Pazar , Aralık 15 2019

K

Kabir’ler.
Kabeiroi diye anılan tanrısal varlıklar. Kaynakları ve gerçek nitelikleri belli olmayan Kabir’lerin adı Dardanos efsanesinde geçer: Semendirek adasında gizlemleri bulunan bu cinleri Troya yöresine Dardanos getirmiş (Dardanos). Mitograflara göre babaları, ya da ataları Hephaistos, sayıları da üçtür. Musalara ve Demeter, Persephone, Hades gibi tanrılara Kabir adının sıfat olarak takılması dikkati çeker. Roma çağında İupiter, İuno ve Minerva üçlüğüne de Kabir denmektedir.

Adları efsanelere pek karışmayan Kabir’lerin Bergama akropolünde Zeus’un doğuşuna tanıklık ettikleri, sonra da Rhea’nın alayında bulunan cinlere karıştıklan söylenir. Bütün bu belgelerden Korybantlar ve Kuretalar gibi Ana Tanrıça tapımıyla ilgili oldukları anlaşılmaktadır (Kybele).

Kader.
Bkz. Moira.

Kadmos.
Thebai şehrinin kurucusu Kadmos, Thebai efsanelerinin başında, özellikle tragedyaya konu olmuş birçok kahramanın atası olarak görülür. Efsanesi bütün Akdeniz bölgesine, Anadolu ve Afrika’ya yayılmış, kişiliği bölgenin yerli tipleriyle kaynaşmıştır.

Kadmos, Agenor’la Telephassa’nın oğludur, İo soyundandır (Tab. 10). Europe, Phoiniks ve Kiliks’in kardeşidir. Europe kaçırılınca, Agenor oğullarını kızı aramaya gönderir (Agenor). Anasını da birlikte götüren Kadmos bu aramanın boş olduğunu anlar ve bir süre Trakya’da kaldıktan sonra, anası da ölünce, Delphoi kehanetine ne yapacağını sormaya gider. Tanrı sözcüsü Eupore’nin izini aramaktansa, bir şehir kurması gerektiğini söyler. Karşısına çıkacak bir ineğin ardına takılacak ve inek nereye çökerse orada şehir kuracaktır. Kadmos yola çıkar, biraz gittikten sonra bir inek sürüsüne rastlar, ineğin biri her iki böğründe ayı simgeleyen iki beyaz küre taşımaktadır. Kadmos bu ineğin peşine takılır, inek gider, gider, sonunda Boiotia bölgesinde bir yere çöküp yatar. Kadmos seçilen yerin burası olduğunu anlar, ineği Athena’ya kurban etmek ister, bunun İçin de arkadaşlarını su almaya gönderir. Ares Pınarı adlı çeşmenin önünde bir ejderi tepeler. O sırada tanrıça Athena ona görünür ve ejderin dişlerini toprağa ekmesini söyler. Kadmos bunu yapınca topraktan birdenbire silahlı adamlar çıkıverir: Bunlara Spartoi, yani ekilmiş adamlar adı verilir. Hepsi dev gibi yabani adamlardır. Doğar doğmaz birbirleriyle kavgaya tutuşurlar, yalnız beşi sağ kalır, bunlar da Kadmos’a şehri kurmak için yardım ederler. Ne var ki Kadmos Ares’in kutsal ejderini öldürmüş olma suçunun cezasını çekmelidir: Yedi yıl boyunca tanrıya köle olarak hizmet etmek zorunda kalır, sonra gelir Thebai’ye kral olur. Başta Athena olmak üzere tanrılar onu korur. Zeus Ares’le Aphrodite’nin kızı Harmonia’yı Kadmos’a eş olarak verir ve düğünleri parlak bir törenle kutlanır. Kadmos tepesi adını alan Thebai kalesine tanrılar armağanlarıyla birlikte gelmişlerdir. Harmonia’ya verilen düğün hediyeleri dillere destan olmuş, sonra da Thebai hanedanının başına gelecek birçok belaları doğurmuştur. Bunların en önemlisi Kharit tanrıçaların dokuduğu bir elbise ve demirci tanrı Hephaistos’un yaptığı bir altın kolyedir. Söylentiye göre bu gerdanlığı Kadmos’a Zeus kendisi vermiş, birine göre de Europe kardeşine hediye etmişti. Her iki armağanın da sonraki efsanelerde sözü geçer (Harmonia, Amphiaraos, Eriphyle, Alkmaion).

Kaeira.
Kodros’un oğlu Neleus efsanesinde rol oynayan Milet’li bir çömlekçi kız. Neleus Atina’dan göçmeden, nereye yerleşmesi gerektiğini tanrı sözcüsüne sormuş, aldığı cevapta yeni yurdunun bir genç kızın elinden suyla toprak alacağı yerde bulunduğu söylenmiş. Neleus da dolaşa dolaşa Miletos bölgesine gelmiş, orada bir mühür izini almak için yolda rastladığı Kaeira adında bir kızdan çamur istemiş, kız da toprağa su karıştırarak bunu yapınca tanrı sözü yerine gelmiş. Neleus Miletos’ta kral olmuş, ayrıca da dolaylarında üç şehir kurmuş (Neleus 2).

Kakasbos.
Lykia ve Pisidia bölgelerinde at üstünde ayakta durur gösterilen bir tanrı figürü. Burdur’un Tefenni İlçesinde bu tanrı kayalara oyulmuş olarak görülmektedir.

Kalais.
Kalais ve kardeşi Zetes, rüzgâr tanrı Boreas’ın oğullarıdır. Boreasoğulları diye de anılırlar ve kanatlı birer cin olarak canlandırılırlar. Argonaut’lar efsanesinde rol oynayan Kalais’le Zetes, kral Phineus’u Harpyalardan kurtarmışlar (Argonautlar).

Kalamos.
Kamış anlamına gelen Kalamos, ırmak tanrı Maiandros’un (Büyük Menderes) oğluymuş. Rüzgâr tanrı Zephyros’la Hora’ların birinin oğlu olan Karpos adlı bir delikanlıya tutkunmuş. İki genç bir gün ırmakta yüzerken, Kalamos arkadaşını geçmek istemiş, Karpos bu yarışmada boğulmuş. Kalamos buna o kadar üzülmüş ki kuruya kuruya bir kamış haline gelivermiş. Adı meyve anlamına gelen Karpos da güzün ölüp ilkyazda dirilen tarla yemişine dönüşmüş. Karpuz sözcüğü oradan gelmedir.

Kalkhas.
Kalkhas Yunan efsanesinde, özellikle Troya destanlarında adı geçen en ünlü kâhinlerdendir. Homeros onu İlyada’da şöyle tanıtır (İl. 69 vd.):

Kalkhas, Thestor’un oğlu, tanrı

sözcülerinin en büyüğü,

biliyordu her şeyi, geçmekte olanı, geçmişi,

geleceği.

Phoibos Apollon verdiydi bu hüneri ona,

bu hünerle geldiydi ta İlyon ‘a Akha’ların

gemileri.

