar kesip kanlarını çukura damlatır, işte o sırada ölülerin ruhları büyük bir kalabalık halinde kan içmeye gelirler. Teiresias kan içtikten ve Odysseus’a geleceği açıkladıktan sonradır ki, öbür ruhlar da kandan paylarını alırlar. Bu Hades anlatımı -daha doğrusu bu kan içme töreni – başka hiçbir metinde söz konusu edilmediğine göre, Homeros’ta izi kalmış çok eski ve ilkel bir yeraltı tasarısının kalıntısı olsa gerek.

Haimon.
Bu adı taşıyan birçok efsanelik kişi arasında en önemlisi, Thebai kralı Kreon’un oglu Haimon’dur. Sophokles’in “Antigone” adlı tragedyasında büyük bir rolü olan Haimon Antigone’nin nişanlısıdır. Kreon Antigone’yi mezara diri diri kapattıktan sonra Haimon kendini öldürür. Tragedyada Kreon’la Haimon arasında devlet yönetimi konusunda ilginç bir tartışma yer alır: Tek kişinin buyruğuna boyun eğmeyi yönetimin kaçınılmaz koşulu sayan Kreon’a karşın Haimon akıl ve sağduyuya dayanan halkoyunu savunur. Önem ve canlılığını bugün de yitirmemiş olan bu tartışmadan birkaç parçayı aşağıya alıyoruz (Çev. Güngör Dilmen):

Kreon — Yakın akrabamın kanunsuz davranışlarına göz yumacak olursam başkaları büsbütün azar… Hayır, devlet kimi getirmişse başa ona boyun eğmek, küçük, büyük konularda ve haklı olsun olmasın, onu dinlemek gerekir. Yürekten söylüyorum şunu: İtaat etmesini bilen iyi yönetici olur ilerde, iyi başbuğ iyi yurttaştan yetişir… Anarşiden daha büyük bir kötülük yoktur, devleti göçürür, ocakları söndürür. Anarşi parçalar müttefikleri, hazırlar kaçınılmaz bozgunu. Oysa buyruklara boyun eğmek güvenliğini sağlar çoğunluğun. Öyleyse kurulu düzeni destekleyelim ve hiçbir zaman kadına yenilmeyelim…

Haimon — Tanrıların en büyük bağışı akıldır insanlara… Halkın gözünü yıldırmışsın, işitmek istemediğin sözler kulağına gelmiyor, ama gizliden gizliye

konuşuyorlar, işitiyorum fısıltılarını, ülkede bu kıza acımayan yok, en haksız bir cezaya çarpıldı diye, oysa bütün kadınlar içinde en az layık böyle bir ölüme eyleminin ne soylu olduğu düşünülürse. Bu kız savaşta ölen kardeşinin cesedini kurda, kuşa kaptırmamak için gömmüş onu, altın bir şeref tacı hak etmiştir bu kız, ölümü değil. Böyle karanlık söylentiler dolaşıyor kentte…

Kreon — Şaşıyorum, bozguncuları el üstünde tutmak erdem sayılıyor demek?

Haimon — Suçluları el üstünde tut demiyorum sana.

Kreon —Bu kız, suçlu değil mi şimdi?

Haimon — Bütün Thebai bir ağızdan hayır, suçlu değil diyor.

Kreon — Vereceğim buyrukları bana halk mı öğretecek?

Haimon — Çocukça konuştuğunun farkında mısın?

Kreon — Ben miyim bu devleti yöneten, halk mı?

Haimon — Tek kişiyle devlet mi olurmuş, despotluk bu seninki.

Kreon — Devlet ona hâkim olanındır, anlaşıldı mı?

Haimon — Sen ıssız bir çölün hâkimi olmalıymışsın…

Kreon — Yasaları yürütmek mi suçum?

Haimon — Tanrısal yasaları çiğnemekle kendi iktidarını gölgeliyorsun!

Hamadryades.
Adlarından da belli olduğu gibi (hama+dryas, ağaçla birlikte demek) Hamadryad perileri, kardeşleri Dryad’lar gibi ağaçları ve ormanları koruyan nympha’lardır. Ağaçların yeşermesinden, canlı canlı bitip büyümesinden zevk, kesilmesinden ya da kurumasından sonsuz bir yas duyarlar. Kimi zaman da ağaçla birlikte ölürler. Böylece ölümsüzle ölümlü arası varlıklar sayılırlar. Kimisi uzun ömürlü olur, “on palmiye ömrü” yani dokuz bin yedi yüz yirmi yıl yaşarmış.

Ağaçların kesilmesini önlemeye çalışan, başaramayınca da keseni korkunç cezalara çarptıran ağaç perilerinin öyküsü anlatılır. Bunlardan biri meşe ağacını kestiği için dinmeyen bir açlıkla cezalandırılan Erysikhton’un öyküsüdür (Erysikhton).

Harmonia.
Harmonia ile ilgili iki efsane vardır, biri Thebai efsaneler zincirine, öbürü Dardanos soyuna bağlıdır. Birinde Harmonia, Aphrodite ile Ares’in kızı, ikincisinde Zeus ile Elektra’nın kızı olarak gösterilir. Ama her ikisinde de Kadmos’un karısıdır (Tab. 18).

Thebai efsanesinde Kadmos ile Harmonia’ nın düğünü üstünde durulur: Zeus Harmonia’ yi kendi eliyle verir Kadmos’a ve Thebai kalesinde düğününü yapar. Bütün tanrıların hazır bulundukları bu düğünde geline olağanüstü armağanlar verilir; biri Kharit’lerin dokuyup işledikleri bir elbisedir, bunu Harmonia’ya Athena (ya da Aphrodite) vermiş derler, öbürü ünlü bir gerdanlıktır. Bu armağanlar Thebai şehrinin başına bela olmuş, şehre karşı iki saldırıya yol açmıştır (Ehphyle, Amphiaraos, Alkmaion). Efsaneye göre uğursuzluğun nedeni, Athena ile Hephaistos’un Harmonia’ya karşı, Ares’le Aphrodite’nin kızı olduğundan ötürü, hınç beslemeleridir. Thebai kral soyunun kaynağında bulunan Kadmos’la Harmonia’nın beş çocuğu olur, hepsinin de kaderi olağanüstüdür, bunlar İno, Semele, Agaue, Autonoe ve Oidipus soyunun atası Polydoros’tur (İno, Semele, Agaue, Aktaion, Labdakos).

Dardanos’la İasion’un kız kardeşi olarak gösterilen Harmonia Semendirek efsanelerinde rol oynar. Kadmos ona Zeus’un kaçırdığı kız kardeşi Europe’yi ararken Semendirek adasında rastlamış ve sevmiştir. Düğünü de gene aynı görkemle Semendirek’te yapılmıştır.

Kadmos’un karısı Harmonia, bazı efsanelerde uyum, denge anlamına gelen adıyla Kharit’lerin biri sayılan Harmonia ile karıştırılmıştır.

Harpya’lar.
Adları “kapıp kaçanlar” anlamına gelen Harpya’lar, kadın yüzlü, yaygın kanatlı, sivri pençeli bir çeşit yırtıcı kuşlardır. Okeanos kızı Elektra’nın Thaumas’la birleşmesinden doğan Harpya’lar çokluk iki olarak gösterilir: Birinin adı Aello (Kasırga), öbürünün Okypete (Hızlı uçan, Bora) dir; bazı kaynaklarda sözü geçen Kelaino’da fırtınadan önceki gök kararmasını simgeler. Harpya’lar çocukları kaçırırlar ve ölülerin ruhlarını alıp Hades’e götürürler diye bir inanç vardı. Bu inancı en iyi canlandıran anıt, eski Lykia’nın Ksanthos (bugün Kınık) şehrinde bulunan ünlü mezardır. Bu mezarın iki yanındaki kabartmaların her birinde bir Harpya bebek gibi kundaklanmış bir ruhu kollarında taşır görünür.

Harpya’lar asıl Phineus efsanesinde rol oynarlar (Phineus). Trakya kralı Phineus işlediği bir suçun cezası olarak kör olmuştur, tanrılar bir de bela salmışlardır başına; tabağında ne varsa, hepsini Harpya’lara kaptırır, yemeğe oturur oturmaz Harpya’lar uçagelir ve tabaklarını boşalttıktan sonra, pisliklerini bırakarak uçarlar. Argonaut’lar Trakya’ya uğradıklarında Phineus Harpya’lardan kurtarılmasını dilemiş onlardan. Aralarında Boreasoğulları Kalais ile Zetes vardı ve bilici olan Phineus Harpya’ların ancak Boreas’ın oğullarınca yakalanabileceklerini biliyordu. Bana karşılık, Boreasoğulları Harpya’ları yakalayamazlarsa, kendileri ölecekti. Kovalamaca sırasında Harpya’ların biri Peloponez’de bir ırmağa düşer, öteki Ege denizinin bir adasına sığınır, ama tam yakalanacakken kız kardeşleri İris Boreasoğullarının önüne geçer ve “Zeus’un hizmetçileri” Harpya’ları öldürmelerini önler. Buna karşılık Phineus’a rahat vermeye ve Girit’te bir mağaraya saklanıp bir daha görünmemeye söz verirler.

Harpya’lar Pandareos efsanesinde de rol oynarlar (Pandareos).

Bir efsaneye göre Harpya’lar rüzgar tanrı Zephryros’la birleşip, Akhilleus’un ölümsüz atları Ksanthos’la Balios’u meydana getirmişler (Ksanthos, Balios).

Hebe.
Hebe, Yunanca gençlik demektir. Zeus’la Hera’nın bu adı taşıyan kızları (Tab. 5) Olympos’ta eli her işe yatkın bir çeşit ev kızıdır. Asıl görevi tanrılara içki sunmaktır (İl. IV, 1 vd.):

Tanrılar toplanmıştı Zeus ‘un çevresinde,

altın avluda.

Ulu Hebe tanrı balı döküyordu herbirine,

onlarda Troya’lıların şehrine bakıyorlardı

tepeden,

kaldırıyorlardı altın tasları birbirlerinin

şerefine.

Ama İlyada’da onu Athena ile Hera’nın arabasını hazırlarken (İl. V, 722-731) ya da savaş dönüşü kardeşi Ares’i yıkarken (İl. V, 905) görürüz. Daha sonraki kaynaklarda Hebe’nin nektar sunucusu olarak görevi Zeus’un kaçırdığı güzel delikanlı Ganymedes’e verilir (Ganymedes).

Hebe’nin kendine özgü bir efsanesi yoktur, yalnız Herakles efsanesinde adı geçer: Güçlü yiğit öldükten sonra Olympos’a varıp ölümsüzlüğe kavuşunca Hebe ile evlendirilir.

Hebe ile Herakles’in evlenmesi simgesel bir anlam taşıyan bir “hieros gamos”, yani kutsal evlenmedir. Çokluk en büyük tanrılar arasında ve Anadolu’lu kaynaklarda görülen bu kutsal evlenme motifinden, Yunan efsanesinde pek önemli bir rol oynamayan Hebe’nin Yunan öncesi bir tanrıça olduğu sonucuna varılabilir. Hebe, Hitit yazıtlarında Hepa, Hepat ya da Hepatu diye adlandırılan büyük güneş tanrıça Arinna’nın Yunancalaştırılmış adı olsa gerek. Hitit yazıtlarında bu tanrıçaya “sedir ağaçlarının ülkesinde” tapınıldığı belirtilir. Sedir ağaçlarının ülkesi Lübnan, Filistin’dir, Hepa-Hebe ise Tevrat’ta ilk insanın, yani Âdem’in eşi ve bütün insanların anası olarak gösterilen Havva’nın ta kendisidir. Bu bakımdan Hepa-Hebe ile Ana Tanrıça arasında doğrudan bir ilişki kurulabilir ve Hepa-Hebe adının Kybele’nin çeşitli adlarından biri olduğu anlaşılır (Kybele).

Heilebie.
Karia’da Kaunos şehri kralının kızı. Dolaylı olarak İo efsanesine adı karışır: Zeus İo’yu kaçırınca, babası İnakhos kızının taliplerinden Lyrkos’a İo’yu aramasını buyurur. Lyrkos dünyayı dolaşıp kızı bulamayınca, Argos’a boş dönmekten çekinir ve Karia’da Kaunos şehrine yerleşir. Orada kral kızı Heilebie ile evlenir. Çocuğu olmaz. Kocası kısırlığının nedenini anlamak için tanrı sözcüsüne başvurmak üzere Kaunos’tan ayrılır ve yolculuğu sırasında karısını aldatır. Kaunos kralı onu dönüşünde ülkeden kovmak ister, ama Heilebie kocasından yana çıkıp babasını alt etmesine yardım eder.

Hekabe (Latince Hecuba).
Hekabe Troya kralı Priamos’un karısı, Hektor, Paris, Kassandra ve daha birçok çocukların anasıdır (Tab. 16). Priamos Hektor’un ölüsünü geri almak için Akhilleus’un barakasına gittiğinde kraliçeyi on dokuz çocuğunun anası diye tanıtır (İl. XXVI, 492 vd.);

Oysa benim bahtım ne kadar kara,

yiğit oğullaryetiştirdim yaygın Troya’da,

ama kalmadı bana onların hiçbiri.

Geldiği gün Akhaoğulları buraya

oğullarım vardı benim elli tane,

on dokuzu bir ana karnından doğmuştu,

ötekileri saray kadınları vermişti bana..

Hekabe ilkçağ yazınında doğurgan ve bahtsız ana tipini canlandırır. Homeros destanlarında beliren bu karakteri sonraları tragedyalarca daha da abartılmış ve Hekabe çocuklarını bir bir yitirdikten, korkunç yıkım ve İşkencelerine tanık olduktan sonra, gözü dönmüş, köpek gibi kudurup saldıran anaç varlığın simgesi olmuştur. Kimi efsanelerde onun evlat acısına dayanamayarak gece, gündüz uluyan bir dişi köpek haline dönüştüğü de ileri sürülür. İlyada’da ilk karşımıza çıktığında Hekabe tatlı dilli, cömert ve dini bütün bir ana olarak gösterilir (İl. VI, 253 vd.). Savaştan şehre dönen Hektor’un biraz dinlenmesini, şarap içip serinlemesini ister, ama oğlu buna yanaşmayınca, onun dileğini yerine getirir: Athena tapınağına sunu sunmaya gider. Sonra bölümler boyunca Hekabe’nin sözü geçmez, ta ki Batı kapılarının üstünden Hektor’la Akhilleus’un savaşını gözlemeye gelir. O zaman da surlar dışında kalıp tek başına düşmana karşı koyan oğlunu içeri almak için şöyle seslenir (İl. XXII, 83 vd.):

“Hektor, yavrucuğum, saygı göster bu

memeye,

onu ağzına uzattığım günleri getir aklına,

unuturdun koynumda bütün dertlerini,

surlarımızın içinde yenmeye bak şu

domuzu,

gir içeri, canım oğlum, dışarda dikilme

karşısına.

Öldürürse seni bu adam, ey katı yürekli,

bir döşek üstüne koymayacağız ölünü,

ne ben ağlayacağım senin önünde, seni

doğuran,

ne cömert karın ağlayacak, gözümün

bebeği,

yiyecek seni çevik köpekler,

bizden uzak, gemilerin orada”.

Hektor anasının, babasının yalvarmalarını dinlemeyip de Akhilleus’la savaşta can verince, Troya’da bir çığlıktır kopar, kral, kraliçe ve bütün halk dövünmeye, ağlaşmaya başlar, Priamos yas belirtisi olarak başını toza, toprağa bular (İl. XXII. 406 vd.):

… Anası da saçlarını yolup duruyordu,

fırlatıp atmıştı parlak başörtüsünü,

dövünüyor, oğluna baka baka

haykırıyordu…

Başladı Hekabe kadınlar arasında uzun bir

ağıda:

“Bak anana yavrum, talihsiz anana,

senin acını göreyim, öldüğünü göreyim de,

bundan böylenasilyaşayayım ben, nasıl?

Gece, gündüz yüreğimin ışığıydın bu

şehirde,

Troyalı kadınların, erkeklerin gücü, desteği,

bir tanrı gibi selamladı yavrum onlar seni,

sen onların büyük şanıydın sağken,

ama yavrum, kaderle ölümün elindesin

şimdi”.

Aradan birkaç bin yıl geçti, ama Anadolu kadınları gene bu sözlerle ağıt yakar ölen ana kuzularına.

Hekabe düşmana gidip yalvarmaya kalkışan kral Priamos’u akıl ve sağduyu adına alıkoymaya çalışır, başaramayınca gene tanrılara yakarış ve sunu sunma yoluna gider, katlanır ve bekler. Gözünün bebeği, yiğit oğlu Hektor’un ölüsü karşısına serilince de bağırmaz çağırmaz, bir köpek gibi havlamaz da Anadolu kadınına özgü bir ağırbaşlılık ve hayal gücüyle canlandırır onu gözünde (İl. XXIV, 575 vd.):

Şimdi sen, sözümü duyarmış gibi,

yatıyorsun evinde taptaze,

benzersin Apollon ‘un tatlı okuyla vurduğu

insanlara.

İzmirli şair Homeros böyle canlandırıyor Hekabe’yi, Atina’Iı tragedya yazarı Euripides ise onu “Troya’lı Kadınlar” ve “Hekabe” adlı tragedyalarının baş kişisi yapmış, dramını derinliğine işlemiştir. Bu oyunlarda Hekabe’yi Troya yıkıldıktan sonra köle olarak orada, burada sürünür görürüz. Kraliçe görkemini ve erdemini sürdürür, ama kızı Polyksene’nin gözleri önünde Akhilleus’un ruhuna kurban edilmesini, üstelik de Trakya kralı Polymestor’a emanet edilen oğlu Polydoros’un da alçakça öldürülüp denize atıldığını görünce, korkunç bir öç alma eylemine girer ve Polymestor’u kör edip, çocuklarını da öldürür. Ne var ki Euripides de Hekabe’yi akıl ve hak yolundan ayrılmayan ulu bir kişi olarak gösterir. Bu tragedyalarda Hekabe yalnız değildir, Troya’lı kadınların topluluğu içinde direnci yansıtan büyük bir varlık, doğal analık gücünün simgesidir. Atina’Iı şairin ona tragedya boyunca “Phrygia’lı” demesi boşuna değil, Phrygia’lı Ana Tanrıça Kybele’nin bütün niteliklerini içinde taşır ve dile getirir Hekabe (Polydoros, Polyksene, Polymestor).

Hekabe’nin en küçük oğlu Paris’le ilişkisi ve onu karnında taşırken gördüğü düş için bkz. Paris.

Hekamede.
Güzel saçlı Hekamede Troya savaşı sırasında Akha’ların Tenedos’a (Bozcaada) yaptıkları bir baskın sırasında esir aldıkları kızdır. Akha’lar bu kızı Nestor’a köle olarak verirler ve İlyada’da onu Nestor’un barakasında hizmet eder görürüz (il. XI, 624; XIV, 6).

Hekate.
Hekate, Olympos tanrılarıyla ilişkili olmayan, hiçbir efsaneye adı karışmamış, kişiliği epey gizemli bir tanrıçadır. Aslında Hekate, Anadolu’ya özgü bir tanrıça ve Efes’li Artemis’in belli bir niteliğini yansıtan ve başka adla anılan bir tıpkısıdır (Artemis). Homeros destanlarında hiç adı geçmez, buna karşılık Hesiodos’un Theogonia’sında büyük bir yer tutar. Hekate, Titanlar arasında Güneş Soylular diye anılan tanrılar soyundandır (Tab. 8). Koios ile Phoibe’nin iki kızları olur: Biri Leto (ki Zeus Leto’yu eş edinip onunla iki büyük Olympos tanrısını, Apollon ile Artemis’i üretir), öbürü Asterie’dir (Leto, Asterie). Asterie Perses ile birleşip Hekate’yi doğurur. Hekate’nin Titanlar kuşağında ne denli ayrı bir yer tuttuğunu Hesiodos’un Theogonia’sından öğrenmekteyiz. Ozan, Titanlar kuşağını saydığı parçanın sonunda Hekate’ye kırk altı dizelik uzun bir övgü düzmektedir (Theog. 404-450). Theogonia’nın başlangıcındaki Musa’lara Övgü’yü andıran bu parçada, Zeus, deniyor, Hekate’yi “herkeslerden üstün tuttu” ve evrende onur paylarını tanrılar arasında paylaşırken, bu tanrıçaya karalarda, denizlerde ve göklerde bir yetki payı ayırdı. Metinde şöyle denir (415-450):

Ölümsüzlerin saygısı büyüktür ona,

Bugün yeryüzünde kurban kesen her

ölümlü

Hekate ‘nin adını anar yakarışlarında,

Kimin dileğini iyi karşılarsa o tanrıça

Onun elde etmeyeceği şey yoktur,

Ona bütün mutlulukları vermek elindedir.

Ünlü Gaia ile Uranos’un bütün çocukları

Kendi paylarından pay vermişlerdir ona…

Kim hoşuna giderse Hekate’nin

Yardım görür ondan, destek bulur onda.

Meydanlarda, kalabalıklar içinde

Kimi isterse onu parlatır Hekate.

Ölüm-kalım savaşlarında Hekate

Dilediği savaşçıya yardım eder.

Dilediğine verir başarıyı, şanı, şerefi.

Kurultaylarda saygın kralların yanındadır,

İnsanlar arasındaki yarışmalarda

Tanrısal gücüyle işe karışır,

Zaferi kazanan alır güzel ödülü

Ve şeref kazandırır yakınlarına.

Binicilerden de dilediğine yardım eder.

Belalı engin denize açılanlar da

Başvururlar Hekate’ye ve yeri sarsan

tanrıya,

Bereketli av sağlar onlara soylu tanrıça,

Ya da tam başaracakları sırada

Avlarını alır elinden canı isterse.

Hermes’le sürüleri üretir ağıllarda:

Öküzleri, keçileri, ak yünlü koyunları

Azaltır ya da çoğaltır gönlünce.

Ölümsüzler arasında yeri büyüktür

Hekate’nin

Zeus gençliğin besleyicisi yapmıştır onu.

Hekate’ye Hesiodos pantheon’unda tanınan ayrıcalığın nedeni bilginleri epey düşündürmüştür. Homeros destanlarında sözü bile edilmeyen bu tanrıça Theogonia’da ancak Ana Tanrıça Kybele ile kıyaslanabilecek evrensel bir nitelik taşımaktadır. Burada yüceltilen tanrıçanın kimi yerde Artemis, kimi yerde Diktynna ya da Britomartis diye anılan Ana Tanrıça’yı bu denli andırması Hesiodos’un ana yurdu ile ilgili görülmektedir. Bilindiği gibi, eski Karia’da Stratonikeia’nın (Eskihisar) kuzeyinde, bugünkü Yatağan’a yakın olan Lagina’da (Lagina örenine en yakın ilçe Turgut’tur) Hekate’nin çok ünlü bir tapınağı bulunmaktaydı. Görkemli bir yapı olan bu tapınağın kalıntılarından birkaçı, özellikle bazı kabartmalar İstanbul Arkeoloji Müzesinde korunmaktadır. Hesiodos ise babasının Ege kentlerinden Kyme’den Yunanistan’a göçmüş bir göçmenin oğludur. Yunanistan’a yerleştiği Askra kasabasının yakınında ise Thespiai’da bir Hekate kültü bulunduğunu biliyoruz. Acaba ozanın yücelttiği bu Hekate tapımını Hesiodos soyu Lagina’dan mı Yunanistan’a getirmişlerdir? Bu konu daha bilimce aydınlanması gereken ve doğrudan doğruya Anadolu kültleriyle ilişkisi olan bir sorundur. Bu konu için bkz. “Hesiodos, eseri ve kaynakları” adlı kitabın s. 53 ve 1. notuna.

Bu tanrıçanın karmaşık kişiliğini açıklamakta bugünkü bilim de zorluk çekmektedir. Dikkati çeken bir nokta da tanrıçanın adıdır.Hekate, Apollon’la Artemis’in başlıca sıfatlarından olan hekatos-hekatebolos, yani hedefi vuran anlamındaki kelimeyle ilgilidir (Apollon). Leto’nun kardeşi olması da onun Yunan din ve efsanesine sonradan gelme bir tanrıça olduğunu belli eder. Hekate Yunan varlığına sonuna dek yabancı kalmıştır, asıl tapınıma Roma’da rastlanır, burada ay tanrıçası, geceye ve karanlığa egemen bir varlık, büyük ve sihri elinde tutan bir kara güçler ecesi olarak karşımıza çıkar. Vergilius’un “Aeneis” destanında Dido Aeneas’ı yanında alıkoyamayacağını anlayınca, onu kendine büyü yoluyla bağlamaya çalışır (Aen. IV, 511 vd.): Üstünde kendi ölüsünün yanacağı odun yığınını hazırlattıktan sonra, bir Hekate rahibesine büyü formülleri okutur; saçları darmadağın olan bu kadın yüz tanrılar, Erebos, Khaos, üç biçimli Hekate ve üç yüzlü bakire Diana adına başlar yakarışa (Dido). Hekate’nin bu üç kılığı acaba kısrak, dişi köpek ve dişi kurt biçimleri midir? Diana’nın kız, kadın ve ay tanrıçası olarak üç biçimde canlandırıldığını da biliriz. Hekate kimi bölgelerde üç gövdeli bir heykel olarak imgelenir. Bu üçlü karakteriyle Efesli Artemis’e ne kadar yakından bağlı olduğu, onun başka bir yan ve yönünü simgelediği apaçıktır.

Hekatonkheir’ler.
Bkz. Yüz Kollular.

Hektor.
Troya kralı Priamos’la kraliçe Hekabe’nin en büyük oğlu Hektor (Tab. 16) Anadolu’nun ilk ulusal kahramanıdır, çünkü Troya savaşı Homeros’un İlyada destanından da anlaşıldığı gibi bölgesel bir karşılaşma değil, Batı dünyasının Çanakkale Boğazından Mezopotamya’ya kadar uzanan Asya (bugün Küçük Asya deniyor) kıtasına ilk saldırışı, uygarlık ve zenginlikte Batıyı çok aşmış olan Anadolu’yu ele geçirmek için ilk denemesi, girişimidir. Bunu ancak böyle anladıktan sonradır ki, Homeros destanını gereğince değerlendirebilir, Troya savaşının gerçek niteliğini anlayabilir ve Boğazların kilit noktasında çarpışan güçlerin asıl amacı açığa vurulduktan sonra, savaşçılarının karakterine ışık tutarak onları tarihteki benzerleriyle karşılaştırabiliriz. Hemen söyleyelim ki üç, dört bin yıl önceki Troya savaşıyla yakın tarihin Çanakkale savaşı arasında göze çarpan bir benzerlik vardır ve Hektor’u Mustafa Kemal’in atası olarak görmek yanlış bir yorum değil, tersine tarihi doğru değerlendirmenin bir örneği, bir belirtisi sayılabilir. Troya’nın orta direği olan Hektor’un kişiliğini incelemeye girişmeden önce, Troya savaşı denilen büyük çatışmaya bütün Anadolu’nun katıldığını metinlere dayanarak göstermeliyiz.

İlyada’nın ikinci bölümünde “Gemiler Katalogu” denilen bir parça vardır ki, burada Troya’ya saldıran orduların da, Troya’yı savunan kuvvetlerin de sayımı, dökümü yapılır. Destana sonradan katılmış, özellikle İlyada Atina’da ulusal destan olarak benimsenip de Atina’yı yüceleştirme amacıyla kaleme alındığı sanılan bu listede Yunanistan’dan gelme kuvvetlere çok yer verilip, Troya’nın savaş ortakları kısa geçildiği halde, savunmaya Anadolu’nun hemen her tarafından güçler katıldığı anlaşılır, İlyada’da altmış kadar dize tutan bu parçada (İl. II, 819-878) önce Toros bölgesindeki kentler ve ordu komutanları sayılır, sonra da Trakya’dan başka Mysia, Paphlagonia, Maionia ve Lykia’ya kadar bir yandan Karadeniz kıyılarına, öte yandan Akdeniz’e kadar uzanan yaygın bir bölgenin adı geçer. Yunanistan’ı yüceltmek, Anadolu’yu küçümsemek amacıyla düzüldüğü açıkça belli olan bu metin bile Troya savaşının Anadolu boylarınca ne denli benimsendiğini açığa vurmaktadır. Daha sonraki bölümlerde de örneğin Lykia’lı önderlerin savunmada ne büyük bir yer tuttukları, giderek Hektor’u eleştirip ona yol gösterdikleri görülür (Sarpedon, Pandaros). Troya’nın kaderini elinde tutan Hektor bu savaş ortaklarına karşı sorumludur, onların istek ve öğütlerine saygı göstermek, kendi çıkarlarını düşündüğü kadar onların da görüşlerini hesaba katmak zorundadır. Bütün bu sorumluluk ve yükümlülüklerdi ki onu Anadolu’nun ulusal savunucusu olarak diker gözlerimizin önüne. Bu görevi sonuna dek nasıl yerine getirdiği, üstünde durulmaya değer bir konudur.

İlyada Hektor’u hem savaşta bir kahraman, hem de günlük hayatında bir insan olarak canlandırır gözümüzün önünde. Destanda onun kadar derinliğine işlenmiş bir tip daha yoktur. Onun kişiliği Akhilleus’unkinin tam karşıtıdır: Duygularını dışarıya vurmak, esintilerine kapılıp davranmak şöyle dursun, dramı kendi içinde sessizce oluşur ve bu dram tek bir kişinin değil de, bütün bir ailenin, giderek bütün bir toplumun sorunlarını içerdiği için, dallı budaklı, karmaşık ve çetrefildir. Hektor Troya savunmasının omuzlarına yüklediği ağır sorumlulukla kendi kişisel ve duygusal eğilimlerini birbirleriyle bağdaştırmakta öylesine güçlük çeker ki, açığa vurmaktan çekindiği bu çatışma kendisinin modern anlamda bir tip, bir roman kişisi olarak karşımıza çıkmasına, iç bunalımlarının da destanda şaşılacak bir belirti olan sessiz monologlarla dile gelmesine yol açar. Hektor’un eşsiz kişiliğin kavrayabilmek için onu hem insan, hem de kahraman olarak ele almalı, incelemeliyiz.

(1) İNSAN HEKTOR.
Destan kahramanlarının hepsi gibi Hektor da belli niteliklerle tanımlanır: Çevik ayaklı, oynak tolgalıdır, tanrısal, Ares’in dengi, Zeus’un sevdiği, giderek Zeus gibi akıllıdır. Tolgası ışıldar, silahları da şöyle anlatılır (İl. VI, 319, XIII, 802 vd):

…. On bir dirsek boyunda kargısı elindeydi,

tunç temren dolanmıştı altın bir halkayla,

önünde dört bir yana ışıklar saçıyordu.

Ares e benzeyen Priamos oğlu Hektor

başlarındaydı,

yusyuvarlak kalkanını tutuyordu önünde,

kalın tunçla örülmüş, sık deridendi bu

kalkan.

Parlak tolgası sallanıyordu şakaklarında,

sıralar boyunca bir gidip bir geliyordu.

Troya şehrinin koruyucusudur Hektor, onun içindir ki oğluna “Astyanaks” (şehrin efendisi) adını takmıştır halk (Astyanaks). Güçlü ve merttir, öyle ki o yaşadıkça, savaştıkça güven duyar kadın olsun, erkek olsun Troya’lıların hepsi, o ölecek olursa şehrin de tutunamayıp düşeceğine inanırlar. Bu güven ve bu inançtır ki, Hektor’a karşı büyük bir sevgi uyandırmıştır Troya’lılarda, topluca sevgi gösterilerinin de yalnız Hektor için yapıldığını görürüz destanda. Bu sevgiyi Hektor davranışlarıyla kazanmıştır. Büyüğünü de, küçüğünü de öyle sayar ve sever ki, örnek bir insan, çağdaş anlamda olgun ve yetkin bir insan sayabiliriz Hektor’u İlişkileri bu bakımdan ele alınmaya değer. Anasını da babasını da çok sever ve sayar Hektor, ne var ki onları duygusal nedenlerle onu görevinden alıkoymaya çalıştıkları zaman, sessizce karşılar önerilerini, ya da sözlerini niçin dinlemediğini anlatır onlara. Surlar önündeki sahnede cevap bile vermez yalvarmalarına (İl. XXII, 38-90), şehre gelince dinlenip şarap içmek şöyle dursun, herkese görevini hatırlatmakla yetinir (İl. VI, 264 vd.) Baba ve koca olarak Hektor’un eşsiz bir davranışı vardır, bu denli ince, sevimli, çok yönlü bir insana rastlanmaz hiçbir destanda. Eşine hem baba, hem ana, hem kardeş, hem de sevgili olduğunu Andromakhe’nin kendi ağzından duyarız şaşa şaşa (İl. VI, 429 vd.), (Andromakhe). En ince ayrıntısına kadar anladığı karısının üzüntüsünü nasıl paylaştığını da bir görelim (İl. VI, 441 vd.):

Ben de düşünüyorum bunları, karıcığım,

ama savaştan çekilirsem bir korkak gibi,

Troya erkeklerinden utanırım,

bakamam uzun entarili kadınların yüzüne,

içimden de gelmez, ne yapayım;

ün kazanmak için hem babama, hem

kendime,

öğrenmişim atılgan olmayı,

Troya’lılarla en önde dövüşmeyi

öğrenmişim.

Kafama, yüreğime, komuşum ben şunu:

Elbet bir gün yok olacak kutsal İlyon,

Priamos ve onun iyi kargı kullanan halkı.

O vakit ne Troya’lılann acısı umurumda

olacak,

ne Hekabe’nin, ne kral Priamos ‘un acısı,

ne de kardeşlerimin acısı umurumda

olacak.

Benim üzüntüm sensin asıl,

tunç zırhlı Akha’lılardan biri alacak hür

gününü,

götürecek seni gözyaşları içinde,

düşünüyorum o zaman çekeceğin acıyı,

bu yüzden arkada kalacak gözüm…

Köleliğe sürüklenirken çığlığını

duymaktansa

dağlar gibi toprak örtsün beni daha iyi.

Tolgasından ürken yavrusunu gülerek kollarına alıp öperken de şu dilekte bulunur koca Hektor, yurt içinde ölmeyi göze almış bir kahramanın ağzından böyle alçakgönüllü, dokunaklı sözler duyunca gözyaşlarını tutamaz olur insan (İl. VI, 476 vd.):

Ey Zeus, ey öbür tanrılar,

benim oğlumun, Troyalılar arasında,

babası gibi kendini göstermesini nasip edin,

babası gibi güçlü, mert olmasını,

İlyon’da bütün gücüyle hüküm sürmesini.

Kanlı silahlarla savaştan dönerken o,

babasından çok daha üstün bu desinler,

mutlu olsun anasının yüreği.

Hektor herkese karşı yumuşak davranır, bir kızdığı, azarladığı Paris’tir, kafasızlığıyla şehrin yıkımına sebep olan adam. Şöyle çıkışır ona (İl. III, 38 vd.):

Seni alçak, seni parlak oğlan, seni çapkın,

seni ırz düşmanı seni!

Hiç doğmaz olaydın keşke,

ya da kalaydın ölümüne dek evlenmeden,

ne baş belası kesilirdin o zaman,

ne de yüz karası olurdun başkalarına.

Hektor Helene’ye karşı uygarca ve centilmence davranır. Öbür Troyalılar gibi o da kadını ayıplamaz, suçlamaz, güzel kadın da onu herkesten çok sayar ve sever. Paris’i savaşa çağırmak için şehre geldiğinde Helene onu alıkoymak ister, onunla dertleşmeye can atar, ama Hektor güzel kadının uzattığı iskemleye oturmaz, bir an önce karısını ve çocuğunu bulmaya gider, çünkü girişeceği savaştan bir daha dönüp dönmeyeceğini bilmez (İl. VI, 344 vd.):

Ah kayınım benim,

dayanılmaz kötülükler yapmış bir köpeğim

ben.

Anamın beni doğurduğu gün, keşke,

bir korkunç kasırga gelseydi,

alsaydı beni, bir dağın tepesine atsaydı,

ya da bıraksaydı uğuldayan denizin içine…

Gel, kaymağım, otur şu iskemleye,

biliyorum, derdin en büyüğü senin

başında…

Büyük Hektor karşılık verdi, dedi ki:

Oturtma beni, Helene,

beni çok sevsen de dinlemem seni,

Troyalılara yardım etmek istiyor yüreğim.

Onlar benim yokluğumdan yakınmışlar…

Ben gidip göreceğim evdekiler!,

sevgili karımı göreceğim, yavrumu, bir

tanemi,

bir daha da ya dönerim, ya dönmem.

Akha’ların eliyle tanrılar belki de yok

ederler beni.

Bu ölüm düşüncesi bir an olsun Hektor’un aklından çıkmaz. Troya’nın ışığı, halkının gözbebeği bu kahraman kaderiyle pençeleşir durur, ölümünün yakın olduğunu bilir. Tanrılara güvenmenin de ne kadar yersiz olduğunu sezer, nitekim onu yalnız Apollon korur, ama Zeus’un buyruğuyla o da kaderine bırakmak zorundadır Hektor’u, öbür tanrılarsa pis pis düzenlerle Hektor’u aldatmakta yarışırlar âdeta. Ama bu konuyu Hektor’un kahramanlığını inceleyeceğimiz bölüme bırakalım.