Troya savaşından önce de, sonra da Kalkhas’ın yönetmediği bir tek olay yoktur, geleceği görür, haber verir, sözüne uyulursa, doğru yoldan gidilmiş olur, uyulmazsa tanrı belalarıyla karşılaşılır. Kalkhas’ın rol oynadığı olaylar şöyle özetlenebilir: Alkhilleus dokuz yaşındayken, Kalkhas Troya’nın ancak Akhilleus katılırsa alınabileceğini, ama savaşta yiğidin öleceğini bildirmiş de bunun üzerine Akhilleus’un anası Thetis onu kız kılığına sokarak Skyros kralının kızları arasına saklamış (Akhilleus). Akha ordusunun Aulis’ten ilk yola çıkışında Kalkhas sunak sütünde bir yılanın bir kuşu yediğini görünce, Troya şehrinin ancak on yıllık bir abluka sonunda alınabileceğini söylemiş (Agamemnon). Ordunun ilk Mysia çıkışında Telephos’un sözlerini onaylamış (Telephos). İkinci Aulis durağında İphigeneia’nın kurban edilmesini salık vermiş (İphigeneia). Troya savaşında ordular arasında veba çıkınca, nedenini bildirmiş ve Apollon rahibi Khryses’e kızı Khryseis’in geri verilmesi gerektiğini bildirerek, Agamemnon’u kızdırmış, onunla Akhilleus arasında kavga çıkmasını ve İlyada’da konu olacak Akhilleus’un öfkesini kışkırtmış (bkz. İlyada, birinci bölüm). Paris öldükten sonra, Troya’nın düşmesi için Helenos’u ele geçirmek gerektiğini de o söylemiş (Helenos). Tahta atın yapılmasını ve şehre sokulmasını salık verdiği gibi, kendisi de atın içine saklananlardandır. Dönüş efsanelerinde de Kalkhas’ın rolü büyüktür: Tanrıça Athena’nın Aias’a yapılan haksızlık yüzünden Akha’lara kızdığını, bu yüzden dönüşlerine engel olacakını bildiği için (Aias), kendisi Akhalarla Yunanistan’a dönmek istememiş; Amphiaraos’un oğlu bilici Amphilokhos’la birlikte gemiye binip, Anadolu kıyılarında Kolophon şehrine çıkmış ve orada kalmış (Amphilokhos). Kader Kalkhas’ın Anadolu’da ölmesini buyuruyor, kâhin de bunu biliyordu: Kendisinden daha usta bir biliciyle karşılaştığı gün Kalkhas’ın ömrü sona erecek diye bir tanrı sözü varmış, Kolophon’da Kalkhas kâhini Mopsos’u bulmuş, birbirine sorular sormuşlar, Mopsos hepsini bilmiş, Kalkhas bilememiş. Öfkesinden canına kıymış ve Kolophon’un yakınında Notion şehrine gömülmüş derler (Mopsos). Anadolu ile ilgili birçok efsanelerde Kalkhas’ın yanılgıları anlatılır: Lykia kralı bir sefere çıkacak olmuş, sonucu üstüne Kalkhas’a da Mopsos’a da danışmış, Kalkhas zafer kazanacağını, Mopsos yenileceğini öngörmüş. Mopsos haklı çıkınca, Kalkhas kendini öldürmüş. Aiolya bölgesinde, Myrina yakınındaki bir kutsal koruluğa Kalkhas bir bağ ekmiş, ama ora bilicilerinden biri bağının şarabını içemeyeceğini söylemiş, şarabı içmek üzereyken Kalkhas bu söze öyle gülmüş ki boğulmuş ve şarabı içemeden ölmüş.

Kalliope.
Adı güzel sesli anlamına gelen Kalliope dokuz Musa’ların biridir. Hesiodos Theogonia’nın başında Musa’lara seslenip, hepsinin adını sayarken Kalliope için “hepsinin başı sayılan Kalliope” der.

Erken ilkçağlarda Musa’ların yetki alanı sınırlanmış değildir, ama İskenderiye şiirinde Kalliope lirik şiirin esin perisi sayılır. Başka kaynaklarda epik şiirin denir. Kimi efsaneye göre Kalliope Seiren’lerin, ozan Linos’un ya da Rhesos’un anasıdır (Linos, Rhesos).

Kallirhoe.
Güzel akışlı anlamına gelen Kallirhoe birçok efsanelik kişilerin adıdır:

(1) Okeanos’un, Tethys’in kızı Khysaor’la birleşmesinden iki canavar, Geryoneus’la Ekhidna doğar (Tab. 6).

(2) Irmak tanrı Akheloos’un kızı. Alkmaion’la evlenir ve Akarnan’ı doğurur (Alkmaion, Akarnan).

(3) Irmak tanrısı Skamandros’un kızı. Tros’la evlenerek İlos, Assarakos ve Ganymedes’i doğurur (Tab. 17).

(4) Libya kralı Lykos’un kızı. Bir efsaneye göre Troya savaşından sonra Diomedes’in gemisi fırtınaya uğrar ve Libya kıyılarına varır. Lykos onu Ares tanrıya kurban etmek ister, ama Diomedes’e gönül vermiş olan kızı yiğidi kurtarır. Kallirhoe, Diomedes’ten yüz görmeyince kendini asar (Lykos).

Kalydon.
Kalydon avı (bkz. Meleagros).

Kalypso.
Odysseia’nın en sevimli kişilerinden Kalypso’yu bir gizem perdesi örter. Adı da öyle: Yunanca saklamak, gizlemek anlamına gelen “kalyptein” fiilinden türeme. Saklı tanrıça mı, saklayan tanrıça mı demeli Odysseus’u, eşi Penelope’den sonra en çok seven bu kadına? Tanrıçalığı da bir tuhaf, Homeros ona Olympos tanrıçalarının en büyüklerine verdiği “dia theaon” (yüce tanrıça, tanrıçaların yücesi) unvanını verir, öte yandan da bir nympha olduğunu söyler. Başka mythos yazarları, Atlas’la Pleione’nin kızı, yani Pleiad’ların biri olduğunu ileri sürerler, kimi de der ki güneş tanrı Helios’la Perseis’in kızıymış. Hiç önemi yok, Kalypso öyle kanlı canlı olarak karşımıza çıkar ki, kimin nesi olduğunu araştırmak aklımızdan bile geçmez. Nausikaa, Penelopeia, Andromakhe gibi Homeros’un yarattığı ölümsüz, unutulmaz kadın tiplerinden biridir. Odysseia’nın ilk dizelerinden şöyle tanıtılır bize (Od. I, 11 vd.):

Ölüm uçurumundan kurtulanlar

kurtulmuştu,

savaştan ve denizden dönenler dönmüştü,

bir Odysseus kavuşmamıştı yurduna ve

karısına,

oyuk mağaralarda alıkoymuştu onu

Kalypso yüce tanrıça,

yanıp tutuşuyordu, güzel peri, kocası olsun

diye.

Ama Odysseus yurduna özlem çekmektedir (Od.V, 151 vd.):

Kıyıda oturur buldu (Kalypso) onu,

boyuna gözyaşı akıyordu gözlerinden,

tüketiyordu tatlı ömrünü, dönüşünü özleye

özleye,

Nymphe ‘den hoşlanmıyordu artık o,

İsteksiz uzanıyordu geceleri mağarada onun

yanına.

Gündüzleri kayalarda, kumsallarda yer

bitirirdi kendini

gözyaşları, hıçkırıklar, iniltilerle

bakardı boyuna hasat vermez engine,

bakardı iki gözü iki çeşme.

Sonunda tanrılar acır Odysseus’a, Zeus Hermes’i buyruklarla gönderir Kalypso’ya. Haberci tanrı Ogygie adasında güzel perinin oturduğu mağaraya uçup gelir, gördüğü manzara şudur (Od. V, 55 vd.):

Varınca ta uzaklardaki adaya,

çıktı karaya menekşe rengi denizden,

yürüdü, gitti koca mağaraya doğru,

o mağarada güzel örgülü Nymphe

otururdu.

Buldu onu İçinde mağaranın.

Kocaman bir ateş vardı ocakta,

kokusu uzaklara yayılıyor, sarıyordu odayı

çatır çatır yanan dağ servisinin, mazı

ağacının.

Kalypso içerde altın mekikle tezgâhına gide

gele.

Hermes Kalypso’ya Odysseus’u yurduna göndermesi gerektiğini söyleyince, yüce Nympha’nın ilk tepkisi öfke olur, tanrılara çatar kendisinin ölümlü bir erkekle sevişmesini kıskanıyorlar diye, ama sonra da Odysseus’a tanrıların kararını bildirir ve ona bir sal yapmasında yardım edip şöyle uğurlar sevgilisini (Od. V, 263 vd.):

Kalypso uğurladı Odysseus ‘u adadan

beşinci günü,

onu yıkamış, urbalar giydirmişti güzel

kokulu

Bir tulum siyah şarap vermişti yanına,

daha büyük bir tulum dolusu da su,

koymuştu kumanyayı bir meşin torbaya,

her türlü yiyecek vermiş bol bol.

Ardından uğurlu, tatlı bir yel saldı,

Odysseus da sevinç içinde açtı rüzgâra

yelkeni.

Kalypso’nun başkaca da adı geçmez destanda. Şimdi bakalım, tanrılardan uzak, denizle çevrili ıssız bir adada oturan ve Olympos’luları hor görmese de, onlardan ayrı bir biçimde yaşayan, onlara baş kaldırmayı göz alan bu saklı tanrıça kim? Odysseia’ya yazdığımız önsözde (s. 31) bu soruya cevap vermeye çalıştık: Bilginler uzun araştırmalardan sonra Kalypso’nun Ogygie adasının Malta olduğu sonucuna vardılar. Malta müzesinde bizim Anadolu kazılarından bol bol çıkan Ana Tanrıça heykelcikleri gibi geniş kalçalı figürinler bulunmaktadır, Malta adasına ise çok eski zamanlarda Fenikelilerin ayak bastığı ve oraya Maleth, yani saklı liman, saklı koy adını verdikleri anlaşılmıştır. Kalypso bu Maleth adının Yunanca çevirisi olsa gerek. Olympos tanrı dünyasından uzakta, başka bir tanrı düzenini simgeleyen kadının egemen olduğu anaerkil bir düzenin tanrıçası olan Kalypso, Kybele’nin, yani Anadolu’nun Ana Tanrıçasının bir benzeri, başka adla bir tıpkısı olmasın? Odysseus, serüvenleri sırasında iki kez -biri Kirke, öteki Kalypso- kadın eline düşer, kurtulamaz onların etkisinden. Bu iki kadın tanrıça tipik Ana Tanrıça nitelikleri taşır. Bunun ilerde daha belirgin biçimde aydınlanacağına güvenilebilir (Kirke).

Kapaneus.
Thebai’ye karşı Yediler seferine katılan Argos’lu önderlerden biri (Amphiaraos, Adratos). Kapaneus, dev boylu, yaman bir adamdır, tanrılardan çekinmez, Thebai’ye saldırıda, şehri ateşe vermek ister, ama Zeus tam Kapaneus’un sura tırmanacağı anda onu yıldırımıyla vurur ve öldürür. Karısı Euadne, ölüsünün yandığı odun yığınına atar kendini ve onunla birlikte yanar. Oğlu Sthenelos Troya savaşına katılır.

Kaphene.
Anadolu’nun Karia bölgesiyle ilgili bir efsane. Kaphene, Karia şehri Kryassos’lu bir kızmış, Melos adasından gelen göçmenler Nymphaios adlı önderlerinin kılavuzluğunda gelip Karia’ya yerleşince, Kaphene Nymphaios’a gönül verir, ama Kryasos’lular bu göçmenlerin fazla yayılmasından korkarak onları yok etmek çarelerini düşünürler. Melos’luları büyük bir şölene çağırırlar, silahsız gelecekleri şölende onları topluca öldürmektir amaçları. Ne var ki Kaphene Nymphaios’a işi haber verir, Meloslular da kendi törelerine göre karılarını da şölene getirmek için izin isterler. Yerliler bunu kabul eder, göçmenlerin karıları elbiselerinin altında kılıç, kama saklarlar, Kryassos’lular kocalarına saldırınca, göçmenler silaha davranıp hepsini öldürürler. Kryassos şehrini yerle bir ettikten sonra Yeni Kryassos diye bir şehir kurarlar, Kaphene’yle Nymphaios birer tanrı gibi saygı görür. Plutarkhos’un anlattığı bu masal besbelli ki Yunanlı göçmenlerin Karia yerlilerine yaptıkları mezalimi örtmek için uydurulmuştur.

Karkabos.
Kuzey Yunanistan’da Trakya ve Makedonya bölgelerinde hüküm süren Triopas’ın oğlu. Triopas öyle zalim bir zorbaymış ki, Karkabos yurdunu kurtarmak için babasını öldürmek zorunda kalmış, sonra da suçundan arınmak için kral Tros’un yanına, Troas bölgesine sığınmış. Troya kralları ona toprak vermişler, o da Zeleia diye bir şehir kurmuş (Erdek’in güneyinde, bugünkü Sarıköy?), orada yerleşmiş. Karkabos, Troya savaşında Troyalılardan yana çarpışan Pandaros’un atasıdır (Pandaros).

Kassandra.
Troya kralı Priamos’la karısı Hekabe’nin kızı (Tab. 16). Kassandra, Troyalı kral çiftinin, Hektor ve Paris’ten sonra, en ilgi verici evladıdır. Bu genç kızın yürekler acısı bir kaderi, trajik bir kişiliği vardır. Geleceği görme gücüyle yıkımları önlemeye çalışan, ama sözünü geçiremediği için başına gelen belalardan iki misli etkilenip üzülen bilicinin dramını simgeler Kassandra; bugünün anlayış ve deyimine göre uzağı gören bilinçli bir insanın dramını.

Efsaneler Kassandra’nın bu gücünü çeşitli yorumlarla anlatır. Birine göre, Kassandra’yla ikiz kardeşi Helenos bebekken, Priamos’la Hekabe Thymbralı Apollon şerefine, tanrının şehir dışında bulunan tapınağında bir şenlik düzenlemişler ve tören sonunda çocuklarını tapınakta unutup gitmişler. Ertesi sabah almaya geldiklerinde korkunç bir manzarayla karşılaşmışlar: Kassandra’yla Helenos beşiklerinde uyuyorlar, ama iki yılan çevrelerini sarmış, gözlerini, kulaklarını yalıyordu. Bu eylemle çocukların duyuları arınmış, insanların göremediği, duyamadığı gerçeklerin algısına açılmış oluyordu. İkisi de kâhin olmuştu.

Başka bir efsane Kassandra’nın biliciliğini şöyle açıklar: Tanrı Apollon Priamos’un güzel kızına âşık olur, kendini verirse ona bilicilik yetisini armağan edeceğini söyler, Kassandra kabul eder, ama tanrıdan yetiyi aldıktan sonra kendini vermeye yanaşmaz. Tanrı da öfkelenir, kızın ağzının içine tükürür, böylece verdiği armağanın etkisiz kalmasını sağlar: Kassandra geleceği görebilecek, gördüğünü de haykıracak, ama kimseyi söylediklerinin doğruluğuna inandıramayacaktır. Kassandra böylece Pythia ya da Sibylla gibi tanrıyı içine alan, tanrı gücüyle dolarak kehanette bulunan bir sözcü olur, Helenos ise daha çok kuşların uçuşuna ve dış işmarlara bakarak geleceği haber veren bir yorumcudur. Her ikisi de talihsizdir.

Kassandra Troya tarihinin bütün olaylarını önceden görmüş ve söylemiştir: Paris, çocukken bırakıldığı İda dağından dönünce, bu delikanlının hemen öldürülmesini istemiş, sonra Yunanistan yolculuğu dönüşünde Helena’yı getirdiği zaman, bu kadının Troya’nın yıkımına yol açacağını, geri gönderilmesi gerektiğini bildirmiş. Priamos Hektor’un ölüsüyle Akhilleus’un barakasından çıktığında, daha Troya’da kimse farkına varmadan geldiğini o haber vermiş, şehrin yıkımına yakın, tahta at surların önüne dikildiğinde, Laokoon’un da yardımıyla atın içeriye alınmasını önlemeye çalışmıştı. Troya yağma edilirken Kassandra’nın Athena tapınağına sığındığını, orada küçük Aias’ın saldırısına uğradığını anlatan bir efsane de vardır. Aias Kassandra’yı sarıldığı tanrıça heykelinden çekip uzaklaştırır, ama günah işlediği için Akha’larca taşlanmaktan zor kurtarır kendini (Aias). Kassandra, Agamemnon’a köle olarak verilir sonunda, ama bununla bilici kızın asıl çilesi başlar. Agamemnon Priamos’un kızına vurulur, onu kendine eş edip Mykene’deki sarayına götürür. Kassandra o zamana kadar kız oğlan kız kalmış, birçok talipleri çıktığı halde, evlenmemişti. Babası onu Othryoneus adlı bir Anadolulu yiğide verecekken, bu adamın savaşta ölmesiyle Kassandra bekâr kalmıştı (Othryoneus).