(2) KAHRAMAN HEKTOR.
Ne kadar nankör bir görevi vardır Hektor’un Troya savaşında! Ordulara yön vermek, güven aşılamak, güç esinlemek hep ona düşer. Karar onun, sorumluluk ve yükümlülük hep onun omuzlarındadır, buna karşılık da durmadan eleştiriye uğrar, herkesi dinlemek, yatıştırmak, avutmak, savaş ortaklarını hoş tutmak, gücendirmemek onun tek başına görevidir. Oysa kendisi için savaşmaz Hektor, bir çapkın adamın, soyunun ve kentinin başına getirdiği belayı savmak için dövüşür, bu belayı sayamayacağını, bütün soyuyla birlikte canım kentinin de yok olacağını bile bile. Buna karşın gene de yiğitçe dövüşür Hektor. Yiğitliği Akhilleus’un bireyci, bencil, inatçı yiğitliğinden ne kadar üstün, ne kadar bilinçli ve insancadır!

Hektor’un kahramanlık dramı Sarpedon’un ölümünden sonra başlar asıl. Patroklos Akhilleus’un silahlarını kuşanıp da ölüm saçmaya başlayınca, Hektor başına gelecekleri anlar, savaşa atılsın mı, atılmasın mı diye ikirciklidir, bir an arabasına binip kaçmaya bile koyulur. O zaman da ortaklarının en ağır ve insafsız eleştirilerine uğrar. Lykia’lıların önderi Glaukos Patroklos ile Sarpedon arasındaki savaşta Hektor Sarpedon’un öldürülmesini önleyemedi diye onu kınar, Troya’lıları küçük düşürür ve ortaklarının artık bıkıp gitmeye hazır olduklarını bildirir (İl. XVII,140 vd.).

Bu sözler üzerine Hektor savaşa döner, Patroklos’u öldürür, korkunç bir boğuşma içinde onun ölüsünü kaçırmak, silahlarını soymak ve kendisi kuşandıktan sonra Akhilleus’un karşısına çıkmak yürekliliğini gösterir. Oysa bu savaş başka türlü bir savaştır. AkhilIeus tanrı Hephaistos’un kendisine yaptığı yeni silahlarla Orion yıldızı gibi alev alev ışınlar saçarak ilerlemektedir düşmanına karşı. Ve Hektor’u biraz önce ağır yergilerle kınayan savaş ortakları, yardımcıları, kardeşleri, Troya’lı savaşçıların hepsi çil yavrusu gibi dağılmış, hepsi sığınmışlardır Troya surlarının içine (İl. XXII, 5 vd.):

Bir Hektor duruyordu olduğu yerde,

uğursuz bir kader mıhlamıştı onu

İlyon’un dışında Batı kapılarının önüne.

Surların üstünden ihtiyar Priamos, perişan Hekabe boşuna yalvarır dururlar bu kez Hektor’a ölüme meydan okumaması, kentini kurtarmak için canını kurtarması için. Ama ses çıkmaz artık Hektor’dan, kendi içinde yapmaktadır artık tartışmayı, hesaplaşmayı. Ve en azından iki bin yıl sonra doğacak olan roman türünün belli başlı bir öğesine örnek olacak monologuna şöyle başlar Hektor (İl. XXII, 99 vd.):

“Yazık bana, girersem surların içine,

ilkin Polydamas yağdırır ayıbı başıma,

tanrısal Akhilleus’un baş kaldırdığı o

uğursuz gece

buyurmuştu bana, Troyalıları şehrin içine

al, demişti,

dinlememiştim onu, dinleseydim keşke.

Çılgınlık ettim de ne oldu, yok ettim

halkımı,

Troya’nın erkeklerinden, kadınlarından

utanıyorum.

Benden değersiz biri bir gün ya derse ki:

Gücüne çok güvendi Hektor, kıydı halkına.

Çok daha iyi olur karşı durmak Akhilleus’a,

ya öldürüp onu dönerim geri,

ya da onun elinden şanla ölürüm şehrin

önünde.

Yoksa göbekli kalkanımı, güçlü tolgamı

bırakıp bir yana,

kargımı da duvara dayayıp,

dosdoğru çıksam mı kusursuz Akhilleus’un

önüne,

söz versem, desem ki geri vereceğiz

Helene’yi de, tekmil mallarını da,

vereceğiz, koca karınlı gemileriyle

Aleksandros’un Troya’ya getirdiği her şeyi.

-Bunlar kavgamızın başı değil mi?-

Alın, diyeceğim, götürün bunları Atreus

oğullarına.

Bir de desem mi paylaşalım hepsini

bu şehirde nemiz var, nemiz yok.

Ant içireceğim, desem, Troyalı ihtiyarlara,

desem saklamayacaklar şehirde hiçbir şeyi,

ikiye bölecekler, desem, bütün malı, mülkü.

Ama yüreğim ne diye oyalanır böyle

şeylerle?

Ona karşı olduğum gibi gidersem

bakalım acıyacak mı bana, saygı gösterecek

mi?

Silahsız gidersem böyle çırılçıplak,

bir kadın gibi öldürebilir beni o.

Böyle enine, boyuna düşünmek de ne.

En iyisi tez elden paylaşmak kozumuzu.

Bakalım Olympos’lu kime bağışlar ünü”.

Hektor böyle düşünürken Akhilleus yaklaşır. Onu görünce bir titremedir alır Hektor’u, başlar koşmaya. İlyada’nın en ünlü sahnelerinden biri de açılır gözümüzün önüne: Hektor önde, Akhilleus arkada üç kez dolaşırlar Troya şehrini, binlerce korkulu göz önünde oluşan bir ölüm-kalım yarışı. O sırada İda dağının tepesinde tanrılar dernek kurmuş, gözlerler ve tartışırlar olayı. Zeus altın terazisini kurar, bir kefesine Hektor’un, bir kefesine Akhilleus’un ölümünü koyar, kaldırır teraziyi, bakarız ki Hektor’un kurası ağır basıyor. Hektor ölecektir. Tanrılar işte o anda el çekerler Hektor’dan, yalnız Athena Hektor’un kardeşi Deiphobos’un kılığına girerek yiğide yanaşır, kendisini destekleyecekmiş gibi yapar. Hektor inanır, karşı durur düşmana, ama bir antlaşma yapılmasını ister ki kim öldürecekse, ölenin bedenini geri versin yakınlarına. Hakka, yasaya, insan saygısına güveni vardır Hektor’un son demine dek. Oysa nerede Akhilleus, yanaşmaz hiçbir antlaşmaya. Aslan gibi saldırır, Hektor Deiphobos’u çağırır, bakar ki yok, anlar aldatıldığını (İl. XXII, 303 vd.):

Kaderim beni kıskıvrak bağladı işte.

Gene de kıyasıya dövüşmek düşer bana,

bir yiğitlik göstereyim de öyle öleyim,

duysun gelecekteki insanlar bile.

Can verirken bir daha yalvarır Hektor Akhilleus’a ölüsünü Troya’lılara geri versin diye. Ama Akhilleus’un ret cevabıyla karşılaşır (Akhilleus).

Hektor’un son sözü de şudur:

“Senin ne olduğun yüzünden belli,

demirden bir yüreğin var göğsünde.

Ama uyanık ol, uğramayasın tanrı lanetine,

yiğit de olsan, Paris’le Apollon bir gün seni,

öldürecekler Batı kapılarının önünde”.

Söyler söylemez Hektor bu sözleri,

her şeye son veren ölüm kapladı bedenini.

Uçtu canı gövdesinden, yollandı Hades’e,

gücünden, gençliğinden koptu, kaderine

ağlaya ağlaya

Akhilleus’un, Hektor’un ölüsüne ve seyirci kalan bahtsız Troya şehrine yaptığı işkence dillere destan olmuştur: Hektor’u arabasına bağlar, yedi kez dolaştırır Troya şehrinin çevresinde, toz, toprak içinde. Bu korkunç manzaraya tanrılar bile dayanamaz, Apollon, Aphrodite yağlar sürerler bedenine, gece, gündüz bekçilik ederler ölüsüne, sonunda Priamos’u elinden tutarak götürürler Akhilleus’a, azgın yiğit de geri verir ölüyü babasına (Apollon, Akhilleus, Priamos).

Hektor’a yakılan ağıtlar ve Hektor’un cenaze töreniyle kapanır İlyada. Dinleyin bakın, Boğazlara karşı yükselen Anadolu kalesine nasıl gömmüşler Anadolu’nun bu ilk özgürlük kahramanını (İl. XXIV, 784 vd.):

Dokuz gün odun taşıdılar yığın yığın.

Ölümlülere parlak şafak sökünce onuncu

günü,

gözyaşı içinde götürdüler Hektor’un

ölüsünü,

koydular yığınların tepesine, verdiler ateşe.

Gül parmaklı şafak sabah erken parlayınca,

ünlü Hektor’un ölüsü çevresinde toplandı

bütün halk.

Hepsi geldi bir araya, topluluk kuruldu,

parıldayan şarapla söndürdüler odun

yığınını,

söndürdüler ateş gücünün sardığı her şeyi,

sonra topladı kardeşleri, dostları ak

kemikleri,

hepsinin yanaklarından iri yaşlar

dökülüyordu.

Kemikleri alıp kodular bir altın kutuya,

erguvan rengi yumuşak örtülerle sardılar

kutuyu.

Sarar sarmaz indirdiler derin bir çukura,

ekli kocaman taşlarla ördüler üstünü.

Sonra bir mezar tümseği yapmaya

başladılar,

gözcüler diktiler çepeçevre, dört bir yana,

mezar bitmeden Akha’lar saldırmasın diye.

Bir mezar tümseği olunca toprak kabara

kabara,

gerisin geri döndü hepsi şehre,

toplanıp bir güzel kutladılar çok ünlü şöleni

Zeusoğlu kral Priamos’un sarayında.

İşte böyle yapıldı atları iyi süren Hektor’un

cenaze töreni.

Helena.
Yunan efsanelik kişilerinin en ünlüsü, güzeller güzeli Helena (ya da Homeros’un deyimiyle Helene) bin bir masal ve öyküye kahraman olmakla kalmamış, kişiliği de sonsuz tartışmalara yol açarak, çeşitli görüş ve yönlerden yorumlanmıştır. Helena’nın kişiliğinde ilkçağ Yunan dünyasının güzele düşkünlüğü dile geldiği gibi, güzel ve iyi, yani estetik değerlerle etik, ahlak değerleri arasındaki karşıtlık da yansımaktadır. Nitekim Homeros’tan sonraki şair ve yazarlar (aralarında Platon da vardır) bir kadının bunca savaşlara, Doğuyla Batı arasındaki bu çapta bir çatışmaya etken olabilmesini ahlakdışı görüp, Helena’nın kaçırılması olayını olduğundan başka türlü anlatmak yoluna gitmişlerdir. Helena’yı yaratan Homeros’tur, bu tip en duru, en arı ve en canlı olarak destanlarında canlanmaktadır, öyle ki sonraki yorumlar bile hep İlyada ve Odysseia’da atılmış anlatım temellerine dayanır. Onun içindir ki, Helena’nın öykülerine, efsanelerine girişmeden, bu güzelin Homeros destanlarında nasıl karşımıza çıktığını bir görelim.

Troya ovasındaki savaşın en kızgın bir anıdır. Menelaos’la Paris teke tek savaşa girişecekler ve kazanan Helena’yı alıp götürecektir, böylece bu bitmez tükenmez savaş kendiliğinden sona erecektir. Başlarında Troya kralı Priamos olmak üzere ihtiyarlar Batı kapısının üstündeki kulede savaşı seyretmektedir. Birden Helene görünür (İl. 111, 154 vd.):

Helene’nin görünce çıktığını kuleye

şu kanatlı sözleri söylediler usulcacık:

“Troya’lılarla Akha’ların, böyle bir kadın

için

yıllardır acı çekmeleri hiç de ayıp değil.

Yüzüne bakan ölümsüz tanrıçalara benzetir

onu.

Ama gene de binse gemiye keşke gitse,

gitse de, bizi, çocuklarımızı belaya

sokmasa”.

Priamos da tatlı tatlı konuşur Helene ile, şöyle seslenir:

Buraya, yanıma gel kızım, otur şöyle,

gör bak işte, eski kocan, hısım, akraban,

dostların.

Bence suçlu sen değilsin, tanrılar asıl,

onlar yığdı başıma kan ağlatan savaşı.

Bundan daha uygarca, daha insanca bir görüş, bir davranış akla gelmez ve böylesini yaklaşık üç bin yıl önceki bir metinde bulmak şaşırtır insanı. Ne var ki bu uygarlık, bu insanlık yalnız Troya’lılara vergidir, Akha’larsa sert, kaba, hodbin, Yunan deyimiyle barbardırlar. Helene bir Troya’lı gelin olmuştur, odasında hanım hanımcık kumaş dokuyan, güzelim nakışlar yaparken yurdunu, eski kocasını, kızını düşünen ve özlem çeken bir kadındır. Kendi kendini suçlar. Priamos’un sözlerine şöyle karşılık verir (İl. m, 172 vd.):

Senden hem korkarım, hem sayarım seni,

sevgili kayınbabam,

oğlunla buraya gelmeseydim keşke

evimi barkımı, o nazlı büyüttüğüm kızımı,

hısım akrabamı, can yoldaşlarımı

bırakmasaydım,

kara ölüme razı olsaydım keşke.

Böyle olmadı ne yapalım ki,

bak eriyip gidiyorum gözyaşı döke döke.

“Köpek gözlü” der kendine. Priamos’a olduğu kadar Hektor’a da sevgisi ve saygısı büyüktür. Ona da aynı pişmanlıkla yakınır (İl. VI, 342 vd.).

Helene tam bilinçli bir insandır. Paris’i eleştirir. Paris’i Menelaos’la teke tek savaştan kaçıran tanrıça Aphrodite’nin çağrısına uymak istemez, Paris’in yatağına dönmekten tiksinir ve tanrıçaya karşı gelecek kadar yiğit ve yüreklidir, meydan okur ona (İl. III, 399 vd.):

Gene mi sensin, tanrıça,

neden hep baştan çıkarmak istersin beni?

Söylesene, niyetin ne,

beni daha uzaklara, Phrygia’ya,

şirin Meionia’nın bakımlı bir iline götürmek

mi?

Oralarda, ölümlülerden bir adamın mı var

ki?..

Paris’in yanına kendin git yerleş hadi.

Çık, ayrıl tanrılar yolundan,

bir daha ayak basma Olympos’a,

ona bak, dert edin kendine onu,

sonunda da karısı yapsın seni, ya kölesi.

Tanrıya böylesi hakaret başka hiçbir metinde görülmemiştir. Ancak Homeros’un romancıdan farksız derin psikolojik görüşüyle anlaşılabilir.

Odysseia’da Helene saygın bir kraliçe, iyi bir ev kadını ve sevgi dolu bir ana gibi görülür. Telemakhos babasını aramaya çıkıp Menelaos’un sarayına varınca, en sıcak, en candan konukseverliği Helene’den görür. Zeki kadın onu kendi çocuğuymuş gibi kucaklar, sever, okşar, babası Odysseus’la ilgili bir sürü anı sayar, olayların da, kendinin de eleştirmesini yapar (Od. IV, 261 vd.).

Üstün bir tavrı, Telemakhos’u anlayan, acılarını paylaşan insanca bir davranışı vardır, ona tekmil acılarını unutturacak bir ilaç verir, kendi eliyle işlediği bir yaşmak verir ve sonunda büyüler delikanlıyı, Telemakhos da Helene’ye bundan böyle bir tanrıça gibi tapacağını söyler (Od. XV, 104 vd.).

Homeros Helena üstüne söylenecek ne varsa hepsini söylemişti, Homeros’un çizdiği Helena portresine kimse bir şey ekleyememiştir. Nesnel düşünceyi, halkoyunu ve Helena’nın başkalarınca eleştirilmesini de İthake çobanı Eumaios’un ağzından yapar (Od. XIV, 68):

Ah şu Helene bütün soyu sopuyla yok

olaydı keşke,

bunca insanın dizlerini kıran bu kadının

kökü kurusaydı.

İşte Özetle Homeros’un Helene’si. Ama dediğimiz gibi, her yazar Helena portresine bir şey katmak istemiştir ve efsanesi aşağıda özetleneceği gibi büyüdükçe büyümüştür.

(1) DOĞUŞU.
Helene, Zeus’la Leda’nın kızıdır, “ölümlü” babası Tyndareos’tur, Klytaimestra kız kardeşi ve Dioskur’lar, yani Kastorla Polydeukes erkek kardeşleridir (Tab. 12). En eski metinlerde bu böyledir. Sonraları efsane değişmiş ve Leda’nın yerini Nemesis almıştır. Zeus’tan kaçan öç tanrıçası Nemesis dünyayı dolaşmış ve biçimden biçime girmiş, günün birinde bir kaz oluvermiş, Zeus da bir kuğu kuşuna dönüşüp yaklaşmış ona. Nemesis’in doğurduğu yumurtayı çobanlar bulup Leda’ya getirmişler. Yumurtadan çıkan kızı Leda kendi çocuğu gibi büyütmüş. Efsanenin başka anlatımları vardır: Zeus bir kuğu kuşu biçiminde Leda’nın kendisine yanaşmıştır, Leda bir (ya da iki) yumurta doğurmuş, bundan Helene çıkmış, birinden Helene ile Polydeukes, ötekinden Klytaimestra ile Kastor çıkmış diyenler de var, bir tek yumurtadan Helene, Kastorla Polydeukes’in doğduğu, Klytaimestra’nın da tanrıyla bir ilişkisi olmayıp Tyndareos’un kızı olduğu söylentisi de vardır (Leda, Nemesis, Dioskur’lar).

(2) EFSANELERİ.
Homeros destanlarında bilinmeyen bir efsane, Helene’nin Lekadaimon’da Artemis’e sunu sunarken Atina yiğidi Theseus’un saldırısına uğradığı ve kaçırıldığı öyküsüdür. Atina’lılar Helene’yi kabul etmek istemedikleri için, Theseus kızı anası Aithra’nın yanına bırakmış (Aithra). Bir süre sonra, Theseus’la arkadaşı Peirithoos’un yeraltı ülkesine inişlerinden faydalanarak Dioskur’lar gelip kız kardeşlerini geri almışlar. Theseus’un Helene’yi kirletmediği söylenir, bir efsaneye göre ona bir çocuk yapmış ve bu da Agamemnon’la Klytaimestra’nın kızı diye geçinen İphigeneia imiş (İphigeneia).

Yurduna dönünce,, babası Tyndareos başına iş açacağa benzeyen kızını evlendirmek istemiş. Talipler kalabalık gelmişler, bir söylentiye göre 29, bir başkasına göre 99 kişiymişler. Yunanistan’da ne kadar kral oğlu, ne kadar yiğit varsa hepsi istemişler güzellerin güzelini. Yalnız Akhilleus daha evlenecek çağda olmadığı için talipler arasında değilmiş. Tyndareos şaşırmış, ne yapacağını bilememiş. Odysseus ona bir öğüt vermiş: Helene kocasını kendi seçsin, ama seçmeden önce bütün talipler seçeceği adamı korumaya, gerekirse savunmaya ant içsinler. Öyle olmuş ve Helene Menelaos’u seçmiş. Odysseus’a bu hizmetine karşılık İkarios’un kızı Penelopeia’yı vermişler (İkarios).