Kassandra’nın Agamemnon’un tutsağı olarak Yunanistan’a geliş efsanesi tragedyaya konu olmuş ve Aiskhylos’a en güçlü oyunlarından biri olan “Agamemnon”u esinlemiştir. Kassandra asıl bu dramla kendini büsbütün dile getirmek firsatını bulur: Mykene sarayında Agamemnon’un da, kendinin de başına gelecekleri, Klytaimestra’nın eliyle öldürüleceklerini açık açık görür, haykırır, bağırır, dövünür, ama hiçbir şeyi önleyemediği gibi, bu yıkımı da, ölümü de önleyemez. Bunu anlayınca Apollon’un bağışladığı bilicilik hünerine lanet okur.

Kassiepeia.
Andromeda’nın anası Kassiepeia güzelliğiyle fazla övünen bir kadınmış, Nereus kızları, ya da Hera’yla boy ölçüşecek olmuş. Tanrıçalar da Poseidon’dan öçlerini almasını istemişler. Deniz tanrı bir ejder göndermiş, Kassiepeia kızını bu ejdere kurban etmek zorunda kalmış, tam canavarın eline geçecekken yiğit Perseus kızı kurtarmış (Andromeda, Perseus).

Kassiepeia’nın yurdu üstünde mitograflar arasında ayrılık vardır, kimi Suriyeli, kimi Aithiopialı olduğunu yazar. Efsanesinin güney Akdeniz kıyılarıyla ilgili olduğu bellidir.

Kastalia.
Delphoili bir genç kızın adı. Apollon Tapınağının yanında tanrının saldırısına uğrayınca kendini orda fışkıran bir kaynağın sularına atar. Kaynak, tanrı Apollon’a adanmış ünlü Kastalia pınarı olur.

Kastor.
Bkz. Dioskurlar.

Katreus.
Minos’la Pasiphae’nin oğlu ve Atreus’un karısı, Agamemnon’la Menelaos’un anası olan Aerope’nin babası (Tab. 15).

Kaunos.
Miletos şehrinin kurucusu Miletos’un oğlu, Byblis’in ikiz kardeşi. Byblis’le doğadışı ilişkisi yüzünden Miletos’tan sürülmüş ve gidip Karia’da Kaunos şehrini kurmuş (Byblis).

Kaunos şehrinin yıkıntıları bugün Köyceğiz Dalyanının önünde göz alabildiğine bir sazlığın dibindedir.

Kekrops.
Merkezi Atina olan Attika bölgesinin efsanelik kralı (Tab. 24). Doğrudan doğruya topraktan fışkırmış olduğu söylenen Kekrops, Attika’nın ilk kralı sayılır, bir zamanlar “Akte” (kıyı) diye anılan bölgeye onun adına Kekropeia denmiş. Kekrops, Aglauros’la evlenmiş ve Erysikhton (Erysikhton) diye bir oğlu ve Erikhtonios efsanesinde rol oynayan üç kızı olmuş (Aglauros).

Kekrops’un gövdesi onun topraktan doğmuş olduğunu şöyle belli edermiş: üstü insan, altı yılan biçimindeymiş.

Kekrops’un krallığı sırasında tanrılar yeryüzündeki şehirleri aralarında paylaşmaya kalkışmışlar. Atina’ya Poseidon ve Athena talip olmuşlar ve armağanlar yarışmasına girmişler, yargıç olarak aldıkları Kekrops da Poseidon’un akropol’ün üstünde yarattığı tuz gölünü beğenmeyip zeytin ağacını diken Athena’ya ödül verince, tanrı öfkesinden Afrika’yı sular altında bırakmış.

Kekrops barışsever, uygar bir kral olarak anılır: Şehir kurmasını, ölüleri gömmesini, giderek yazı yazmasını da o öğretmiş yurttaşlarına (Athena).

Keleos.
Demeter efsanesinde rol oynayan efsanelik Eleusis kralı (Demeter).

Kentauroi (Kentaur’lar).
Kentaur’lar, yani at adamlar yarı insan, yan hayvan bedenli yaratıklardır. Önden bakınca başları, göğüsleri ve kolları, kimi zaman da ön bacakları insan gibidir, karınlarından arkası at biçimindedir. Yeleleri, kuyrukları vardır. Dağlarda, ormanlarda yaşayan bu at adamlar çig et yer, çokluk yabanıl ve azgındır.

Efsaneye göre, Kentauros (ya da Kentaur’ların hepsi) Hera’nın bir görüntüsünü alan Iksion’dan doğmadır (İksion). Yalnız iki at adamın kaynağı başkadır: Kheiron, Kronos’Ia Philyra’nın, Pholos ise Silenos’la bir orman perisinin birleşmelerinden doğmuştur (Kheiron, Pholos). Bu ikisi öbürlerine benzemez, insansever, konuksever, bilgili ve yararlıdırlar.

Kentaur’lar Herakles efsanesinde rol oynar: Herakles, Erymanthos yaban domuzunu avlarken Pholos’a konuk olmuş, at adam yiğide pişmiş etler ikram etmiş, kendisi de çiğ et yiyecekken, Herakles şarap istemiş, Pholos Dionysos’un Kentaur’lara armağan ettiği bir testi şarabı bulunduğunu, ama hepsinin malı olduğu için bunu açmaya cesaret edemedigini söylemiş, yiğidin ısrarı üzerine getirmiş ve içmeye başlamışlar. Derken şarap kokuşuna gelen at adamlar kocaman taşlar ve çam ağaçlarıyla Herakles’e saldırmışlar. Yiğit hepsinin hakkından gelmiş ve onları kovalarken Kheiron’u da bir okuyla yaralamış. Herakles bu yarayı iyi etmeye çalışmış, başaramamış, ölümsüz olan Kheiron o kadar acı çekiyormuş ki, ölmek istemiş, ölümsüzlüğünü yüklenecek birini aramış. Prometheus bu işe razı olunca, Kheiron ölümsüzlüğü ona vererek ölmüş.

Kentaur’lar üstüne çok revaç bulmuş, özellikle birçok ünlü kabartmalara konu olmuş bir efsane de Kentaur’Iarla Lapith’ler arasındaki savaştır. Parthenon tapınağının büyük heykeltıraş Phidias’ın elinden çıkma metop kabartmaları işte bu savaşı canlandırır. Lapith’ler Thessalia’da oturan bir boydur. Bunların önderi Peirithoos Hippodameia ile evlenecekken, düğününe Kentaur’ları da çağırır, şarap içmeye alışık olmayan bu at adamlar düğün şöleninde sarhoş olup gelini kaçırmaya kalkışırlar. Lapith’lerle Kentaur’lar arasında korkunç bir boğuşma başlar. Sonunda Lapith’ler savaşı kazanır ve at adamları bölgeden kovarlar.

Deianeira’yı kaçırmak isteyen, sonra da ona Herakles’in ölümüne sebep olacak iksiri veren at adam Nessos için bkz. Nessos, Dei-aneira, Herakles.

Kephalos.
Kephalos’un kaynağı üstüne anlatılan efsaneler birbirini pek tutmamaktadır: Kimine göre Deukalion’un soyundandır, kimine göre Hermes’le Herse’nin yahut da Atina kralı Pandion’un oğludur.

En ünlü efsanesi Şafak tanrıça Eos tarafından kaçırılmasıdır. Eos onu Suriye’ye götürür, orada sevişirler ve tanrıça Phaethon’u doğurur (Eos). Ama Kephalos tanrıçanın yanında uzun zaman kalmaz, ondan ayrılıp Attika’ya gelir ve Prokris’le evlenir.

Prokris’le evliliği de hadiseli geçer. Kephalos’la Prokris çok sevişmektedirler, ama günün birinde Kephalos karısını denemek hevesine kapılır, evden gidiyormuş gibi yapıp başka kılıkta karısının yanına sokulur ve onu parlak armağanlarla elde etmeye çalışır. Prokris uzun zaman dayandıktan sonra, kanacak gibi olur, o sırada Kephalos kendini tanıtır. Prokris öfkesinden dağa kaçar, Kephalos ardına düşer, sonunda barışırlar. Ama iş bununla bitmez: Bir gün Prokris kocasından şüphe edecek olur: Avlanırken bir Nympha’yı çağırdığı haberini kocasının uşağından alınca, gizlice onu izlemeye koyulur. Kephalos çalılıklar arasında çatırtılar duyunca, hedefini şaşmaz bir okla Prokris’i vurur. Prokris can çekişmektedir, ölmeden hatasını kabul eder. Kephalos Areopagos mahkemesinde yargılanır, suçlu görülüp sürülür. Kephalos arkadaşı Amphitryon’un yanına sığınır ve onun seferlerine, savaşlarına katılır (Amphtryon).

Kepheus.
(1) Arkadya kralı, Argonaut’lar seferine katılır ve Herakles efsanesinde rol oynar. Kepheus yönetimi kızı Sterope’ye bırakarak Herakles’le birlikte Lakedaimon’a karşı savaşa girişir. O sırada Sterope Gorgo’nun kafasından kesilmiş bir kılla düşmanı püskürtmek gücünü elde eder. Ama Kepheus ve oğulları savaşta ölürler.

(2) Aithiopia kralı Belos’un oğlu, Kassiepeia’nın kocası, Andromeda’nın babası. Öldükten sonra yıldızlar arasına katılır (Andromeda).

Ker-Keres.
Hesiodos’un Theogonia’sında Ker bir ölüm tanrıçasıdır, şöyle tanımlanır (Theog. 211 vd.):

Gece üç ölüm tanrısı yarattı:

Korkunç Moros, kara Ker ve Thanatos’u

Uyku’yu ve sürü sürü Düş’leri.

Kimseyle yatmadan kendi başına

yarattı onları karanlık Gece.

Ne var ki, birkaç dize ötede, Keres, yani ölüm tanrıçalarından çoğul olarak dem vurulur ve bunlar kader tanrıçaları Moira’larla bir tutulur.

Homeros destanlarında, özellikle İlyada’da Ker, Keres kavramı sık sık karşımıza çıkmakta, bu kavramın üç anlamda kullanıldığı göze çarpmaktadır.

Ker, ölüm anlamına gelen bir cins ismidir, kara, uğursuz ve belalı gibi sıfatlarla nitelenir ve “getirdi aklına ölümü”, “kara ölümden tiksinir” gibi deyimlerde kullanılır. Kimi yerde has isim olup, ölümü simgeleyen tanrıça – ya da tanrıçalar – için kullanılır (İl. XVIII, 535 vd.):

Aralarında Kavga, Boğuşma ve uğursuz

Ölüm de vardı,

Ölüm kimini yakalıyordu yeni yaralanmış,

diri,

kimini yarasız, beresiz yakalıyordu,

bir sürü ölüyü de çekiyordu kargaşalıkta

ayaklarından,

sırtında bir elbise vardı, erlerin kanıyla

kızıla boyalı.

Burada Ker, Thanatos tanrının dişisidir. Başka yerde Ker bir değil, birçoktur (İl. XI, 338):

... Gittiler kara Ölüm tanrıçalarının peşi

sıra…

Tıpkı Hesiodos gibi Homeros da ölümü simgeleyen tanrıçaları insanın kader ipliğini büküp günün birinde kesen Moira’lar (Moira, Lat. Parca) gibi görür ve Ker’i, ister tekil, ister çoğul olarak bir insanın, ya da bütün bir ulusun alın yazısı diye canlandırır: Akhilleus iki ayrı kaderle karşı karşıyadır, birinden birini seçmek zorundadır. Kısa ömürlü olup büyük bir ün kazanmayı seçer.

Ölüm yazgısı, ecel anlamına gelen bu Ker iki düşmanı simgeleyen birer tanrıça gibi de çıkar karşımıza. Akhalarla Troyalılar arasındaki savaşın en kızgın bir anındayız (İl. VIII, 70 vd.):

Gökyüzünün tam ortasına gelince gün

bir altın terazi kurdu baba tanrı,

bir kefeye Troya’lıların kara ölümünü kodu,

bir kefeye Akha larm kara ölümünü.

Ker, yani ecelin tartılması olayı asıl Hektor’la Akhilleus söz konusu olunca, dramatik bir nitelik kazanır (fi. XXII, 209 vd.):

… Bir altın terazi kurdu baba tanrı

acıklı ölümün iki tanrıçasını kodu kefelere,

biri Akhilleus’unkiydi, biri at sürücüsü

Hektor’unki,

ortasından tuttu, kaldırdı teraziyi,

ağır bastı Hektor’un kara günü,

kefe düştü, yuvarlandı Hades’e dek.

Ecel gelip çatınca, hiçbir tanrının Zeus’un bile elinden bir şey gelmez. Burada Apollon tanrı Hektor’u korumaktan vazgeçmek zorunda kalır, Hektor her eylemiyle yavaş yavaş Ker’ine, yani eceline kavuşacaktır.

Homeros ve Hesiodos’tan sonraki klasik çağda Ker’ler kendilerine özgü kişiliği yitirip Moira’larla karışır, kimi zaman Erinys’lerden güzel şeyleri bozan, kirleten bir çeşit kötü kader diye söz eder, onları böylece Harpya’lara benzetir. Halk geleneğinde Ker’lerin ölülerin ruhlarıyla bir tutulduğu, bunların kötülüğünden korunmak için onlara Anthesteria bayramlarında kurbanlar kesildiği görülür.

Keramos.
Atina’nın Kerameikos mahallesine adını veren efsanelik kişi. Dionysos’la Ariadne’nin oğlu sayılan Keramos, adından da anlaşıldığı gibi, çömlekçilik sanatının kurucusudur. Nitekim Kerameikos mahallesi gibi, Anadolu’da adını taşıyan bütün bölgeler (Kerme körfezinde Keramos – bugün Ören – şehri ve körfezin kendisi) seramik sanatının merkezleridir.

Kerberos.
Hades’in köpeği Kerberos, başka birkaç canavarla birlikte Typhon’la Ekhidna’dan doğmadır (Tab. 6) der Hesiodos (Theog. 310 vd.):

Ekhidna bir azgın canavar daha doğurmuş:

Adı dile alınmaz Kerberos ‘u.

Hades ‘in o tunç sesli, elli başlı,

o aman vermez, yırtıcı köpeğini.

Odysseus ölüler ülkesine gittiğinde onunla doğrudan doğruya karşılaşmaz, ama Herakles’in ruhu ona şöyle anlatır (Od. XI, 623 vd.):

Bir ara buraya göndermişti beni o (yani

Eurystheus),

Kerberos köpeğini al getir, demişti,

aklınca bu onun bana yüklediği en güç işti,

ama ben köpeği alıp çıkarıverdim

Hades’ten dışarı,

Hermeias’la gök gözlü Athene bana

kılavuzluk etmişti.

Herakles’in on ikinci işi sayılan bu başarısı efsanede eşsizdir (Herakles). Kerberos ölüler ülkesinin bekçisidir, görevi dirilerin içeriye girmesini ve bir girenin bir daha dışarıya çıkmasını önlemektir.

Kerberos çokluk üç başlı – kimi anlatımda elli, ya da yüz kafalı – bir köpek olarak gösterilir. Kuyruğu kocaman bir yılandır, sırtında kara yılanlar dikilir. Bu korkunç hali ve Hades’in giriş kapısında zincirlerle bağlı olduğu yerden havlamalarıyla ölü ruhları dehşete düşürür. Vergilius’un “Aeneis” destanında Aeneas’ı yeraltına götüren Sibylla Kerberos köpeğine uyuşturucu bir besi atar da öyle girebilirler içeriye(Aen. VI, 417 vd.). Kerberos’u yalnız Orpheus büyüleyip yumuşatabilmiştir (Orpheus).

Keroessa.
Bizans’ın kurucusu Byzas’ın anası olan Keroessa, İo ile Zeus’un kızı sayılır. İo, “altın boynuz” diye anılan Halic’i geçtikten sonra, oracıkta bir kız çocuk doğurmuş ve çocuğa boynuzla ilgili (keras boynuz demek) bir isim verilmiş. Bu Nympha’nın yetiştirdiği Keroessa tanrı Poseidon’la sevişerek Byzas’ı doğurmuş. Byzas kral olduktan sonra Keroessa’nın başka bir oğlu kardeşine ve Bizanslılara karşı savaş açmış (Byzas).