Helene Lakedaimon’da mutlu bir ömür sürerken, Paris Troya’dan konuk gelmiş Yunanistan’a. Üç Güzeller yarışmasında Aphrodite Troya’lı gence Helene’nin aşkını söz vermişti (Paris). Priamos’un en küçük oğlu da armağanını almaya gelmişti. Menelaos onu bir süre konuklar, sonra kendisi Girit’e, Katreus’un cenaze törenine gitmek zorunda kalır (Katreus), Paris de Helene ile baş başa kalınca, güzel kadını kaçırır. Helene’yi kandırdı mı, Helene ona gönül verip kaçırılmaya razı oldu mu? Homeros da, öbür yazarlar da bunu pek açıklamazlar. Paris Helene’yi baştan çıkarmakta güçlük çekmemiş olacak, çünkü arkasında Aphrodite vardı ve tanrıçanın buyruğu, istemiydi bu. Ne var ki Paris Helene’yi tek başına kaçırmaz, yanında hazineler, göz kamaştırıcı mallar da alıp götürür. Nitekim Helene’yi geri vermek söz konusu olunca hep bu mallardan da dem vurulmaktadır.

İki sevgilinin Troya’ya kadar olan yolculuğu üstüne kaynaklar çeşitlidir: Üç günde Anadolu kıyılarına vardıkları, yok Fenike’de Sidon şehrine uğradıkları, uzun bir süre Kıbrıs’ta kaldıkları anlatılır. Ama asıl şaşırtıcı bir efsane, Helene’nin Mısır’da kalışı efsanesidir. Bunu Euripides “Helene” adlı tragedyasında işlemiştir. Efsanenin amacı Helena’nın namusunu kurtarmaktır. Sözde Hera güzellik yarışmasında Aphrodite’ye yenilmeyi sindirememiş, Paris’i Helena’dan yoksun etmek için tıpkı Helena’ya benzeyen bir kadın yaratmış ve Paris’i bu Helena görüntüsüyle Troya’ya göndererek, gerçek Helena’yı Hermes’in kılavuzluğunda Mısır’da kral Proteus’un yanına yollamış. Helena da Troya savaşının sonuna kadar Mısır’da kalmış da, sonra Menelaos gelip onu almış. Tarihçi Herodotos bu anlatımı benimser. Homeros destanlarında böyle bir öykünün izine bile rastlanmaz, yalnız Odysseia’da Helene’nin dönüş yolunda Menelaos’la birlikte Mısır’a uğradıklarından söz edilir (Od. IV, 219 vd.). Helena’nın Mısır’da kaldığı masalı İ.Ö. VI. yüzyılda yaşayan şair Stesikhoros’un “palinodia”sına, yani kendi bir şiirini yalanlamasına dayanmaktadır. Söylentiye göre Stesikhoros Helena’yı kınayan bir şiir yazmış, sonra da gözleri kör olmuş, anlamış ki günah işlemiştir ve ilk şiirini ikinci bir şiirle düzelttikten sonra gözleri açılmış. Helena birçok yerlerde tanrıça gibi tapım görürdü.

İlyada’dan sonraki efsanelerde oynadığı rol onu Homeros destanlarındaki kişiliğinden başka bir kişilikle gösterir. Bu efsanelerde Helena Yunanlıların çıkarına yardım eden ve bu uğurda Troya’ya her türlü kötülüğü yapan hain ve belalı bir kadın rolündedir. Paris’ten sonra Deiphobos’la evlenir, sonra Menelaos’u evine alarak Deiphobos’u öldürür, Akha’lara kapıları açar ve Troya katliamını körükler.

Helena üstüne uydurulan mistik bir efsanede de Helena’nın Akhilleus’la evlendiği ve ölümsüzlüğe kavuşup Karadeniz’de Leuke (Beyaz) denilen bir adada yaşadığı anlatılır.

Bütün bu uydurma efsaneler Homeros’un çizdiği Helena portresini karıştırmak ve bozmaktan başka bir işe yaramamıştır.

Helenos.
Priamos’la Hekabe’nin oğlu, Kassandra’nın ikiz kardeşi (Tab. 16). Kassandra gibi Helenos da Apollon tanrının gözdesidir, ikisine de tanrı bilicilik yetisini vermiştir. İlyada’da “bilicilerin en iyisi” diye sözü geçen Helenos, savaşta da, dinsel konularda da Hektor’a öğütler verir ve Hektor yaşadıkça yiğitçe çarpışır. Ama ağabeysi öldükten sonra, Priamos onu da öbür oğulları gibi hor görüp tersler (İl. VI, 76; VII, 44; XXIV, 249).

Helenos’a değgin efsaneler asıl İlyada’ya konu olan olaylardan sonra başlar. Paris ölünce, Helena’ya kimin koca olacağı tartışılmış, Helenos’la küçük kardeşi Deiphobos talip çıkmışlar. Ama Priamos Deiphobos’u seçince, Helenos küsmüş ve İda dağına çekilmiş. Akha’ların bilicisi Kalkhas, Troya’nın ancak Helenos’un bildireceği koşullar altında düşeceğini söyleyince, Odysseus onu bulmak ve ağzından söz almakla görevlendirilmiş. Zora ve rüşvete dayanamayan Helenos şu üç koşulu bildirir: Akhilleus’un oğlu Neoptolemos savaşa katılır, Akha’lar Pelops’un kemiklerini ve Palladion’u ele geçirirlerse, şehir düşecektir. Başka bir efsaneye göre tahta atın yapılıp surlardan içeri alınmasını salık veren de Helenos’ınuş. Bundan sonraki öyküleri de karışıktır: Şehir düştükten sonra ölümden kurtulmuş. Hekabe ile birlikte Trakya’ya gitmiş ve anası acısından bir köpek haline gelince, onu Trakya Khersonnesos’unda (Gelibolu yarımadası) “Köpeğin mezarı” denilen yerde gömmüş. Sonra Neoptolemos’un yanına sığınmış, o ölünce karısı Andromakhe’yi almış da onunla bir oğlu olmuş. Bunlar hep sonradan uydurulmuş ve Troya kral soyuna leke getirmek için Yunanistan’da düzülmüş masallardır. Vergilius “Aeneis” destanında Helenos’u Epir bölgesinde kral olmuş ve İtalya’ya gitmek üzere oradan geçen Troya’lıları iyi karşılar gösterir.

Heliadai (Helios Kızları).
Güneş tanrı ile Okeanos kızı Klymene’nin çocukları, Phaeton’un kız kardeşleridir (Tab. 8). Phaeton Zeus’un yıldırımıyla vurulunca Helios kızları içine düştüğü ırmak kıyısında gözyaşı döke döke kavak ağacına dönüşmüşlerdir. Gözyaşlarından amber taneleri meydana gelmiştir. Söylentiye göre Phaeton’a Güneş’in arabasıyla atlarını veren, böylece yok olmasına yol açan Helios kızlarıymış, dönüşümleri bu sonuçlarının cezası olmuş (Phaeton).

Heliades (Heliosoğulları).
Heliosoğulları Güneş tanrının Rhodos adlı nympha’dan olan yedi oğludur (Tab. 8). Hepsi usta gök bilginleriymiş, ama günün birinde aralarında anlaşmazlık çıkıp birbirlerine düştüklerinden, bazıları Midilli, bazıları Istanköy, bazıları da analarının adını verdiği Rodos adasında kalarak orada Lindos, İalysos ve Kamiros şehirlerini kurmuşlar.

Helikaon.
Troya’lı önder Antenor’un oğlu, Priamos’un kızı Laodike’nin kocası. Helikaon kardeşleriyle birlikte Troya yıkımından kurtulur ve Antenor ve Pulydamas’la birlikte kuzey İtalya’ya göçer (Antenor).

Helios.
Gaia ile Uranos’un çocukları Hyperion ve Theia birleşirler, üç göksel varlık meydana getirirler: Helios (Güneş), Selene (Ay) ve Eos (Şafak) (Tab. 4 ve 8). Titanlar soyundan olan Helios, Olympos’lu Apollon’dan ayrı bir tanrı ya da doğal bir güç, yani güneşin ta kendisi sayılır. Helios, Okeanos’la Tethys’in kızı Perseis’le evlenir, birçok çocuğu olur; herbirinin olağanüstü bir kişiliği ya da talihi var bu çocukların: Büyücü Kirke, Kolkhis kralı Aietes, Minos’un karısı Pasiphae, Aietes’i tahtından atan, ama yeğeni Medeia’nın eliyle öldürülen Perses. Helios’a Rhodos adlı nympha Heliosoğullarını doğurur. Klymene de Helios kızlarını. Phaeton da Helios’un oğlu sayılır.

Helios güçlü kuvvetli ve çok yakışıklı bir delikanlı olarak canlandırılır. Başı, saç biçiminde ışınlarla çevrilir. En eski inançlara göre Helios ateş saçan çok hızlı atların çektiği arabasıyla her sabah Şafak’tan hemen sonra Hindistan’dan yola çıkıp gökteki yörüngesine girer ve akşam da Okeanos ırmağına dalar. Yorgun atlarını Okeanos sularında yıkadıktan sonra doğudan batıya aynı yolu ertesi günü gene izler. Yeryüzü Okeanos ırmağı üstünde yüzen bir tabak gibi tasarlandığı için Helios’un gece batıda batıp sabah doğudan doğması olağan sayılırdı. Gök bilimi ilerledikçe güneşi simgeleyen Helios’un önemi azalmıştır. Nitekim Homeros’un Odysseia destanında bile Helios yardımcı bir tanrı sayılır ve Odysseus’un arkadaşları sığırlarını kesince kendi öcünü kendi alamaz, Zeus’a başvurmak zorunda kalır (bkz. Od. XII, 260 373). Helios dünyanın gözü sayılır, o her şeyi görür, örneğin Aphrodite ile Ares’in gizlice seviştiklerini (Od. VTO, 270), körlerin gözünü açar vb. (Orion).

Helle.
Çanakkale Boğazına adını veren Helle’nin efsanesi Argonaut’lar bölümünde anlatılmıştır (Argonaut’lar). Bir anlatıma göre Helle denize düştükten sonra tanrı Poseidon tarafından kurtarılmıştır. Poseidon Helle’yi sevmiş, onunla birleşerek üç çocuk anası yapmıştır onu.

Hellen.
Hellen’lerin, yani bütün Yunan ırk ve boylarının atası sayılan efsanelik kişi. Hellen, Deukalion’la Pyrrha’nın oğludur. Tufandan sonra Tesalya’ya yerleşir ve bir dağ nympha’sı olan Orseis’le evlenir. Doros, Ksuthos ve Aiolos diye üç oğlu olur, bunlar da Dor, Aiol, İon ve Akha boylarının ataları sayılır (Tab. 20).

Hemera.
Gündüzü ve gün ışığını simgeleyen Hemera, Khaos’tan çıkma Erebos’la Nyks’in, yani Gece’nin kızıdır. Aither (Esîr) ise onun kardeşidir. Hesiodos’a göre Nyks ile Hemera Tartaros’ta, yani yeraltında buluşurlar (Theog. 748 vd.).

Orada buluşup selamlaşır Gece’yle Gündüz

tunçtan büyük eşiğe ayak basarken,

Biri konağa girerken öteki çıkar,

ikisi hiç bir arada olmaz içeride:

Hep biri dışarıda, yeryüzünde,

öteki içeride, çıkmayı beklemektedir.

Biri ellerinde götürür ışığı

sayısız gözlerine insanların,

öteki Uyku’yu taşır kollarında,

Ölüm’ün kardeşi Uyku’yu,

sisli karanlığa bürülü belalı Gece.

Hephaistos.
(1) DOĞUŞU.
Hephaistos, Zeus ile Hera’nın oğludur, ama bir efsaneye göre, Hera onu kendi kendine doğurmuştur (Tab.5). Zeus’un Athena’yı kafasından çıkarmasını kıskanmış da, Hephaistos’u yaratmış. Hesiodos süreci şöyle anlatır (Theog. 927 vd.):

Hera tanrıça kimseyle sevişmeden,

yalnız öfkeden ve kocasına hıncından

ünlü Hephaistos’u doğurdu kendi kendine.

Ve Hephaistos en usta sanatçısı oldu

gökler tanrısı Uranos torunlarının.

(2) NİTELİĞİ.
Hephaistos hem topaldır, hem çirkin. Bu niteliğiyle Olympos tanrıları arasında tektir, bu yüzden de hor görülür tanrılarca. Topallığının nedenini İlyada’da kendi anlatır: Troya savaşı konusunda Zeus’la Hera arasında kopan bir kavgayı yatıştırmaya çalışır ve Hera’ya şöyle der (İl. I, 586 vd.):

Aldırma anacığım, sık dişini, bağrına taş

bas.

Seni çok severim, görmek istemem dayak

yediğini.

Tepem atsa bile koşamam yardımına;

ne yapayım, Olympos’luya karşı gelmek çok

zor.

Bir gün sana yardım etmek istedimdi hani,

yakaladıydı beni bacağımdan,

attıydı tanrısal eşikten aşağı,

yuvarlandım gittiydim tam bir gün.

Düştüydüm Lemnos adasına, batan günle,

birazcık canım kalmıştı, ha çıktı ha çıkacak.

Sintiler yerden kaldırdılardı orada beni.

Ama Hephaistos aynı öyküyü başka türlü anlatır İlyada’nın bir başka bölümünde: Thetis oğlu Akhilleus için yeni silahlar istemeye gelince demirci tanrıdan, topallığı yüzünden anası Hera’dan neler çektiğini anlatır. Hera topal oğlundan utandığı için onu dokuz yıl Okeanos ırmağının yanında saklamıştı (İl. XVIII, 394 vd.).

Hephaistos bunun öcünü anasından alır: İçine zincirler sakladığı bir taht yapıp, anasına gönderir, Hera da tahtın üstüne oturur, ama oturur oturmaz da zincirler onu kıskıvrak sarar, kurtulamaz bir daha. Olympos tanrıları Hephaistos’u çağırmak zorunda kalırlar. Dionysos’u gönderirler, şarap tanrı da Hephaistos’u bir eşeğe bindirip öyle getirir Olympos’a.

Tanrılar ünlü topalı görünce kahkahayı atarlar (İl. I, 599):

Koştu durdu oradan oraya soluya soluya,

tanrılarda gürül gürül bir kahkaha koptu.

Ama hiçbirinin elinden gelmeyen işler gelir Hephaistos’un elinden: Her türlü madeni işleyip olağanüstü güzellikte eserler yaratmasını başarır topal tanrı. Zeus’la Hera’nın yatak odası, Olympos tanrılarının evleri onun usta ellerinden çıkmadır. Thetis Hephaistos’un evine gelince, işliği şöyle tanımlanır demirci tanrının (İl. XVIII, 369 vd.):

Gümüş ayaklı Thetis Hephaistos’un evine

vardı,

yok olmaz, tunçtan, yaldızlı bir evdi bu,

üstündü öbür ölümsüzlerin evlerinden,

çarpık bacaklı tanrı yapmıştı bu evi.

Hephaistos’u körükleri arasında çalışır

buldu,

kan ter içinde gidip geliyordu o yandan bu

yana,

üçayak yapıyordu tam yirmi tane.

Dayayacaktı onları sarayının dik duvarına,

her üçayağın altına altın tekerlekler

koymuştu,

kendi kendilerine girsinler diye tanrıların

toplantısına,

sonra gene gerisin geri eve dönsünler diye,

görülmeye değer şeylerdi bunlar.

Yirmi tane üçayak bitmiş, hazırdı,

bir işli halkaları vardı takılacak,

onları yapıyordu Hephaistos, dövüyordu

bağlarını.

Hephaistos Akhilleus için yeni silahlar yapmaya söz verince, işe koyulması şöyle anlatılır (XVIII, 410 vd.):

Soluyan topal yaratık örsten uzaklaştı,

cılız bacakları seğirtiyordu altında.

Körüklerini ateşin içinden çekti,

topladı tekmil araçları gümüş bir sandıkta.

Bir süngerle sildi iki elini, yüzünü,

güçlü boynunu, kıllı göğsünü sildi,

bir entari giydi, aldı eline koca bir değnek,

çıktı topallaya topallaya kapıdan dışarı.

Değil bir tanrının, hiçbir çalışan insanın böyle canlı bir tanımlanması bulunmaz ilkçağ yazınında. Bu eşsiz parçayı, daha da üstün ve şaşırtıcı bir metin olan Akhilleus’un silahlarının anlatılması izler. Hephaistos mucizeler yaratan bir ustadır. Daidalos insanlar arasında neyse, Hephaistos tanrılar arasında odur: Sanatın ve işçiliğin yüceliği simgelenir onlarla.

(3) EFSANELERİ.
Güzellikten hiç nasip almayan Hephaistos aşktan yana da pek talihli olmamıştır. İlyada’da Kharit’lerden Kharis, yani Zarafet’in kendisiyle evli olarak gösterilir (İl. XVIII, 382), Hesiodos Kharit’lerin en küçüğü Aglaie (parlak anlamına gelir) ile evlendiğini söyler. Homeros’un Odysseia destanında ozan Demodokos Aphrodite ile evli olan Hephaistos’un başına gelenleri anlatır: Ares’le aldatıldığını bilen topal tanrı bir zamanlar anası Hera’ya yaptığı taht gibi, bu sefer de İki sevgiliyi birden içine alacak bir yatak yapar, Lemnos’a gidiyormuş gibi evinden ayrılır ve dönüşünde Ares’le Aphrodite’yi kıs kıvrak bağlı bulur. Ünlü topalın avaz avaz bağırarak dile getirdiği öfke onun kişiliğini açığa vuracak niteliktedir (Od. XVIII, 306 vd.):

Zeus baba ve hep var olan öbür mutlu

tanrılar

gelin, şu gülünç, bayağı işlere bir bakın!

Zeus’un kızı Aphrodite hor gördü beni,

topalım diye hor gördü, sevdi Ares’i,

sevdi onu, yakışıklı, çevik ayaklı diye,

kabahat bende değil, sakat doğmuşsam,

kabahat anamda, babamda, beni dünyaya

getirmeselerdi!

Hephaistos Erikhthonios efsanesinde de rol oynar (Erikhthonios). İlk kadın Pandora’nın bedenini kilden yontan odur (Pandora). Prometheus’u Kafkas dağının tepesine o çıkartır (Prometheus).