Keto.
Adı, Yunanca büyük deniz yaratıkları için kullanılan (ketos balina demek) Keto, Gaia’nın, Pontos, yani Toprağın Denizle birleşmesinden doğmuştur (Tab. 6). Aynı anadan ve babadan olan kardeşi Phorkys’le birleşerek önce Graia’ları ve Gorgo’ları doğurur (Graia, Gorgo), sonra, Hesiodos’a göre, bir de yılan meydana getirir.

Khaos.
Yunan mitograflarının hepsine göre, dünya var olmadan önce khaos vardı. Khaos sözcüğü Yunanca açık, boş olmak anlamına gelen “khainein” fiilinden türeme olsa gerek. Khaos’tan boşluk, daha biçime girmemiş, varlığa kavuşmamış öğelerin karışımı anlaşıldığı aşağıdaki tanımlardan bellidir. Hesiodos Theogonia’nın başında şöyle anlatır Khaos’u (Theog. 116 vd.):

Khaos ‘tu hepsinden önce var olan

sonra geniş göğüslü Gaia, Ana Toprak,

sürekli, sağlam tabanı bütün ölümsüzlerin,

onlar ki tepelerinde otururlar karlı

Olympos’un,

ve yol yol toprağın dibindeki karanlık

Tartaros’la…

Khaos’tan Erebos ve kara gece doğdu,

Gece’dense Esir ve Günışığı doğdu,

Erebos ‘la sevişip birleşmesinden.

Khaos’u ayrıntılarıyla anlatan bir başka şair de Ovidius’tur. “Değişimler” adlı eseri şöyle başlar. (Met. I, 1 vd.; çev. İ. Z. Eyuboglu):

Anlatmak istiyorum değişen nesnelerin

yeni biçimler alışım. Sizin işiniz bunlar,

yardım edin bana başladığım işte ey

tanrılar!

Ulaştırın bu türkümü doğanın

başlangıcından

Günümüze değin, denizden, karadan bütün

bunları

kuşatan gökyüzü var olmadan, tek

görünümlüymüş

evren içinde doğa, khaos deniyordu ona,

kımıldamaz, biçimsiz, düzensiz ağır bir

yığın,

karmakarışıkmış içinde nesnelerin türlü

türlü öğeleri.

Bundan sonra da öğelerin bir bir ayrılmasıyla bir kosmogonia taslağı yapar Ovidius.

Kharites (Kharit’ler).
Kharit’ler göze hoş olanı simgeleyen tanrıçalardır, nitekim adları da parlaklık, ışıltı, güzellik anlamına gelen “kharis” sözcüğüyle ilgilidir. Yunan mythos’unun Üç Güzeli’ni şöyle tanımlar Hesiodos (Theog. 907 vd.):

Okeanos kızı Eurynome’yle evlendi Zeus,

güzelliği görenleri büyüleyen uyum

tanrıçayla;

üç kızı oldu ondan, Kharit’ler, Üç Güzeller:

Aglaie, Euphrosyne ve sevimli Thalia.

Kharit’ler tanrıların da, insanların da yüreğine neşe ve sevinç serpen tanrıçalardır. Musa’larla birlikte Olympos’ta otururlar, Apollon’un alayına katılarak hora teperler, ezgi söylerler. Kharit’ler her çeşit sanat işini esinleyen ve koruyan, insanda ve tanrıda yaratıcılık doğuran tanrıçalardır. Harmonia’nın elbisesinin nakışlarını onlar yapmıştır (Kadmos, Harmonia). Athena’nın yanı başında görünürler, Aphrodite’yle Eros’un ve kimi zaman da Dionysos’un alayına katılırlar.

Aphrodite doğar doğmaz, Himeros’la birlikte onun ardına koyuldukları gibi onu süslemede hep görev başında gösterilirler (Od VIII, 362vd.):

… Gülümser Aphrodite de Kıbrıs’a gitti,

Paphos’a

kutsal bir koru tüten sunaklar vardı ya, işte

oraya,

Üç Güzeller yıkadılar orada onu

ve ovdular ölümsüz tanrıların bedenini

parlatan yağlarla,

güzelim rubalar giydirdiler, gözlere şenlik.

Tanrıça Thetis, oğlu Akhilleus’a yeni silahlar yaptırmak için Hephaistos’un işliğine gittiğinde, tanrının Kharis diye karısıyla karşılaşır (İl. XVTlI, 382), Hera da İda dağında Zeus’u uyutmayı aklına koyunca, Hypnos, yani Uyku tanrıya istediğini yapması için bir Kharit tanrıça vermeye ant içer (İl. XIV, 267). Bu Kharit’in adı Pasithea’dır.

Kharon.
Yeraltı ülkesinde ölülere Akheron ırmağını geçiren sandalcı. Kharon abus çehreli, sert, kaba ve pinti bir ihtiyar olarak canlandırılır. Ölü ruhlarına ırmağı geçirtmek için para alır, onun içindir ki ölülerin ağzına bir obolos (metelik) konurdu. Para almazsa, Kharon ruhları kovar, taş çatlasa yumuşamazdı. Hele toprağa gömülmeyen ruhların Hades bataklığını geçmeleri olanaksızdı, onun içindir ki, ölülerin tek amacı toprağa kavuşmaktır. Gömülemeyen ruhların yüz yıl havalarda serseri dolaştıkları, bu korkunç çileden sonra kaderlerinin ne olacağı konusunda bir karara varıldığı söylenirdi. Bu inanç destanda da, tragedyada da dramatik bazı kişilerin ele alınmasına yol açmıştır (Elpenor, Polyneikes).

Kharon Herakles efsanesinde rol oynar: Sandalcı, yiğidi öte tarafa geçirmek istemeyince, Herakles onu küregiyle döver, zorla geçirtir kendini, Kharon bu işe razı olduğu için bir yıl boyunca Hades’ten sürülür. Aeneas Kharon’a Sibylla’nın kendisine verdiği ve Proserpina’ya adanmış bir altın dalı sunmakla katı yürekli sandalcıyı yumuşatmak yolunu bulur.

Yunan efsanesinde pek belirli bir rol oynamayan Kharon’un Roma’da Etrüsk etkisiyle önemli ve belirgin bir kişilik kazandığı; Etrüsk mezarlarında sık sık rastlanan simgesi, bu kişinin ölmekte olan insanı yeraltı ülkesine almakla tam anlamıyla öldüren bir cin olduğu görülür.

Kharon’un asıl rol oynadığı bir yapıt, Samsatlı (Malatya bölgesinde) Lukianos’un “Öbür Dünyada Konuşmalar”dır. Hermes’in kılavuzluğunda yeraltına inen birçok ölüler – ve aralarında filozoflar – Kharon’la ve kendi kendileriyle konuşurlar, ölümden sonra her türlü varlığın boş olduğu sonucuna varırlar.

Kharybdis.
Efsaneye göre, Sicilya’yı İtalya’dan ayıran Messina Boğazında Kharybdis’le Skylla diye iki canavar vardır. Odysseus’un serüvenlerinde çok önemli bir rol oynayan bu canavarların ünü atasözlerine ve deyimlere geçecek kadar yaygın olmuştur, nitekim Batı dillerinde “Kharybdis’ten Skylla’ya düşmek” diye bir söz vardır, yağmurdan kaçarken doluya tutulmak anlamına gelir.

Odysseia destanından önce Kharybdis’in adı Herakles efsanesiyle ilgili olarak geçer: Kharybdis, Gaia ile Poseidon’un birleşmesinden doğma ölümlü bir yaratıkmış. Çok oburmuş, ne yese doymazmış. Herakles Geryoneus’tan çaldığı sürülerle önünden geçerken Kharybdis hayvanlara saldırmış ve hepsini yemiş. Buna öfkelenen Zeus. Kharybdis’in üstüne yıldırımını salarak onu denizin dibine atmış. Kharybdis bundan böyle bir deniz canavarı olmuş.

Büyücü Kirke Odysseus’la arkadaşlarını adasından yola çıkardığı zaman, yolda karşılaşacağı bütün güçlükleri kendisine bir bir sayar. Atlatılması gereken en büyük bela Skylla ile Kharybdis kayalarının arasından geçmektir. Skylla’yi anlattıktan sonra (Skylla), Kharybdis’i şöyle tanımlar (Od. XII, 101 vd.):

Göreceksin, Odysseus, daha alçak öbür

kaya (yani Kharybdis),

çok yakınlar birbirine bu kayalar,

vurursun birinden öbürüne bir okla,

bir incir ağacı var üstünde, yaprak dolu,

kocaman,

tanrısal Kharybdis sömürür, yutar kara

suları ağacın altından.

Üç kez kusar günde ve çeker içine sömürür

üç kez,

suları yuttuğu sıra varayım deme oraya

sakın,

yeri sarsan tanrı bile seni yıkımdan

kurtaramaz.

Odysseus Kharybdis’in önünden geçip büsbütün yok olmaktansa, Skylla’ya altı arkadaşını kurban vermeyi yeğ görür. Ve geçidi şöyle anlatır (Od. XI!, 234 vd.):

Böylece girdik dar boğaza içimizi çeke çeke,

Skylla bir yanımızda, tanrısal Khraybdis

Bir yanımızda.

Ne korkunçtur bu canavar yutarken denizin

acı sularını,

kustuğu zaman da kaynayıp gümbürder

koca engin

ateşin üstünde dopdolu bir kazan

gibi köpükler yükselir iki kayanın doruklarına

kadar,

sonra doruklardan aşağı yuvarlanır bu

köpükler.

Bir daha yutunca acı sularını denizin,

dibi görünür anaforların içinde.

Sarsılır gümbürtüyle çevresinde kayalar,

dipteki masmavi kumlar fırlar dışarı.

Odysseus bütün arkadaşlarını yitirdikten sonra, batan gemisinin yelken direğini omurgaya bir kayışla bağlayarak, üstüne oturur ve Kharybdis’in önünden bir daha geçer, bu kez sözü geçen incir ağacına tırmanır, anaforun salını yutup yeniden su yüzüne çıkmasını bekler. Sal birkaç saat sonra meydana çıkınca, kendini bırakıp tam üstüne düşer. Böylece korkunç tehlikeyi atlatır, ellerini kürek gibi kullanarak oradan uzaklaşır.

Homeros’un akıllara durgunluk verecek bir dakiklik ve canlılıkla anlattığı Kharybdis belki Messina boğazında bulunan zamanla efsaneleşmiş bir akıntı ve anafordur.

Kheiron.
Kronos’la Philyra’nın oğlu Kheiron at adamların en iyisi, en ünlüsü, en bilginidir. Adı “Kheir”, yani “el”den gelir, gerçekten de eli her şeye yatkındır. Bir doğa adamı olan Kheiron doğadan aldığı derslerle en büyük yiğitleri yetiştirmiştir. Asklepios, İason, giderek tanrı Apollon bile ondan ders almışlardır. Ama Kheiron’un en ünlü öğrencisi Akhilleus’tur (Akhilleus). Kheiron’un, Akhilleus’un babası Peleus’la özel bir ilişkisi vardır, onu her fırsatta korur, destekler: Akastos’un sarayında başına gelen serüvenden kurtarmış (Akastos), deniz tanrıçası Thetis’le evlenmesini salık vermiş, düğünde Peleus’a hedefini şaşmaz bir kargı armağan etmiştir (Peleus, Thetis). Thetis kocasını bırakıp denize dönünce, Peleus oğlu Akhilleus’u Kheiron’a emanet eder (Akhilleus). Kheiron öğrencisini dillere destan olacak biçimde yetiştirir: Ona avlanmayı ve savaşmayı öğrettiği gibi, müzik, ahlak ve hekimlik dersleri de verir. Akhilleus’un üstün yeteneklerini, Tesalya’nın Pelion dağı eteklerindeki mağarada hocası Kheiron’la geçirdiği eğitim yıllarına borçludur.

Kherion’un ölümü Herakles’in elinden olur. Kronos, deniz perisi Philyra’yla birleşmek için bir at biçimine girmiş derlerdi, Kheiron’un da at adam olarak doğması ondanmış. Ne var ki tanrı oğlu olduğundan ölümsüzmüş. Herakles kendisine saldıran at adamları püskürtünce oklarından biri Kheiron’un etine saplanmış. Yarasının iyileşmeyeceğini anlayan Kheiron da ölümsüzlüğü Prometheus’la değişerek ölmeyi yeğ görmüş (Kentauroi).

Khimaira.
İkisi de yeraltı yaratıktan olan Typhon’la Ekhidna’nın birleşmesinden Khimaira diye bir canavar doğar. Hesiodos onu şöyle anlatır (Theog. 318 vd.):

Khimaira ‘yı da doğurdu Ekhidna,

söndürülmez ateşi üfleyen Khimaira’yı,

korkunç ve büyük, hızlı ve güçlü,

biryerine, üç kafalı Khimaira’yı:

Biri azgın bakışlı aslan kafası,

öteki keçi, öteki yılan, ejderha kafası

Pegasos hakkından geldi bu Khimaira’nın

koca yiğit Bellerophontes ‘le birlikte.

Homeros aşağı yukarı Hesiodos gibi tanımladığı Khimaira’yı Bellerophontes efsanesine bağlar (Bellerophontes). Homeros’la Hesiodos’ta sözü geçmeyen bir anlatıma göre, Bellerophontes Khimaira’ya saldırmak için Pegasos atına binmekle kalmamış, kargısının ucuna (ya da kullandığı oklara) kurşun koymuş, canavarın ağızlarından fışkıran ateşle eriyen kurşunlar etini dağlayıp yakmış, korkunç ejderha da böylece can vermiş.

Khimaira’nın bulunduğu yer Lykia’da Olympos (bugün Çıralı) kentinin arkasındaki Yanartaş diye gösterilir. Burada ilkçağda olduğu gibi bugün de dağdan doğal gazlar fışkırır ve bunlar kendiliğinden ya da bir kibritle tutuşturulup hiç durmadan yanar. Öyle ki dağda yer yer yanan ateş denizden bile gözüküp gemicilere kılavuz olurmuş. İlkçağ yazarları da Khimaira ateşini bilir, ne var ki yeri üstünde bir uygunluk yoktur anlattıklarında, Plinius’a göre, “mons Chimaera” Phaselis’e yakındır, Skylax’ın açıklaması gerçeğe daha uygundur: “Dionysias adası, Siderus limanı ve burnu; bunun üstünde, dağda Hephaistos mabedi ve topraktan kendiliğinden fışkıran büyük alev bulunmaktadır ki, hiçbir zaman sönmemektedir”. Her iki yazar da doğal ateşin fışkırdığı yerde Hephaistos’a bir tapınak bulunduğunu söylemektedirler. Gerçekten de bugün orada yapı kalıntıları ve Hıristiyanlık çağına kadar uzanan bir tapınak yeri olduğunu gösteren yazıtlar bulunmaktadır.

Khrysaor.
Khrysaor, Gorgo’lardan Medusa’nın oğlu sayılır (Tab. 6). Doğumunu şöyle anlatır Hesiodos (Theog. 280 vd.):

Perseus kestiği zaman kafasını

Khrysaor’la Pegasos çıkıverdi kanından.

Biri deniz kıyısında doğduğu için,

öteki elinde altın kılıç tuttuğu için

almışlardı Pegasos’la Khrysaor adlarını

Khrysaor, Okeanos kızı Kallirhoe ile evlenir ve Geryoneus’u üretir. Kallirhoe’den Ekhidna da doğar (Ekhidna).

Khryseis.
Troya savaşı bir kadın yüzünden çıkmıştır. Bu savaşta kadınlar önemli bir rol oynar. Hele ikisi, Helene’nin kaçırılmasından çok sonraki olayları canlandıran İlyada’da Helene’den de daha büyük bir yer tutarlar: Bunlar Khryseis’le Briseis’tir.