Hera.
Homeros destanlarında “inek gözlü”, “ak kollu” ya da “altın tahtlı” diye nitelenen Hera (yahut Here) tipik bir Grek tanrıçasıdır, yani Yunanistan yarımadasının ırk, soy, din ve dünya görüşlerini, çıkarlarını daha ileri bir kültürün simgesi Ege ve Anadolu’ya karşı savunan, bu yüzden kişiliği ve efsaneleri hep bir kavga, kin, hınç ve geçimsizlik havası yansıtan sevimsiz bir tanrıçadır. Bütün kusurlarıyla kadını canlandırır Hera. Dırdırcı, kıskanç, hırçın, inatçıdır, düzen kurar, ama hiçbir işi açık değildir, hasır altından su yürütür, gizli kapaklı yapar ne yaparsa, sevgi ve nefretleri hiçbir mantığa dayanmaz, silah ve yetkilerini kötüye kullanmaktan çekinmez, benzetmek gerekirse, her zaman ve özellikle zamanımızda örneklerine çok rastlanan varlıklı ve bencil burjuva kadınını simgeler. Zeus’un eşi, tanrıların kraliçesi ulu Hera’ya bu damgayı basan Homeros’tur, ama ne tuhaf ki İonyalı koca şairin çizdiği Hera portresi tutunmuş, Yunanistan’da yaratılan efsanelerinde aynı tiple karşımıza çıkmaktadır. Hera’yı kocası Zeus’un ağzından dinleyelim (İl. VIII, 407):

Çok değil Here’ye öfkem, kinim,

her işime engel olmak onun huyu.

Troya savaşını tuttuğu Akha’lardan yana çevirebilmek için Zeus’u baştan çıkarıp uyuttuktan sonra, birden uyanan tanrı şöyle çıkışır karısına (ti. XV, 14 vd.):

Amma da düzen kurdun, yola gelmez Here,

savaş dışı ettin tanrısal Hektor’u,

uğrattın orduyu bozguna.

Bu kötülüğün meyvesini sen toplayacaksın

önce,

seni bir güzel pataklayayım da gör.

Unuttun mu seni havalarda astığım günü,

bir örs bağlamıştım iki ayağına,

çözülmez bir altın zincir vurmuştum

ellerine,

asılı kalmıştın havalarda, bulutlar arasında.

Zeus Hera’ya bu cezayı Herakles’e ettiği kötülük yüzünden vermiştir. Tanrıların tanrısı oğlu Ares’te anasının kusurlarının tıpkısını görür (Ares). Öbür tanrılar da aşağı yukarı Zeus gibi düşünürler. Anasını, babası Zeus’a karşı korumaya çalışan Hephaistos bile Hera’dan neler çektiğini unutamaz (Hephaistos).

(1) DOĞUŞU, HAYAT ÖYKÜSÜ.
Hera, Kronos’la Rheia’nın kızı ve Zeus’la öbür Olympos’lu tanrıların kız kardeşidir (Tab. 5). Babası Kronos onu da doğar doğmaz yutar, sonra da kusar. Zeus dünya egemenliğini paylaştıktan sonra, Hera’yı kendine eş alır. Hesiodos’a göre, Zeus tanrıçalar arasında Hera ile son olarak evlenmiştir.

Hera çocukluğunun dünyanın ucunda, Okeanos’la Tethys tanrılarının yanında geçtiğini İlyada’da kendi anlatır (İl. XIV, 200 vd.). Anası Rheia Titan’lar savaşı sırasında inek gözlü tanrıça Okeanos’la Tethys arasında çıkan bir kavgayı yatıştırmak için batı kıyılarına gitmek ister.

Zeus’la Hera evlenmeden de sevişmişlerdir, ama sonra da düğünleri törenle kutlanmıştır. En büyük tanrı çifti arasındaki kutsal düğün (hieros gamos) efsanelerde de, kültte de sık sık tekrarlanır bir motiftir. Bir efsaneye göre bu düğün Batı Kızlarının (Hesperides) bahçesinde olmuştur, o bahçeden gelen altın elmaları da Gaia Hera’ya düğün hediyesi olarak vermiştir. Hera da Okeanos kıyılarında bulunduğu sırada elmaları kendi eliyle Batı Kızlarının bahçesine ekmiştir. İlyada’da İda dağının Gargaros tepesindeki birleşme sahnesi de böyle bir kutsal düğündür. Destanın bu eşsiz parçasını özetlemeye değer (İl. XIV, 152353): Hera kocası Zeus’un İda dağından Troya savaşını yönettiği ve başarının Troya’lılarda olduğunu görür, bunu önlemek için, gidip dağ başında onunla sevişmeyi geçirir aklından, gider odasında önce bir güzel süslenir, sonra Aphrodite’den sevgiyi tutuşturan büyülü memeligini ister, onu da göğsüne taktıktan sonra Uyku tanrıyı baştan çıkarır ve onunla birlikte Gargaros doruğuna varır:

Bulutlar devşiren Zeus onu gördü,

görür görmez aşk sardı düşünceli kafasını,

öyle bir aşkı ilk birleştikleri gün duymuştu,

ana, babalarından gizli çıktıkları gün

yatağa…

Zeus eşine nereye gittiğini sorar, o da masum tavırlar takınarak, Okeanos kıyısında deniz tanrıları çiftini barıştırmaya gittiğini ve önce kocasına haber vermek, ondan izin almak için buraya geldiğini söyler. Zeus dayanamaz, savaşı filan unutup açığa vurur duygularını:

Sonra da gidersin oraya, ne olur Here,

yatalım gel, sarmaş dolaş olalım yatakta,

doyasıya,

bugüne dek ne bir tanrıçaya, ne bir kadına

karşı

yüreğime akan aşk böyle altüst etmedi

beni…

Sonra sayar bir bir yattığı ölümlü ve ölümsüz kadınları, Hera ses çıkarmaz, ama içine bal damladığı besbellidir. Epey naz eder, utangaç tavırlar takınır:

Korkunç Kronos oğlu, ne biçim söz çıktı

ağzından?

Yatağa yatıp sevişmemizi nasıl istersin

ida dağının tepesinde, göz göre göre?

Ya hep var olan bir tanrı görürse bizi,

biz uyurken gider, söylerse öbür tanrılara?

Bir daha ayak basamam senin evine,

ne yüzle çıkarım bu yataktan dışarı?

Hera’nın sıradan bir kadın gibi kendi kocasıyla yatmaktan çekinmesini, dedikodudan korkmasını Zeus gibi biz de hayretle karşılayalım. Her neyse, Zeus buna da çare bulur:

Tanrılar, insanlar görecek diye korkma,

altın gibi bir sisle örterim dört bir yanımızı,

güneş bile onu geçip göremez bizi,

her şeyi keskin ışıklarıyla gören güneş bile.

Böyle dedi, aldı karısını koynuna, sarıldı,

tanrısal toprak yumuşak bir çimen saldı,

taptaze lotos bir halı serdi toprakla

aralarına,

safranlardan, sümbüllerden, tatlı bir halı,

uzanıverdi ikisi de halının üstüne,

sardı onları güzel bir altın bulut,

buluttan çiy damlaları akıyordu pırıl pırıl.

Bugün de Kazdağ’ın tepesine çıkın, aralarında otlar fışkıran tepsi gibi serilmiş, kocaman, dümdüz taşlar görürsünüz ve bu aklı yeşilli halıların üstünde tanrıların seviştiğini geçirirsiniz aklınızdan.

(2) EFSANELERİ.
Hera’nın doğrudan doğruya efsanesi yoktur, ama Zeus’un aşklarında rol oynar, onlara karışır, hele bu aşklardan doğan çocukların yakasını bırakmaz, ömürleri boyunca kini, öfkesiyle izler onları. İlk ve en büyük kurbanı, Alkmene’nin Zeus’tan doğurduğu Herakles’tir. Güçlü yiğidi üst üste kahramanlıklar yapmaya zorlayan Hera’dır. Adı Herakles’in bile “Hera’nın ünü” anlamına geldiğini ileri sürenler bile vardır (Herakles). İo, Epaphos, İno ve Athamas, Dionysos ve Tityos efsanelerinde, Teiresias’ı kör etmekte rol oynar. Üç Güzeller yarışmasında birinciliği kazanamaması Paris’e ve Troya’ya dinmez kinin bir nedenidir, öte yandan Akhilleus’un anası Thetis’i kıskandığı halde, onu büyüttüğü için oğlu Akhilleus’u tutar (Thetis). Bir efsane Menelaos’u ölümsüz kıldığını anlatır (Menalaos).

Devlere karşı savaşa katılmıştır. Bu sırada Porphyrion ona tutulmuş ve elbisesinin ucunu yakalayarak onu kendine çekmek istemiştir, o sıra Zeus devi şimşekle yere sermiş. İksion da Hera ile birleşmek istemiş, ama Zeus Hera’nın buluttan bir görüntüsünü yaparak onu aldatmıştır (Prophyrion, İksion).

Hera Argonaut’lar seferinde Argo gemicilerine yardımda bulunmuş, tehlikeli geçitleri geçmelerini sağlamıştır (Argonaut’lar).

Kızı Eileithyia ile doğumlara gözcülük eden tanrıça Hera’nın en sevdiği kuş tavus kuşudur. Göz göz tüyleri, tanrıçanın İo’ya bekçi koyduğu Argos’un yüz gözünü simgelermiş (Argos). Yemiş olarak narı, çiçek olarak zambağı severmiş.

Roma’da Hera tanrıça İuno ile bir tutuldu (İuno).

Herakleidai, yahut Heraklesoğulları.
Bu ad, yalnız Herakles’in oğullarına ve torunlarına değil , yiğidi ata olarak benimseyen birçok soylara verilmektedir (Tab. 13). Herakles öldükten sonra, Eurystheusoğullarını da ezmeye çalışır. Heraklesoğulları bu yüzden oradan oraya sürünür, sonunda Atina’da yiğit Theseus’tan yardım görürler ve düşmanlarını bir bir yenerek Yunanistan’da ve özellikle Peloponez’de egemenliği ele geçirirler. Heraklesoğullarının Yunanistan’da tutunması Dor ırkının Peloponez’i ele geçirmesinin efsane alanına yankısıdır. Ne var ki yalnız Yunanistan kral aileleri değil, Anadolu ve İtalya’da da bazı soylar Heraklesoğlu adını almışlardı. Örneğin Lydia kralı Kroisos (Karun), soyunun Herakles’in Omphale ile birleşmesinden meydana geldiğini ileri sürer, Roma kralı Tarquinius da Herakles’in bir oğlunu atası olarak kabul ederdi.

Herakles.
Helene kadın olarak neyse, Herakles de erkek olarak odur, yani Yunan ve Latin mythos yazarlarını sonsuzca esinleyen efsanelik bir kişi. Ne var ki Grek boylarının ve özellikle Dor’ların kahramanlık görüş ve anlayışlarını kişiliğinde toplayan Herakles bir çeşit ulusal kahraman olmuştur. İnsanın doğaya karşı yenilmez saldırma ve dayanma gücünü simgeler. Yaptığı işler hep iyiye dönüktür, doğanın insanın başına saldığı afet ve musibetleri yok etmekle insanlığa sonsuz iyiliği dokunur. Oysa kendisi trajik bir kişidir: Kahraman olmayı kendi seçmemiştir, tanrı vergisi kuvvetinden de zevk duymaz, tersine onu dizgine vuramadığı için, istemeyerek suç işler ve dengeyi bir türlü bulamayıp kendinden geçer, çıldıracak gibi olur. Herakles’e bütün işleri, kahramanlıkları zorla yaptırılır, Herakles köledir, insafsız bir efendinin buyruğunda ömrü boyunca çalışmak onun kara kaderidir. İlk doğduğu günden beri peşini bırakmayan Hera’nın kin ve öfkesi son demine kadar da rahata kavuşturmaz onu. Tam işleri bitmişken korkunç bir yanlışlık yüzünden cayır cayır yanar ve ölür. Ama böylece büsbütün arınıp ölümsüzlüğe kavuşur.

(1) ADI.
Asıl adı Alkides, yani dedesi Alkaios’tan gelme bir soyadıdır. Sonra Pythia kahini adını değiştirir, Herakles kor. Herakles adının “Hera’nın ünü” anlamına geldiğini İleri sürerlerse de “heros” yani kahraman sözcüğü ile ilişkisi daha akla yakındır.

(2) SOYU.
Herakles’in anası Alkmene’de, ölümlü babası Amphitryon’da Perseus’la Andromeda soyundandırlar (Tab. 13). Zeus, Alkmene’nin atası Danae ile birleştiği gibi, Alkmene’yi de aldatarak elde eder. Aynı gece Alkmene Herakles ve İphikles’e gebe kalır (Alkmene, Amphitryon).

(3) HAYATI.
Alkmene gebe kalır kalmaz tanrıça Hera ona karşı korkunç bir kıskançlık beslemeye başlar. Zeus’a söz verdirir ki Perseus soyundan ilk doğacak çocuk, insanlar üzerinde büyük bir egemenlik kuracaktır. O sırada Sthenelos’un karısı yedi aylık gebeydi, Hera kızı ebe tanrıça Eileithyia’ya onu yedi aylıkken hemen doğurtur ve Alkmene’nin doğumunu geciktirir. Böylece Perseus soyundan ilk doğan erkek Herakles değil, Eurystheus olur (Eurystheus).

Hera Herakles’in elinden haklarını almakla kalmaz, sekiz aylık olup ikizi İphikles’le birlikte beşiğinde yattığı bir gün iki kocaman yılan gönderir çocukları boğmak için. Iphikles avaz avaz bağırdığı halde, Herakles yılanlara sarılır ve her elinde bir yılanı boğazından sıkıp boğar.

Herakles üstün bir eğitim görür: Amphitryon ona araba kullanmasını, Eurytos ok atmasını, Linos da güzel saz çalmasını öğretirler.

Delikanlılık çağına gelince boyu boşu ve gücü olağanüstüdür. On sekiz yaşında Amphitryon’un sürülerini beklerken, babasının ve kral Thespios’un ülkesinde korku salan Kithairon aslanını öldürür. Thespios da karşılık olarak elli kızıyla yatmasını sağlar yiğide. Ne var ki avdan her gece yorgun argın dönen yiğit yatağına giren kızların hep başka olduğunu anlamamış. Bu kızlardan elli tane oğlu olmuş (Thespios).

Bundan sonra Thebai’lileri haraca kesen Orkhomenos kralı Erginos’la dövüşüp onu öldürmüş. Thebai kralı Kreon ödül olarak kızı Megara’yı vermiş yiğide. Bu kadından da epey çocuğu olmuş Herakles’in, ama günün birinde Hera yiğidin cinnet getirmesini sağlamış, kendi çocuklarını bir bir öldürmüş. Yiğit kendine gelince, Thespios’un yanına sığınmış ve kendini bu suçlarından arındırmış, ama Hera bununla da yetinmemiş, Apollon kâhini Pythia aracılığıyla yiğidin gidip Eurystheus’un hizmetine girmesini bildirmiş. Suçlarının kefareti olacak bu on iki yıllık hizmeti başarıyla sona erdirirse, ölümsüzlüğe kavuşacakmış.

(4) HERAKLESİN ON İKİ İŞİ.
Aşağıda sayacağımız işleri Herakles yalnız kollarının gücü ve silah olarak elinden hiç ayırmadığı topuzuyla başarmıştır:

Nemea aslanı. Typhon’la Ekhidna canavarlarından doğma bu aslan Yunanistan’da Nemea bölgesini kasıp kavuruyormuş; yiğit onu okları ve topuzuyla alt edemeyince, kolları arasına almış ve elleriyle boğmuş. Bin zorla yüzdüğü postunu da kendine zırh etmiş.

Lerna ejderi. Dokuz kafalı bir yılan olan “hydra” adlı ejderi Hera Argos bölgesindeki Lerna bataklığına salmıştı. Herakles zehir saçan kafalarını bir bir koparmış ve ölümsüz olan kafasını da kocaman bir kayanın altına gömmüş.

Erymanthos yaban domuzu. Arkadia’nın Erymanthos dağında korkunç bir yaban domuzu varmış, Eurystheus bu hayvanın kendisine diri olarak getirilmesini buyurmuş. Herakles de aylarca izlemiş canavarı; o sırada da dağdaki at adam Pholos’un konuğu olmuş. Bir gün at adamlarla tartışmaya girip birçoklarını öldürmüş. Sonra yaban domuzunun peşine düşüp onu bir ağ içinde yakalamış. Eurystheus hayvanı görünce korkusundan bir fıçının içine saklanmış.

Kyreneia geyiği. Altın boynuzlu, tunç ayaklı bu geyik Apollon’la Artemis’in koruduğu sihirli bir hayvanmış. Herakles onu tam bir yıl kovalamış, sonunda okla yaralayarak onu yakalamış ve omuzlarına yüklenerek götürmüş, Eurystheus’a vermiş.

Stymphalos gölünün kuşları. Gene Arkadia’da Stymphalos gölünün üstünde gagalarıyla pençeleri tunçtan, insan etiyle beslenen korkunç kartallar varmış; Athena tanrıça, Herakles’e bu kuşları ürkütmek için ziller vermiş, Herakles de oklarıyla canavarları öldürmeyi başarmış.

Augias’ın ahırları. Elis kralı Augias’ın ahırları dağ gibi üst üste yığılan gübreden kullanılmaz olmuş ve gübresiz kalan toprağı da bet bereketini yitirmişti. Eurystheus yiğidi küçük düşürmek için bu ağılları temizlemesini buyurmuş. Herakles de Alpheios’la Peneios ırmaklarının yataklarını değiştirerek sularını oradan geçirip temizlemiş ortalığı. Ama bu iş için sürülerinin onda birini vereceğini söyleyen Augias sözünde durmamış, Herakles de kralı oğullarıyla birlikte öldürmüş.

Girit boğası. Girit kralı Minos bir beyaz boğasını Poseidon’a kurban etmek istememişti, tanrı da öç almak için boğayı kudurtmuştu. Hayvan Girit ekinlerini yok ediyor, ülkeyi açlıkla karşı karşıya bırakıyordu. Herakles bu azgın boğayı boynuzlarından yakalayıp Yunanistan’a götürmeyi başarmış. Orada boğa serbest bırakıldıktan sonra Marathon kapılarında Theseus’un eline geçmiş.

Diomedes’in atları. Trakya kralı Diomedes’in insan eti yiyen atları varmış. Herakles Diomedes’le çarpışır, onu öldürüp ölüsünü atlarına yedirir. Sonra da ehlileşen hayvanları Mykenai’ye getirir, ya da başka bir anlatıma göre Olympos dağında vahşi hayvanlara parçalatır.

Amazon’lar kraliçesi Hippolyte. Eurystheus’un kızı Admete, yiğitten Amazon’lar kraliçesi Hippolyte’nin büyülü kemerini ister. Ares’in Hippolyte’ye armağanı olan bu kemeri almak için Herakles Amazon’lar kraliçesini öldürmek zorunda kalır. Dönüşte yiğit Troya’ya uğrar, Laomedon’un kızı Hesione’yi deniz canavarının elinden kurtarır, ama Laomedon söz verdiği atları teslim etmeyince, yiğit öç alacağını söyleyerek Troya’dan ayrılır (Laomedon, Hesione).

Geryoneus’un sürüleri. Dünyanın batı ucunda, Okeanos ırmağının bir adasında Geryoneus büyük sığır sürülerini otlatmaktaydı. Herakles oralara kadar gelir, Cebelüttarık boğazını geçer ve anı olarak geçit yerine iki sütun diker (Cebelüttarık boğazına Yunanlılar Herakles sütunları derlerdi). Herakles Okeanos ırmağını geçmekte güçlük çeker, Libya çölünü geçerken Helios’a fazla sıcaktan ötürü kızdığı için tanrıyı oklarıyla tehdit eder, Güneş de ona Okeanos’u geçmek için altın sandalını verir. Yiğit böylece dev Geryoneus’u, sürülerin bekçilerini öldürür ve sığırları alıp götürür. Galya, İtalya ve Trakya yoluyla Yunanistan’a döner ve sürüleri Eurystheus’a verir (Geryoneus.)

Batı kızlarının altın elmaları. Hera’nın Zeus’la evlenirken düğün hediyesi olarak aldığı bu büyülü meyveleri Batı kızlarının bahçesinde nympha’lar ve bir ejder korumaktaydı. Herakles Nereus’tan izlemesi gereken yolu öğrendikten sonra, Batı kızlarının bahçesini bulur, orada dünyayı omuzlarında taşıyan Atlas’ı bir süre bu yükünden kurtarır ve elmaları almaya gönderir. Dev altın elmaları getirir, ama dünyanın yükünü bir daha omuzlarına almayı istemez. Herakles onu aldatarak kaçar ve elmaları Athena’ya adar.

Kerberosun ölüler ülkesinden kaçırılması. Herakles’in başardığı en zor iş budur. Hermes ve Athena’nın yardımıyla, hiçbir ölümlünün geri gelmediği yeraltı ülkesine iner, orada bağlı bulunan Theseus’u kurtarır ve Kerberos köpeğini alıp yeryüzüne kaçırır. Eurystheus bu azmanı görünce ödü kopar, yiğit de köpeği Hades’e geri götürüp bırakır.

Bunlar Herakles’in başlıca on iki işidir, ama başarıları bununla bitmez, çilesi de tükenmez. Thebai’ye dönüşünde birinci karısı Megara’yı arkadaşı İoalos’a verir, sonra kral Eurytos’un düzenlediği bir ok yarışmasını kazanır, ama kral bu yarışmanın ödülü olan kızı İole’yi ona vermez. Herakles öfkeye kapılarak Eurytos’un oğlu İphitos’u öldürür. Bu suçtan arınmak için Lydia kraliçesi Omphale’nin hizmetine girer: Bu kadın Herakles’i köle haline getirir, kadın kılığına sokup yün eğirmesini sağlar. Ne var ki bu sırada yiğit Kalydon avına ve Argonautlar seferine de katılabilir. Omphae’den kurtulunca Troya’ya gidip Laomedon’u öldürür. Olympos tanrılarının devlere karşı savaşlarına katılır, Augias’tan öcünü alır, onu arındırmak istemeyen kral Neleus’a karşı savaşır, Sparta’ya karşı bir saldırıya girişir vb. Sonra Kalydon’a gidip Deianeira ile evlenir, ama önce talibi ırmak tanrı Akheloos’Ia dövüşmek zorunda kalır. Kaynatası Oineus’un şarap sunucusu Eunomos’u kaza ile öldürdükten sonra, gene sürgüne gitmek durumuna düşer, giderken karısı Deianeira at adam Nessos’un saldırısına uğrar. Yiğit oklarıyla onu yaralayınca Nessos ölmeden Deianeira’ya büyülü bir iksir verir Trakhis’e yerleşen Herakles Eurytos ve oğullarını öldürmekle sözünde dıurmayan kralı cezalandırmış olur, kızı İole’yi de alır. O sırada Deianeira’dan yeni bir gömlek ister. Kıskançlık içinde kıvranan Deianeira da ona Nessos’un kanına bulanmış iksirle ıslattığı gömleği gönderir. Yiğit gömleği sırtına geçirir geçirmez korkunç acılarla yanmaya başlar, Deianeira haberi alınca kendini asar, oğlu Hyİlos babasının son buyruklarına uyarak yiğidi Oita dağının tepesinde kurulmuş bir odun yığınında yakar. Zeus’un oğlu Herakles’i kaçırıp Olympos’a götürdüğü ve Hebe ile evlendirip ölümsüzlüğe kavuşturduğu anlatılır.

Fizik ve moral gücün, kahramanlığın simgesi olan Herakles hem kahraman, hem de tanrı olarak tapım görmüştür. Çok içen, çok yiyen canlı ve iyi kalpli bir dev olarak tanımlanan Herakles Greklerin gözünde kötüleri, sözünde durmayanları cezalandıran, insanın başına gelen afet ve belaları alt edip yenen yiğitlik ve yüreklilik simgesidir. Heraklesoğulları denilen dölleriyle bütün Peloponez’e egemen olmuş, böylece Yunanistan yarımadasının atası sayılmıştır.

Herakles’in adı hemen her destan ve şiirde geçerse de, kişiliğini ozanlardan çok tragedya yazarları işlemiştir. Bütün öykülerini buraya almamıza olanak bulunmayan Herakles’in rol oynadığı bütün olaylar, adları başka maddelerde geçen kişilerle ilgili olarak anlatılmıştır.

Hercules.
Herakles’in Latince adı. Roma efsanesinde Yunanlıların Herakles tipi olduğu gibi benimsenmiş, ancak öykülerine yerli bazı öğeler katılmıştır. Örneğin Cacus adlı devi ve ülkesine gelen yabancıların canına kıyan kral Faunus’u öldürdüğü anlatılırdı. Roma kralı Evandrus yiğidi konuklamış ve şerefine bir tapınak kurmuş derlerdi. Hercules Roma efsanelerinde daha yumuşak bir kahraman olarak canlandırılır, elinde bir sazla Musa’lara karıştığı da görülürdü (Evandrus).

Hermaphroditos.
Hermes’Ie Aphrodite’nin oğlu Hermaphroditos’un adı Salmakis efsanesinde geçmektedir (Salmakis). Erkek ve dişi cinsini kendinde birleştiren Hermaphroditos tipinden insanların atası olarak Platon’da söz etmektedir. “Şölen” diyalogunda söz alan komedya şairi Aristophanes, insanların en ilkel çağlarda hem erkek, hem de dişi olduklarını, sonra bu yüzden fazla güç kazandıkları için tanrılarca ikiye bölündüklerini anlatır, İki cins arasındaki tutku ve birbirleriyle birleşme isteği çok eski zamanlardaki bu birlikten doğma imiş (Plat. Şölen, 189e-191d.).

Hermes.
Hermes, Titanlar soyundan Atlas’la Pleione’nin kızı Maia’nın Zeus’la birleşmesinden doğmuştur (Tab. 5), Tanrıların ve özellikle Zeus’un habercisi olarak görev alan Hermes, Olympos tanrılarının en renkli ve özgün kişilerinden biridir.

(1) DOĞUŞU VE EFSANELERİ.
Hermes’in asıl efsanesi doğuşu ve ömrünün ilk günleriyle ilgilidir. Bu eşsiz ve şaşırtıcı, bir bakıma da güldürücü efsane homerik denilen, ama Homeros destanlarından birkaç yüzyıl sonra Yunanistan’ın Peloponez bölgesinde meydana geldiği besbelli “Hermes’e Övgü” adlı şiirde uzun uzadıya anlatılmıştır.

Zeus Maia ile Arkadia’nın güneyinde Kyllene dağının bir mağarasında buluşmakta ve sevişmektedir. Gölgeli mağaraya sığınmış olan nympha’yı tanrılar tanrısı geceleri karısı Hera uykuya daldıktan sonra gelip bulur. Bir süre sonra Maia bir çocuk doğurur. Çocuk kundaklanır, beşiğe yatırılır, ama doğduğu gün Hermes olağanüstü işlere girişmekle kafa gücü ve yetenekleri tanrıların hepsini aşan üstünlükte olduğunu gösterir. Bebek Hermes beşiğinde kalmaz, akşam olur olmaz kundağını çözer ve ayakları üstüne basıp olmayacak serüvenlere girişmek üzere yola çıkar: Mağarının önünde bir kaplumbağa görür, hemen aklına bir cin fikir doğar, hayvanı öldürür, kabuğunu boşaltır ve koyun bağırsağından yedi tel gererek bir gitar yapar, ondan güzel sesler çıkarmakla eğlenir, sonra da gider, Güneş tanrının Pieria ovalarındaki inek sürülerini bulur ve onlardan elli hayvan çalar. Tutar inekleri Kyllene’ye doğru sürer, ama hırsızlığı belli olmasın diye inekleri gerisin geri götürür, kendi de oradaki çalı çırpıdan ayağına tuhaf sandallar örerek izlerini gizler. Yolda bir ihtiyara rastlar, ona gördüğünü kimseye söylememeye yemin ettirir, karşılığında bir düve armağan edeceğine söz verir (Battos). Kutsal inekleri bir mağaraya kapattıktan sonra, gider, gene masum bir bebek gibi kundağına girer. Sabah Apollon günle birlikte doğunca sürülerinin eksikliğinin farkına varır ve ihtiyar Battos’u sorguya çekip gerçeği öğrenir. Gelip Hermes’i beşiğinde bulur ve inekleri geri vermezse Tartaros’a atacağını söyler. Bebek pozundaki Hermes babası Zeus’un başına suçsuz olduğuna ant içer, ama o sırada Apollon onu kolundan tutup tartaklayınca birden yellenir, Apollon buna gülmemezlik edemez, konuyu Zeus’un yargıçlığına bırakmaya karar verir. Kararı şudur: Hermes inekleri nerede sakladığını gösterecektir. Apollon mağaraya gelince Hermes’in yaptığı gitarı görür, çıkardığı güzel seslere bayılır, sazı alıp inekleri bırakmaya razı olur. Bir süre sonra Hermes Pan kavalını icat eder, Apollon syrinks denilen bu güzelim kavalı da ister, karşılığında Hermes’e kerykeion denilen sihirli altın değneği verip kavalı alır. Bu değnekle Hermes habercilerin ve hırsızların kralı olur. Oğullarının en sivri akıllısı, en kurnaz ve en canlısı olan Hermes’i Zeus kendine ulak olarak seçer. Bundan böyle bütün buyruklarını tanrılara da, insanlara da Hermes aracılığıyla ulaştıracaktır. Ölülerin ruhlarını Hades’e götürmek de Hermes’in görevi olacaktır. Bu görevde Hermes’e Psykhopompos, yani ruhlar kılavuzu adı verilir.

Homeros destanlarında Hermes’i bu görevinde görürüz: Odysseia’da Odysseus’u yıllardan beri mağarasında alıkoyan Kalypso’ya Zeus haber ulaştırır, yiğide bir sal yapsın da onu yurduna göndersin diye. Bu haberi nympha’ya götürmek için Hermes yola çıkar (Od. V, 42 vd.):

… Güzelim sandallarını bağladı ayaklarına,

O altın kakmalı tanrısal sandallar

Taşırlardı onu denizin üstünde,

Ya da sınırsız topraklar üstünde yel gibi

Hızlı.

Aldı eline değneğini,

İsterse büyülerdi onunla gözünü insanların,

İsterse uyandırırdı onları derin uykudan.

Aldı onu eline güçlü tanrı, uçtu gitti.

Pierie’yi geçip indi havadan denize,

Kaydı dalgaların üstünde bir martı gibi,

Balık avlarken ağır kanatlarını köpüklere

Daldırır hani

Dipsiz kıvrımlarında ekin vermez denizin,

Hermeias da bin bir dalganın üstünde öyle

Gidiyordu.

İlyada’da çok güzel bir rolü vardır kılavuz tanrının: İhtiyar kral Priamos’u Hektor’un ölüsünü almak için Akhilleus’un barakasına götürür ve getirir. Akhilleus’un seyisi genç bir delikanlı kılığına girdiği halde, koruyucu tavrından tanrı olduğunu anlar sonunda Priamos (11. XXIV, 331-469; 679-694).

Hermes’in birçok efsanelerde rolü vardır: İda dağına Üç Güzeli o götürür, Paris’e altın elmayı verip yargıçlık etmesi buyruğunu o ulaştırır, Phriksos’la Helle’yi Yunanistan’dan Anadolu’ya götürerek altın postlu koçu Nephele’ye o verir, Odysseus’u Kalypso’nun ellerinden kurtarmak için araya girdiği gibi, Kirke’nin büyülerine karşı koyacak bitkiyi de o verir yiğide (Od. X, 277-307). Adının karıştığı en önemli serüven İo efsanesinde geçer: Hera, Zeus’un İo’ya sevgisini kıskanarak kızı bir ineğe dönüştürmüş, başına da bekçi olarak yüz gözlü Argos’u dikmişti. Zeus’un buyruğuyla Hermes Argos’u öldürür (Argos) ve bu başarısıyla Homeros destanlarında çok geçen, ama tam anlamı çözülemeyen Argeiphontes ek adını alır. Gene Heranın almak istediği öcü boşa çıkarmak içindir ki, küçük Dionysos’u kaçırır ve önce Nysa dağına, sonra da Athamas’ın yanına bırakır (Dionysos). Savaşlarda da yardımı dokunur: Devler savaşında Hades’in başlığını takıp görünmez hale gelir, böylece dev Hippolytos’u öldürür, Zeus’un Typhon’la çarpışmasında bir düzen kurarak tanrılar tanrısını kurtarır (Typhon).

Hermes hırsızların olduğu kadar, tüccarların da koruyucusudur, ama asıl yararı yolculara dokunur: Yollara dikilen Hermes heykelleri -ki bunlar bir tanrı büstü ve phaİlos simgesini taşıyan yuvarlak kaidelerdi- çok kutsal sayılan ilkçağın kilometre taşlarıdır. Hermes çobanların bekçisi olarak omuzlarında bir koyun taşıyarak canlandırılırdı.

Efsaneye göre birçok çocukları olur: Biri Odysseus’un kaynatası Autolykos’tur, babası gibi kurnaz, hırsızlıkta becerikli bir adam (Autolykos).

Pek güvenilmeyen bir kaynağa göre de, Hermes çobanlar tanrısı Pan’ın da babasıymış, Arkadia dağlarında Odysseus’un karısı Penelope ile birleşip üretmiş onu.

Hermione.
Menelaos’la Helene’nin kızı (Tab. 15). Odysseia’da adı geçer (Od. IV, 414).

… Başka çocuk vermemişti tanrılar

Helene’ye,

ilk batında ay parçası bir kız doğurmuştu o,

yüzü altın Aphrodite’ye benzeyen

Hermione’yi.

Telemakhos babasını aramak için yaptığı yolculukta Lakedaimon’a vardığı zaman, Hermione’nin düğünü yapılmaktadır, Menelaos Troya’da iken kızını Akhilleus’un oğlu Neoptolemos’a nişanlamıştır:

Tanrılar gerçekleştiriyordu şimdi bu

düğünü…

deniyor. Oysa tragedya yazarları Hermione’nin Orestes’le nişanlanıp evlendiğini kabul ederler. Bir anlatıma göre Menelaos Troya’da iken bu düğün olup bitmiş de, sonra Akhilleus’a verdiği sözü tutmak için babası onu Orestes’ten ayırıp Neoptolemos’a vermiş. Hermione ikisi arasında kalmış. Fransız tragedya yazarları, özellikle Racine, Hermione’yi Neoptolemos’a nişanlı ve tutkun gösterir, oysa Akhilleus’un oğlu “tutsağı Andromakhe’yi sevmektedir. Orestes ise amca kızı Hermione’ye karşılıksız bir aşkla yanmaktadır (Orestes, Neoptolemos).

Hero ile Leandros.
Şu her gün karşımızda gördüğümüz Boğaziçi’nin güzelliğini müjdeleyen Kızkulesi var ya, bir zamanlar bu kulede bir kız yaşarmış derler, ona âşık bir delikanlı her gece Galata’dan kuleye yüzer, sevgilisine kavuşurmuş… Bir gece fırtına çıkmış, deniz delikanlıyı alıp götürmüş, ölü gövdesini ertesi sabah kulenin dibine atmış. Bu masal Kızkulesi için anlatılır, oysa, Hero ile Leandros’un efsanesi aslında Boğaziçi’nde değil, Çanakkale Boğazında geçer. Ama masal bu, sahnesi nerede olursa olsun, bir hayal, bir de hakikat payı taşır. İstanbul limanının süsü bugün de dimdik ayakta duran sevimli Kızkulesi bu masalı kendine yakıştırmış ya, doğru veya yanlış, varsın sahibi o olsun bundan böyle.

Bir varmış, bir yokmuş, Çanakkale Boğazının en dar olduğu yerde biri Sestos, öbürü Abydos diye iki şehir varmış. Abydos, Anadolu topraklarında, Sestos da karşıda Trakya kıyısmdaymış. Boğazın en dar geçidi, Nara-burnu yıllar yılı kahramanlık destanlarına sahne olmuştur gerçi, ama insanlığın kara günlerini dile getiren bu olaylar, dalgalarının bir aşk faciasına da sebep olduğunu unutturmuştur bize.

Abydos’ta bir kral oğlu yaşarmış, adı Leandros, Sestos’ta aşk tanrıçası Aphrodite’nin bir rahibesi varmış, adı Hero. Hero ile Leandros gönül vermişler birbirlerine. Neden vermişler, nasıl vermişler? Masal açıklamıyor bunları. Sevgililer birbirlerini niçin sevdiklerini, sevgi kıvılcımlarının yüreklerinde ne zaman çaktığını bilirler mi? Biz diyelim ki, bir bahar günü Sestos’ta bayram yapılmış, Aphrodite’nin çok genç ölen sevgilisi Adonis’in şerefine bir bayrammış bu. Adonis, yahut Temmuz (temmuz ayının adı oradan gelir) ağaç kabuğundan doğmuş, çiçek gibi körpe, canlı bir çocukmuş. Aphrodite onu görür görmez, güzelliğine vurulmuş, çocuğu yeraltı tanrıçası Persephone’ye vermiş, büyütsün diye. Ne var ki, karanlık ülkenin tanrıçası da çocuğa tutulmuş. Aphrodite’ye geri vermek istememiş. Tanrıların babası Zeus kızlarının arasını bulmak için Adonis yılın üçte birini yeryüzünde Aphrodite ile, üçte birini yeraltında Persephone ile, geri kalanını da kendi nerede dilerse orada geçirecek diye kesip atmış. Ama Adonis yılın sekiz ayını Aphrodite’nin yanında geçiriyor, yalnız dört ay ini-yormuş karanlık ülkeye, Persephone kıskançlığından bir yaban domuzu salmış ormanlara, hayvan Adonis’i avlanırken yaralamış, öldürmüş. Can çekişen sevgilisinin yanına koşarken Aphrodite’nin ayağına bir gül dikeni batmış. O güne kadar beyaz olan gül, tanrıçanın kanıyla al renge boyanmış. Tanrıça, Adonis’in gövdesinde ne kadar kan damlası varsa, o kadar gözyaşı dökmüş, toprağa dökülen her damla kandan bir lale, her damla yaştan bir kırmızı gül fışkırmış. Bundan böyle bahar bayramında kadınlar, “Ah Adonis! Vah Adonis!” diye bağırıp dövünürler, tören yaparlarmış.

Leandros, Hero’yu bu törenlerin birinde tepeden tırnağa kırmızı güllerle donanmış olarak görmüş belki. Çiçeklerin kadife kırmızısı, kızın sütbeyaz güzelliğini daha da belirtiyordu. Abydos’lu kral oğlu Sestos’lu rahibeye ne pahasına olursa olsun kavuşmak istedi. Ne yapsın ki, Hero rahibeydi, bir erkeğe varamazdı, rahibe kaldıkça kızlığını korumalıydı. İki sevgili bakışlarıyla mı anlaştılar, yoksa mektuplaştılar mı, efsane bunu anlatmıyor, ne var ki, Leandros Anadolu kıyısından Sestos’a geçmek için yanıp tutuşuyordu. Bir gece dalgalara bakarken, Sestos’taki kulenin tepesinde bir ateşin yandığını gördü. Hero kuleye çıkmış, sevgilisine, “Gel, gel!” diye bir meşale sallıyordu. Deniz durgundu, ay suda hafifçe dalgalanan ışıltılarıyla Leandros’a bir yol çiziyor gibiydi. Leandros dayanıklı bir yüzücüydü.. Karşı kıyıda Hero’ya varan ışık yolu ise kısa görünüyordu. Dalgacıklar, “Gel, biz seni götürürüz” der gibi fış fış ediyor, kuledeki meşale çağırıyordu. Leandros suya daldı, var gücüyle yüzdü. Boğazın serin akıntıları yanan gönlünün ateşini dindireceğine, sevgiyle hızlanan gövdesine arttıkça artan bir güç katıyordu. Hero’nun elinde sallanan meşale gittikçe yakınlaşıyordu. Adonis bayramında gördüğü pembe beyaz kız şimdi gümüş ve altın rengi ışıltılar saçıyordu. Bir kulaç, bir kulaç daha, ona kavuşacak, ince gövdesini kollarında saracak, dudaklarını dudaklarına alıp sevgisinin yumuşaklığını tadacaktı. Leandros artık yüzmüyor, su fırtınası arasında uçuyordu. Son bir kulaçla karaya ayak bastı, soluk bile almadan kumsaldan yukarı koştu. Kulenin kapısı açıktı, içeriye daldı merdivenleri tırmandı.

İlk defa birbirine sarılacak bir kadınla bir erkek nasıl bir an duraklar, karşılarına çıkan mutluluğa nasıl şaşkınlıkla inanmadan bakarlarsa, Hero ile Leandros da öyle durakladılar, bakıştılar. Meşale söndü, Sestos kulesi kapkara bir taş yığını gibi yükseldi gene ay ışığında.

Bir gece, bir gece daha, her gece Leandros kulede sallanan meşaleye doğru yüzüyor, her gece Hero’ya kavuşuyor ve her sabah doymadan, yaz gecelerinin kısalırına üzülerek dönüş yolunu tutuyordu. Yaz geçmiş, boğazda dondurucu poyrazlar esmeye başlamıştı. Ne var ki, Sestos kulesinde meşalenin yandığını gördü mü, ne rüzgâr, ne dalga, ne soğuk durdurabiliyordu Leandros’u. Denize dalar dalmaz en yüksek dalgalan yara yara yüzüyor, yorgunluğunu duymadan varıyordu karşı yakaya. Hero korkmaya başlamıştı, denizden çıkan sevgilisinin buz gibi bedenini sararken bir tehlike sezinleyerek ürperiyordu. Hızla esen bora meşalesini söndürecek gibi oluyordu bazı geceler. Yine de gelme diyemiyordu Leandros’a. Öpüşmemek, kavuşmamak, biri boğazın bir kıyısında, öbürü öbür kıyısında bütün bir gece ayrı kalmak akla sığmayan, olmayacak bir şeydi.

Bir gece fırtına daha sert esti, Hero’nun elindeki meşaleyi söndürdü, dağ gibi yükselen dalgalar Leandros’un çırpınan gövdesini döve döve Sestos’tan çok ötelere sürdüler. Delikanlı bütün gücüyle karşı koymaya çalıştı, ama kulenin tepesindeki ışığı görmüyordu ki, nereye doğru yüzeceğini bilsin. Yol gösteren ay ışığını kara bulutlar kaplamıştı. Leandros’un yüreğindeki ateş yanıyordu daha, ama kollarının, bacaklarının gücü tükenmişti. Buz gibi bir donukluk sarıyordu bedenini. Ne olduğunu bilmeden bıraktı kendini denize. Sabaha karşı dalga ölüsünü attı Sestos kıyılarına. Kurşun gibi bir sabahtı. Hero sönen meşalesini yine yakmış, bitkin ellerinde tutuyordu. Kıyıya çarpan ölüyü görünce, ona ölümde olsun kavuşmak için kendini denize attı.

Herophile.
Sibylla adlı bilici kadınların ikincisi sayılır (Sibylla). Herophile, İda dağının bir nympha’sıyla bir çobanın kızıymış. Troya bölgesinde doğmuş. Troya savaşından çok önce, şehrin Sparta’dan gelme bir kadın yüzünden yıkılacağını öngörüp bildirmiş. Pausanias’ın anlattığına göre, Herophile tanrı Apollon’a bir övgü yazmış, bu övgüde kendisinin tanrının hem eşi, hem de kızı olduğunu söylermiş. Herophile gezgin bir biliciymiş, yanında bir taş götürür, tanrı sözcülüğü yaptı-ğı zaman bu taşın üstüne çıkarmış. Bir süre Samos’ta kalmış, ama Klaros, Delos ve Del-phoi’nin Apollon tapınaklarında da görev almış. Troya bölgesinde öldüğü halde, Pausanias, Herophile’nin kullandığı büyülü taşın Delphoi’deki Apollon tapınağında saklandığını yazar.

Herse.
Atina kralı Kekrops’un üç kızından biri, Aglauros’la Pandrosos’un kız kardeşi Bir anlatıma göre, Herse öbür kız kardeşlerinin Athena’ya karşı İşledikleri suça katılmamış, bu yüzden de onlar gibi çıldırarak Atina akropolünden aşağıya atmamış kendini. Tanrı Hermes’le birleşip Kephalos diye bir erkek çocuk doğurmuş (Aglauros, Erikhtonios, Kephalos).

Hesione.
Troya kralı Laomedon’un kızı, Priamos’un ablası. Hesione, Telamon’la evlenir ve Teuker adlı bir oğlu olur. Bu evlenme korkunç bir serüvenle ilgilidir: Laomedon Troya surlarını yapan tanrı Poseidon’la Apollon’a söz verdiği ücreti ödemekten kaçınınca, deniz tanrı Troya kıyılarına korkunç bir canavar salar. Halkın kanına giren bu ejderden kurtulmanın tek çaresi kralın kızı Hesione’yi canavara kurban etmektir, der tanrı sözcüsü. Leomedon da razı olur, kızını bir kayaya bağlayıp bırakır. O sırada oradan geçen Herakles canavarı öldürüp kızı kurtaracağına söz verir, yeter ki Laomedon ona ölümsüz atlarını vermeye ant içsin. Laomedon gene yemin eder, ama kızı eline geçince, atları vermek istemez. Herakles de Troya’ya bir saldırı hazırlar. İlk surları aşıp şehre giren arkadaşı Telamon’dur. Herakles ödül olarak kızı Telamon’a verir. Herakles’in bu ilk Troya seferin-den aldığı esirler arasında Hesione’nin küçük kardeşi Podarkes de vardır, Hesione onun serbest bırakılmasını sağlar. Podarkes Tro-ya’ya döner ve Priamos adı altında tahta çıkar. Bir anlatıma göre Hesione Yunanistan’a giderken kaçmış ve Anadolu kıyılarına dönüp Miletos’a sığınmış (Laomedon).

Hesperid’ler.
Hesperos, ya da Batı Kızları diye anılan Hesperid’ler Hesiodos’a göre Okyanus ırmağının ötesinde, geceyle gündüzün sınırlarında oturan ince sesli perilerdir (The-og. 214 ve 275). Nyks, yani Gece tanrıça bunları kendi kendine yaratmıştır. Daha sonraki efsanelerde Zeus’la Themis’in, ya da Phorkys’le Keto’nun kızları oldukları söylenir. Kimi efsanelerde Hesperid’lere baba olarak Atlas ya da Hesperos yıldızı verilir. Çokluk üç peri diye bilinirler ve adları Aigle, Erythie ve Hesperarethusa’dır, bu son ad kimi efsanede Hesperia ve Arethusa diye ikiye bölünür ve Hesperid’ler dört olur. Hesperid’ler dünyanın batı ucunda, Mutlular Adalarının dolaylarında otururlarmış, ama zamanla coğrafya bilgileri artınca, Hesperid’lerin yurdu Atlas dağlarının eteğinde bir yer sayıldı.

Hesperid’lerin başlıca görevi, altın elmaların bittiği bahçeye bekçilik etmekmiş. Bir zamanlar Gaia tanrıçanın Hera’ya düğün hediyesi olarak verdiği bu elmaları dünyanın batı ucundaki bir bahçeye dikmişler ve başlarına bekçi olarak Hesperid’lerden başka bir de ejder koymuşlardı. Batı kızları bu cennet bahçesinde ezgi söylemekle ve tanrı balı akan pınarların başında hora tepmekle vakit geçirirlermiş. Altın elmalar ölümsüzlük bağışlayan bir yemiştir. Herakles onları koparmakla ölümsüzlüğe hak kazanmış olur (Herakles). Altın elma motifi Üç Güzeller ve Paris efsanesinde de geçer.

Hesperos.
Homeros, adı akşam anlamına gelen Hesperos’u şöyle tanımlar (İl. XXI, 317):

Gecenin karanlığında, başka yıldızlar

arasında,

Akşam Yıldızı denen bir yıldız vardır hani,

yıldızların en parlağı, en güzeli.

Yıldız olmadan önce Hesperos Atlas’ın oğlu ya da kardeşiymiş derler. Atlas dağının tepesine ilk çıkan oymuş, yıldızlara bakarken bir fırtına almış götürmüş onu, bir daha inmemiş yeryüzüne. Gökte bir yıldız olmuş Hesperos, her akşam insanlara geceyi getiren yararlı bir yıldızmış o. Atlas üstüne anlatılan efsanelere göre, Hesperos’un Hesperis adlı bir kızı olmuş, Hesperis de Atlas’la evlenip Hesperos kızlarını doğurmuş (Hesperid’ler).

Hellenistik şairler Hesperos’Ia Phosphoros yıldızını bir tutmuşlar, Romalılar da bu yıldızın adını Latinceye çevirmişler, Lucifer yani ışık taşıyan demişler ona.

Hestia.
Ocağı simgeleyen Hestia, Kronos’la Rheia’nın birinci kızı, Zeus’la Hera’nın kız kardeşidir (Tab. 5). Poseidon ve Apollon ona talip oldukları halde, Hestia evlenmek istememiş ve Zeus’tan ömrü boyunca kız oğlan kız kalma sözünü almıştır. Ayrıca tanrılar ve insanlar arasında büyük bir şeref payı elde etmiştir: Her tapınakta ve her evde sunağı vardır. Ocak, tanrıların da, insanların da konutlarında dinsel bir merkez sayılır. Öbür Olympos tanrıları gidip geldikleri halde, Hestia hep yerinde kalır. Bu yüzden adı hiçbir efsaneye karışmaz. Kişiliği olmayan soyut bir kavram olarak canlandırılır.

Hiera.
Mysia’lı Telephos’un karısı. Akha’lar ilk Troya seferinde Mysia’ya çıkarma yapınca, Hiera ülkesi kadınlarının başına geçip saldırganlara karşı koymuş ve Nireus’un eliyle öldürülmüş (Telephos, Nireus). Hiera’nın Helene’den de daha güzel olduğu söylenir.

Himeros.
Adı arzu anlamına gelen ve aşk isteğini simgeleyen soyut bir kavram. Aphrodite, Uranos tanrının denize dökülen spermasından köpükler arasında doğunca, Eros’la birlikte Himeros da hemen peşine takılır. Olympos’ta Musa’lar ve Kharit’lerle birlikte görülen Himeros’un adı hiçbir efsaneye karışmaz.

Hippodameia.
At evcilleştiren ya da alt eden anlamına gelen Hippodameia adlı iki efsanelik kadın vardır:

(1) Biri ve en ünlüsü Elis bölgesindeki Pisa kralı Oinomaos’un kızıdır. Çok güzel olan bu kızın birçok talipleri varmış, ama onu kıskanan, ayrıca damadı yüzünden tahtından olacağını bilen babası kızını ancak araba yarışında kendisini yenecek olan adama vereceğini bildirmişmiş. Böylece talipleri bir bir yener, yendiklerinin de kafalarını keser, evinin kapısına asarmış. Yarışta yenilmesine de olanak yokmuş, çünkü hem atları çok hızlıymış, hem de Oinomaos taliplerin arasına Hippodameia’yı bindirir, böylece onların dikkatini çeker, şaşırtır, arabmın da daha ağır olmasını sağlarmış. Günün birinde Hippodameia’ya Pelops talip olmuş. Hippodameia Pelops’u görünce, ona hemen gönül vermiş ve yarışı kazanmasını sağlamış. Bunun için de babasının seyisi Myrtilos’un yardımını istemiş. Bir anlatıma göre Myrtilos âşık olduğu Hippodameia ile bir gece yatma sözünü alarak Oinomaos’un arabasının civatalarını gevşetmiş, bir süre sonra Oinomaos paramparça olan arabasından düşerek ölmüş.

Hippodameia, ya da Pelops’un arabacı Myrtilos’a verdikleri söz üzerine efsane kaynakları çeşitli anlatımlar verir: Kiminde Pelops’un Myrtiios’u rüşvetle baştan çıkardığı, kiminde Hippodamela’nın kendisinin Pelops’u arabacıyla aldattığı söylenir. Her ney se, Pelops Hippodameia’yı alıp yurduna götürürken yolda Myrtilos’u denize atmış, arabacı da ölmeden önce Pelops soyuna lanet okumuş. Pelops oğullarıyla Atreus oğullarının başına gelen korkunç belaların kaynağında Myrtilos’un bu ilenmesi varmış (Pelops, Myrtilos).

Efsanelere göre Hippodameia’nın altı oğluyla üç kızı olur. Oğullarının en ünlüleri Atreus, Thyestes, Alkathoos ve Pleisthenes’tir. Eniştesi Khrysippos’u Hippodameia kendi öldürmüş de o yüzden Elis’ten kovulmuş derler (Khrysippos).

Pelops karısı onuruna Olympia’da beş yılda bir kutlanan bir Hera bayramı düzenlemiş (Pelops ve Olympia oyunları).

(2) Hippodameia Adrastos’un kızı, Peirithoos’un karışıdır. Kentaur’larla Lapith’ler savaşı onun yüzünden olmuştur (Peirithoos).

Hippokrene.
At pınarı anlamına gelen Hippokrene Helikon dağında, Musa’ların kutsal koruluğundaki bir pınardır. Kanatlı at Pegasos’un ayağını yere vurmasından fışkıran Hippokrene’nin çevresinde Musa’lar toplanır, ezgi söyler, hora teperlermiş. Pınarın suyu şairleri esinlermiş.

Hippolyte.
Amazon’ların kraliçesi. Kemerinin alınması Herakles’in dokuzuncu işi olarak anılır (Herakles). Bütün Amazon’lar gibi kendisi de Ares’in kızı olan Hippolyte’nin Theseus efsanesinde adı geçer. Theseus’tan bir oğlu olmuş ve ona kendisi gibi Hippolytos adı verilmiş. Ama çoğu efsanelerde Herakles’in eli altında can verdiği kabul edilir.

Hippolytos.
(1) Hippolytos, Theseus’la bir Amazon’un oğludur, ama Amazon’un Melanippe mi, Antiope mi, yoksa Hippolyte mi olduğu konusunda kaynaklar birbirini tutmaz. Hippolytos Amazon anasından av ve savaş merakını almıştır, Artemis’e saygısı büyüktür, Aphrodite’yi hor görür. Tanrıça da ondan öç alır: Üvey anası Phaidra’yı ona âşık eder. Phaidra tutkusunu Hippolytos’a açar, ondan karşılık görmeyince, Theseus’a yakınır, Hippolytos’un onu kirletmek istediğini söyler. Theseus öfkeye kapılır, ama oğlunu kendi eliyle öldürmekten çekindiği için Poseidon’a yalvarır oğlunu cezalandırsın diye. Theseus’un her dileğini yerine getirmeye söz vermiş olan tanrı da bir deniz canavarı gönderip Hippolytos’u parçalatır. Delikanlı Troizen’de bir araba yarışına katılmışken ejderin saldırısına uğrar ve dizginlerine dolaşarak kayaların üstünde can verir. Phaidra haberi alınca kendini asar. Bu konuyu önce Euripides, sonra da Fransız targedya yazarlarından Racine işlemiştir.

(2) Hippolytos devler savaşına katılan bir devin de adıdır. Savaşta Hades’in başlığını takıp görünmez olan Hermes bu devin hakkından gelmiş.

Hippomedon.
Adrastos’la birlikte Thebai’ ye karşı ilk saldırıya katılan yedi önderlerden biri. Dev boylu olan Hippomedon Thebai önünde İsmarios’un eliyle öldürülmüş, ama oğlu Polydoros Alkmaion’un yönetimindeki ikinci sefere katılmış ve Epigon’larla birlikte Thebai’yi almıştır (Thebai ‘ye karşı Yediler).

Hippomenes.
Melanion adıyla da anılan Hippomenes Atalante efsanesinde rol oynar (Atalante).

Hora’lar.
Hora’lar doğada düzeni simgeleyen üç tanrıçadır. Hora, Latince saat anlamına gelen “hora” ile bir tutulduğu için adları “Saatler” diye çevrilir. Bu çeviri hem doğru, hem yanlıştır, çünkü bu tanrısal varlıklar bir ölçü, bir düzeni yansıtmakla zaman ölçülerini de içerirler, ama etkileri bu insansal kavramları çok aşar. Homeros’un İlyada’sında Hora’ları Olympos’ta görürüz (İl. V, 749 vd.):

Gökyüzünün kapıları kendiliğinden

gıcırdadı.

Saatler gözetir o kapıları,

yaygın gökle Olympos emanettir onlara,

kapıları bir açarlar, koyu bulutlarla bir

kaparlar.

Tanrıçalar arabalarıyla Olympos’a dönünce

(İl. VII, 432 vd.):

Saatler güzel yeleli atlan çözdüler

koşumdan,

çektiler tanrısal ahırlara,

ışıldayan bir duvara dayadılar arabayı.

Ama Hora’ların teker teker adlarını ele alacak olursak, simgeledikleri varlıkları da daha iyi anlamış oluruz: Birincisi Eunomia düzen ve düzensizliği, iyi yasalarla kurulmuş bir toplum düzenini simgeler. Dike hak ve adalet anlamına gelir, Themis’in kızları arasında ister yazında, ister yaşamda adı en çok geçen tanrıça odur. Eirene ise insanlara bereket ve mutluluk sağlayan barıştır (Dike, Eirene). Bu tanrıçalar doğal ve insansal toplulukların can damarı, denge ve sürekliliğin başlıca etkenleridir.

Hora’ları kimi zaman Aphrodite’nin alayında Kharit’lerle birlikte, kimi zaman da Dionysos alayında, ya da Persephone’nin arkadaşları arasında görürüz.

Ellerinde birer çiçek, ya da bir yemiş olarak canlandırılırlar, ama çokluk soyut kavramlar olarak tasarlanır ve efsanelerde rol almazlar.

Horatius.
Horatius adı, Roma’nın üç efsanesinde geçer.

(1) Roma’lılar Etrüsk’lere karşı savaşırken her iki ordu çok adam yitirmişti, ama kimin yendiği, kimin yenildiği belli değildi. Bir gece her iki ordu bir ormanda karşı karşıya ordugâh kurmuşken, birdenbire ormanda tanrısal bir ses duyuldu, ses şöyle diyordu: “Etrüsk’ler Roma’lılardan bir adam fazla yitirdiler, Roma’lılar zaferi kazanmıştır”. Bunu duyan Etrüsk’ler paniğe kapılıp kaçmışlar. Sesiyle düşmanı kaçıran Horatius da o ormanda tanrılaştırılmış.

(2) Gene Etrüsk’lerle savaş sırasında tek gözlü diye anılan Horatius Cocles Roma’yı Tiber’in karşı kıyısında bulunan düşmana karşı korumak için tek başına bir köprüyü tutmuş. Savaş sırasında bir ayağını da yitirmiş, ama Roma’nın düşmesini önlemiş. Horatius Cocles şerefine Capitolium tepesinin eteğinde Roma’lılar bir heykel dikmişler.

(3) Roma ile Alba arasındaki savaşta rol alan üç Horatius kardeşler üç Curiatius kardeşlerle teke tek savaşta çarpışmışlar ve zaferi kazanmışlardı. Tarihsel bir olay sayılan bu çarpışma herhalde eski bir efsaneye dayanmaktadır. Tragedyalara konu oluşu şuradandır: Horatius kardeşlerin bir kız kardeşi Curiatius kardeşlerin biriyle nişanlıdır, nişanlısının ölümüne ağlayan bu kızı çarpışmadan sağ dönen Horatius öldürür, ama bu suçu Roma’yı kurtardığı için affedilir.

Hyades.
Hyad’lar gökte Pleiad yıldızlarına yakın bulunan bir takımyıldızdır, baharda yağmur mevsiminin başlamasıyla görünürler, adları da yağmur yağmak anlamına gelen “hyein” fiilinden türemedir. Gökte yıldız olmadan önce Hyad’lar Atlas’la Okeanos kızı Pleione’nin kızları nympha’larmış. Sayıları iki ile yedi arasında değişir. “Nysa nympha’ları” diye anılan bu kızlar Dionysos’a dadılık etmişler (Dionysos), ama Hera’dan korktukları için tanrısal çocuğu İno’ya bırakıp kaçmışlar. Zeus onları gökte birer yıldız haline getirmiş. Başka bir anlatıma göre, kardeşleri Hyas’ın ölümüne dayanamayarak canlarına kıymışlar da sonra yıldız olmuşlar (Hyas).

Hyakinthos.
Latin şairi Ovidius’un anlattığı bir çiçek öyküsünün kahramanı. Hyakinthos tanrı Apollon’un can ciğer arkadaşıymış, iki dost bir gün disk atmada yarışırken tanrının fırlattığı disk gelmiş, Hyakinthos’un başına vurmuş. Delikanlının boynu bir çiçek sapı gibi kırılmış, çimenler al kana boyanmış. Arkadaşını kolları arasına alan tanrı da “Ah, senin yerine ben öleyim!” demiş, o anda çimenler gene gövermiş ve Hyakinthos’un öldüğü yerde güzelim bir çiçek açmış. Hyakinthos, yani sümbül demişler bu çiçeğe. Bir anlatıma göre yel tanrı Zephyros tanrı Apollon’un delikanlıya sevgisini kıskandığı için hızla eserek diskin Hyakinthos’a çarpmasını sağlamış.

Hyas.
Atlas’la Pleione’nin oğlu, Hyad’lar ve Pleiad’ların kardeşi. Libya’da bulunduğu bir sırada bir yılan, bir aslan, ya da bir kaplan tarafından öldürüldüğü söylenir. Ölümüne ağlayan kız kardeşlerini Zeus’a göre birer burç haline sokmuş (Hyades).

Hybris.
Yunan düşüncesinde büyük bir yer tutan soyut bir kavramın simgesi. Hybris insanı suç işlemeye iteleyen ölçüsüzlük, hırs ve kendine aşırı güvendir. Birçok tragedya kişilerinin başlarına gelen belalar hep bu Hybris yüzündendir. Hybris, fazla varlık, doygunluk anlamına gelen Koros’un ya anası, ya da kızı olarak simgelenir. Koros’u olduğu kadar Hybris’i de Yunan düşüncesine özgü birer kavram olarak başka dillere çevirmek güçtür.

Hydra.
Yılan ya da ejder anlamına gelen Hydra, Typhon’la Ekhidna’nın kızı ve Kerberos, Khimaira, Phiks gibi canavarların kız kardeşi sayılır. Hesiodos Hydra’yı şöyle tanımlar (Theog. 310-315):

(Ekhidna) Hydra ‘yı doğurdu onlardan

sonra,

Hydra o bataklıklar canavarı ki

tüyler ürpertir bütün yaptıkları,

o Hydra ki ak kollu Hera tanrıça

büyütmüştü korkunç hıncını gidermek için

güçlüler güçlüsü Herakles ‘e karşı.

Herakles ikinci iş olarak bu canavarı öldürür (Herakles) ve oklarını onun zehirli kanına batırır. At adam Nessos’un Deianeira’ya verdiği iksire de bu canavarın kanı karışmıştır derler, ayrıca bir ırmağa akan kanı ırmak sularının zehirlenmesine ve bölgeye leş kokularının yayılmasına yol açmış.

Hygieia.
Adı sağlık anlamına gelen Hygieia, hekim tanrı Asklepios’un kızı ve yardımcısıdır. Hygieia yalnız hasta insanlara değil, hayvanlara da bakar, dertlerine deva, hastalıklarına ilaç bulur. Hekimlikle ilgili bütün tanrılar gibi o da yeraltı simgeleri taşır ve özellikle yeraltı yaratıklarının en özgürü olan yılanla bir arada gösterilir. Hiçbir efsanesi yoktur (Asklepios).

Hylas.
Hylas, kahraman Herakles’in gönül verdiği yakışıklı bir gençtir. Yiğitle birlikte Argonaut’lar seferine katılır. Mysia bölgesinde karaya çıktıklarında Herakles kırılmış küreği için bir ağaç keserken, Hylas su bulmak için ormana dalar ve kaybolur. Bir söylentiye göre nympha’lar bu güzel delikanlıya tutulurlar ve onu ölümsüz kılmak için aralarına alırlar. Hylas’ın kaybolduğunun ilk farkına varan Polyphemos’tur. Avazı çıktığı kadar Hylas, Hylas diye bağırır. Herakles de aramaya koyulur, ama delikanlıyı bir türlü bulamazlar. Bu arada Argonaut’lar onları beklemeyerek demir alırlar. Polphemos Mysia’da kalır ve önce Kios, sonra Prusa adını alan bir şehir kurar. Bu bizim Bursa’dır. Herakles Mysia’lıları Hylas’ı kaçırmış olmakla suçlamış ve onlardan tutsaklar alarak Hylas’ı arayıp bulmalarını buyurmuş. Hylas’ı arama, bölgede yıllık törenler haline gelmiş: Rahipler dağa çıkar (dağ da Mysia Olympos’u, yani Uludağ olsa gerek) ve üç kez Hylas diye bağırarak kutsal alaylar düzenlerlermiş (Argonaut’lar).

Hyİlos.
Herakles’le Deianeira’nın oğlu. Anası Deianeira Herakles’e sihirli gömleği gönderip de yiğit korkunç acılar içinde yanmaya başlayınca Hyİlos yanına gelir ve son isteklerini dinler. Herakles öldükten sonra da İole ile evlenir ve Herakles oğullarının başına geçip Pelopenez’de tutunmaları için savaşır.

Hymenaios.
Düğün tanrısı Hymenaios. Apollon ve bir nympha’nın, ya da Dionysos’la Aphrodite’nin oğlu sayılır. Düğünlerde hazır bulunan bu tanrı, lirik şiirin ayrı bir türü olan düğün türkülerinde de anılır. Düğün türkülerinde bağlama “O, Hymen, Hymenaios” diye bu tanrının adıyla biter.

Bu düğün tanrısı üstüne çeşitli efsaneler anlatılırdı, hepsi de güzelliğini yüceltmek amacını güderdi. Hymenaios o kadar güzelmiş ki kızlar arasına girmiş de erkek olduğu anlaşılmamış, sonra da kızları korsanlar kaçırınca, Hymenaios korsanların hepsini öldürmüş, kızları kurtarmış, ama onları ana ve babalarına geri vermek için, çok sevdiği halde kendisine yüz vermeyen kızla evlendirilmeyi şart koşmuş. Bir efsaneye göre, Hymenaios tanrı Dionysos’la Ariadne’nin düğününde sesini yitirmiş, onun için düğün türkülerinde onun adını çağırmak töre olmuş. Başka bir efsaneye göre Akşam Yıldızı Hesperos Hymenaios’un güzelliğine vurulmuş, ondan ayrılmaz olmuş. Düğünle gecenin birleşmesini simgeleyen bu efsaneye uygun olarak düğün türkülerinde Hesperos’un da adı sık sık anılır.

Hymenaios elinde düğün meşalesi, kaval ve gül çelenkleriyle canlandırılır.

Hymnos.
Phrygia’lı bir çobanın adı. Hymnos Artemis’in yoldaşlarından Nikaia adlı bir nympha’ya tutkundur, ama Nikaia aşktan tiksinir, yanına erkek vardırmaz. Günün birinde Hymnos dayanamaz, kıza tutkusunu bildirir, Nikaia da öfkelenip bir okla vurur delikanlıyı. Bütün doğa, giderek Artemis bile ağlamış derler bu güzel çobanın ölümüne (Nikaia).

Hyperboreoi.
Efsaneye göre, Boreas, yani kuzey rüzgârının ötesinde Hyperboreoi denilen bir boy oturur. Dünyanın kuzey ucundaki bu ülkede güneş hiç batmaz, yıl boyunca ılık ve yumuşak bir hava eser, insanlar mutluluk içinde yaşar, ölüm ve hastalık nedir bilmezler. Yemyeşil ormanlarda, çimenli ovalarda ömürlerini türkü söylemek, hora tepmekle geçirirler. Bu yüzdendir ki, tanrı Apollon bu cennet ülkesini kendine yurt edinmiş, her fırsatta oraya girmeye bakar. Güzün soğuklar başlayınca beyaz kuğuların çektiği bir arabaya binip Hyperbore’liler ülkesine uçar, kışı orada geçirir. Tarihçi Herodotos bu ülkeyi anlatmakla bitiremez (Her. Tar. IV, 32 vd.). Yiğitlerden Perseus’la Herakles’in de Hyperbore’liler ülkesine gittikleri anlatılır; kimi efsanelerde altın elmaların bulunduğu Batı Kızlarının bahçesi de bu ülkededir. Pythagoras’ın mistik inançlarıyla Hyperbore’liler ülkesi daha da süslenmiş, yılda iki kez ekin veren toprağı, çok uzun ömürlü olan iyiliksever ve saf insanlarıyla ilkçağın ütopyası haline gelmiştir (Apollon).

Hyperion.
Adı “yukarıda giden, yani dünyanın üstünde dolaşan” anlamına gelen Hyperion, Uranos’la Gaia’nın oğludur. Kız kardeşi Theia ile evlenerek, Helios, Selene ve Eos’u meydana getirir (Tab. 8). Hyperion’un efsanesi yoktur. Hyperion adı bazı metinlerde Helios’un kendisine bir sıfat olarak takılır.

Hypermestra.
Danaos kızlarının en küçüğü. Aigyptos’un elli oğluyla evlenmek zorunda kalan Danaos’un elli kızı babalarından gerdeğe girerken kocalarını öldürmek emrini alınca Hypermestra’dan başka hepsi babalarına uyup kocalarını hançerlemişlerdir, yalnız Hypermestra kocası Lynkeus’u esirgemiş ve onunla birleşerek Abas’ı dünyaya getirmiştir. Babasına baş kaldırmak suçundan yargılanan Hypermestra’nın Argos mahkemesinde beraat ettiği anlatılır. Danaos kızlarının dramını “Hiketides” adlı tragedyasında işleyen Aiskhylos’un “Hypermestra’nın yargısı” adlı kayıp bir tragedya da yazdığı bilinir (Danaos kızları, Lynkeus).

Hypnos.
Hesiodos’a göre Nyks (Gece) kendi başına Hypnos (Uyku) ve Thanatos (Ölüm) tanrılarını yaratmıştır. İkisi de Tartaros’ta otururlar (Theog. 758 vd.):

Orada oturur kara Gece’nin çocukları,

Uyku ‘yla Ölüm, o korkunç tanrılar.

Güneş onlara hiç çevirmez ışınlarını

ne göklere çıkarken, ne inerken,

biri dolaşır sırtında toprağın ve denizin

tatlı bir huzur götürerek insanlara,

ötekinin demirdendir yüreği, tunçtandır

canı.

Yakaladığı insan kurtulmaz hiç elinden

kin besler ölümsüz tanrılara bile.

Homeros Hypnos’un çok daha sevimli bir portresini çizer; Hera İda dağının doruğunda Zeus’la sevişmeye karar verince, gelir Lemnos adasında Uyku’yu bulur, Zeus’u uyutsun diye diller döker, armağanlar söz verir. Tatlı Uyku ise bir gün Herakles’i kaçırırken Zeus’tan yediği cezayı unutamaz, ama Hera ona Kharit’lerin birini vermeye ant içince dayanamaz, Hera ile birlikte yola çıkar (İl. XIV, 283 vd,):

Vardılar canavarlar anası çok pınarlı Ida’ya,

Lektos burnunda fırladılar denizden,

ayak bastılar bereketli toprağa.

Ayakları altında ormanlı doruklar titredi.

Uyku durakladı orada,

görünmeden Zeus ‘un gözüne

çok yüksek bir çamın üstüne kondu,

İda’da büyüyen en ulu çamdı bu,

havada yüksele yüksele göğe varıyordu.

Uyku orada, çam dalları arasında,

bir kuş oluvermişti, dağlarda yaşayan, ince

sesli,

tanrıların Khalkis, insanların Kymindis

dedikleri.

Bir efsaneye göre, Hypnos Latmos dağlarının çobanı Endymion’a tutulmuş ve onun gözleri açık uyumasını sağlamış ki sevgilisini gece de doyasıya görebilsin diye.

Hypsikreon.
Hypsikreon’un serüveni Miletos öyküleri adıyla geç ilkçağda yaratılan romanların birine konu olmuştur. Öykü şudur: Hypsikreon adlı bir Miletos’lu Promedon adlı bir Naksos’luyu evine konuk edermiş. Hypsikreon’un karısı Neaira da adalı konuklarına tutkunmuş, ama kocası evde olduğu sürece aşkını açığa vurmamış, günün birinde Hypsikreon evde yokken konuk gelen Promedon’a açılmış ve onu zorla baştan çıkarmış. Sonra da onunla birlikte Naksos adasına kaçıp oradaki bir tapınağa sığınmış. Hypsikreon karısını geri almak için Naksos’a gidince, adalılar kadını kandırabilirse geri alacağını, yoksa zor kullanmasını yasak ettiklerini söylemiştir. Hypsikreon da kadını kandıramadıgı için Haksos’a Miletos’un savaş açmasını sağlamış.

Hypsipyle.
Lemnos kralı Thoas’la Amazon Myrina’nın kızı Hypsipyle tanrı Dionysos’un torunuymuş. Lemnos adasının kadınları Aphrodite’ye gereğince tapınmadıkları için tanrıça onları cezalandırmış: Bedenleri öyle pis kokuyormuş ki, kocaları onlardan kaçıyor, başka kadınlarla sevişmeyi yeğ görüyormuşlar. Lemnos kadınları da bir gece adada ne kadar erkek varsa hepsini öldürmüşler. Yalnız Hypsipyle babası Thoas’ı öldürememiş, onu bir sandığa kapatıp denize bırakmış (Thoas). Kral kızı olduğundan kadınlar onu Lemnos’a kraliçe seçmişler. Argonaut’lar adaya çıktıklarında Hypsipyle kraliçeymiş, önce Argonaut’lara saldırdıkları halde, erkeklerin kendileriyle yatmaya razı olduklarını görünce yumuşamışlar ve Hypsipyle de İason’la birleşerek ona birisi Euneos olmak üzere iki oğul doğurmuş (Euenos). Argonaut’lar adadan ayrıldıktan sonra Lemnos kadınları kralları Thoas’ın kurtulmuş olduğunu görmüşler ve kraliçelerini öldürmek istemişler. Hypsipyle bir gece kaçmış ve korsanların eline düşerek Nemea kralı Lykurgos’a köle olarak satılmış. Lykurgos’la karısı Eurydike, Hypsipyle’yi oğulları Opheltes’e dadı olarak vermişler, ama bir gün Hypsipyle oradan geçen Yedilere yol göstermek için çocuğu yalnız bıraktığında bir yılan gelmiş, Opheltes’i boğmuş. Lykurgos’la karısı Hypsipyle’ye ölüm cezası vermek istemişler, ama Yedilerden Amphiaraos araya girmiş ve Hypsipyle’nin Lemnos’a dönmesini sağlamış.

Hakkında kutsalsozluk

Şuna da bir bak

B

Babys. Tanrı Apollon’la flüt yarışmasına girişen satyr Marsyas’ın kardeşi. Babys de kaval çalarmış, ama onun …

online alışveriş 

Web Tasarım  

Web Tabanlı Yazılım

Web Tabanlı Program

E-Ticaret sitesi fiyatları  

E-Ticaret sitesi  

sanal ofis  

sanal ofis ankara  

sanal ofis ankara  

Sanal ofis  

Hazır ofis ankara  

Kiralık ofis  

Sanal ofis  

Kiralık ofis  

Sanal ofis  

Yasal adres ankara  

Sanal Ofis  

Sanal ofis  

Sanal ofis Ankara  

Ankara sanal ofis  

Sanal ofis  

Sekreterlik hizmeti  

Sanal ofis  

Sanal ofis  

Sanal ofis Ankara  

Sanal ofis  

Sanal ofis Ankara  

sanal ofis ankara  

sanal ofis  

hazır ofis kiralama  

sanal ofis kiralama  

raf sistemleri  

sanal ofis   hazır ofis kiralama  

sanal ofis kiralama  

sanal ofis ankara  

sanal ofis ankara