Destan bir korku sahnesiyle açılır: Akha ordusu salgından kırılmaktadır. Neden? Akhalar Troya’yı kuşattıktan sonra yıllarca beklerler güçlü kentin surları önünde: Troya düşmez de düşmez. Bu sırada, Akhilleus başta olmak üzere, saldırgan Akhalar çapulculuk seferlerine girişerek talan etmeye uğraşırlar zengin Anadolu şehirlerini. Altın, tunç, demir, değerli silahlar almakla kalmazlar, yağma ettikleri şehirlerden seçkin kızlar, kadınlar da kaçırırlar. Yığın yığın mallar, sürü sürü tutsaklar ortaya konup Akha yiğitleri arasında bölüşülür. En büyük pay her zaman krallar kralı Agamemnon’a gider. Troas bölgesine yaptığı bir çıkarmada Akhilleus Khryse kentinin Apollon rahibi Kryses’in kızı Khryseisi tutsak olarak almış, getirmiştir. Onu barakasında karısı gibi kullanır, giderek sever, nikâhlı karısı Klytaimestra’dan üstün tutar onu. Ne var ki günün birinde Khryses zengin kurtulmalıklarla kızını geri almaya gelir, yalvarır, yakarır, Akha önderleri kızı geri vermek isterler, yalnız Agamemnon karşı koyar bu isteğe ve Khryses’i sert sözlerle kovar. Bunun üzerine rahip Apollon tanrıya yakarır ve tanrı Khryses’in öcünü alır (İl. I, 43 vd.) (Apollon).

Kikon’lar.
Odysseus’un dönüş yolculuğunda,ilk uğrağı Kikon’lar adlı bir boyun oturduğu İsmaros kentidir, Bu Trakya şehri bugünkü Dedeağaç olsa gerek. Orayı Akhalar bir iyice talan ederler. Neden? Kikon’lar Troyalıların savaş ortağı olduklarından mı, yoksa giderayak bolca mal edinmek için mi? Bu serüvenini anlatan Odysseus nedenini söylemez, ama oradan yedi külçe altın, bir gümüş tas, on iki sağrak dolusu da İsmaros şarabı alır. Bir tasına yirmi tas su katılıp içilen bu bal gibi şarapla ileride Kyklops Polyphemos’u sarhoş edecektir Odysseus. Bu işleri yaptıktan sonra arkadaşlarının çabuk gemilere dönmelerini buyurur, ama onlar şarap içip, yemek yemekle oyalandıklarından dağlardan inen atlı Kikon’ların saldırısına uğrarlar. Savaş, dövüş, gene de ucuz kurtulurlar: Altı ölü verip kaçarlar (Od. IX, 38-61).

Kiliks.
Agenor’un oğlu, Europe, Kadmos, Thasos ve Poiniks’in kardeşi (Tab. 10). Kardeşleriyle birlikte kaçırılan Europe’yi aramaya gider, bulamayınca Kilikya bölgesine yerleşir ve buraya adını verir. Bir efsaneye göre Kiliks, Europe’nin Zeus’tan olan oğlu Sarpedon’la birlikte komşu Lykia’ya saldırır, zafer kazanır ve Sarpedon’a bu bölgenin krallığını verir (Sarpedon).

Kimmerioi (Kimmer’ler).
Kimmer’ler Odysseia’da adı geçen efsanelik bir ulustur. Odysseus ölüler ülkesine Kimmer’lerin oradan iner ve burayı şöyle tanımlar (Od. XI, 14 vd.):

Güneş batarken ve kararırken tekmil yollar

vardık sınırlarına deri nakışlı Okeanos ‘un,

oradadır Kimmerlerin ülkesi ve kenti,

oldum olası bol sisle ve bulutlarla örtülü,

parlak güneş onları ışınlarıyla göremez

hiçbir vakit,

ne yükseldiği vakit yıldızlı göğe,

ne de gökten toprağa döndüğü vakit.

Öylece serili durur bir uğursuz gece

bu zavallı ölümlülerin üstünde.

Kimmer’lerin nerede oturduğu, güneş görmeyen bu ülkeyi batıya mı, kuzeye mi yerleştirmek gerektiği mythos yazarları arasında tartışma konusu olmuştur. Kimmer’ler diye bir ulusun varlığı ilkin Homeros’un Odysseia’sında geçtiğine göre, onları bizim dünya haritamıza yerleştirmek için Homeros’un dünya haritasını göz önüne getirmeli. Odysseia’nın önsözünde belirtildiği gibi (s. 22 vd.) Odysseia’ya göre dünya -ki o zaman tanınan dünya yalnız Akdeniz dünyasıydı- yuvarlak bir disk biçimindedir, bu diski Okeanos ırmağı çepeçevre sarar. Güneş bu ırmakta batar -buraya batı denir-, gene ırmağın karşı tarafında doğar -oraya doğu denir-. Kimmer’ler de Okeanos’un ötesinde kuzeybatıya rastlayan bir bölgede düşünülmelidir. Güneş görmediği için karanlık sayılan bu ülkenin karanlığın ta kendisi olan ölüler ülkesiyle ilgili görülmesi doğaldır.

Homeros’tan sonraki efsane ve görüşlerde Kimmer’lerin, Kelt ya da İskit boylarının ataları oldukları ileri sürülür. Roma dünyasında ise ölüler ülkesine girişin güney İtalya şehri Cumae’den olduğu sanılırdı. Bu görüşü Vergilius’un “Aeneis” destanında buluruz. Başka efsanelerde Kimmer’lerin yeraltında galerilerde oturdukları anlatılır; burada belki batı Avrupa’da maden işleten ve Akdeniz’den gelme kervanlara bakırla tunç satan uluslar söz konusudur. Tarihsel çağlarda (İ. Ö. VII. yüzyıl) Kimmer’lerin Anadolu’ya saldırıp Phrygia başkenti Gordion’u yıktıkları bilinir.

Kinyras.
Kıbrıs kralı Kinyras’ın adı İlyada’da geçer: Troya savaşına katılması için Agamemnon ona Odysseus’la birlikte Talthybios’u göndermiş, Kinyras da elli gemi yollamaya söz vermiş, ama Akhaları aldatmış: Bir gerçek gemi donatmış, kırk dokuz tane de topraktan tekne yaptırıp, hepsini denize indirmiş, kırk dokuzu batmış, yalnız bir gemi varabilmiş Aulis’e. Ama böylece Kinyras sözünü tuttu sayılmış.

Kinyras Kıbrıs adasının yerlisi değildir: Suriye’nin Byblos kentinden gelmedir. Kendi ve oğlu Adonis’le ilgili efsanelerin Fenike kaynaklı oluşundan da bu çıkmaktadır. Kinyras Kıbrıs’a gelince Paphos kentini kurmuş, Kıbrıs kralı Pygmalion’un kızını almış ve Adonis’ten başka bir oğluyla üç kızı olmuş. Tanrıça Aphrodite’nin öfkesini üzerlerine çeken bu kızlar birer yosma olmuşlar: Kıbrıs’a gelen, giden yabancılara verirlermiş kendilerini. Sonunda da Mısır’a göçmüşler.

Kinyras efsanesinin en ilginç yönü, onun kızı Myrrha’ya (ya da Smyrna) olan doğadışı aşkıdır. Bu aşktan Adonis doğar (Adonis). Efsanenin başka bir dalında Kinyras tanrıça Aphrodite’nin saydığı ve sevdiği bir kral olarak gösterilir. Kıbrıs’ta bu tanrıçanın kültünü kurmakla kalmamış, usta bir bilici ve müzikçi olarak adaya sanatları ve uygarlığı da getirmiş. Fenike’den gelme “kinnor” adlı bir sazla (Kinyras adı oradan türemeymiş) tanrı Apollon’la yarışmaya girmiş ve Marsyas gibi tanrının gazabına uğramış.

Kinyras Kıbrıs adasında bakır madenlerini ortaya çıkaran, tunç işlemeciliğini kuran ve adaya ilkçağdaki zenginliğini kazandıran kral olarak geçinir. Aphrodite onu sevdiği için uzun ömürlülük bağışlamış, Kinyras da 160 yaşına kadar yaşamış.

Kirke.
Büyücü tanrıça Kirke tıpkı Kalypso gibi Odysseus’un serüvenlerinde başlıca rol oynayan kişilerdendir. Güneş tanrı Helios’la Okeanos kızı Perseis’ten doğmadır denir kimi efsanelerde, kimine göre de Hekate’nin kızıdır ve büyücülüğü ondan almıştır. Kirke yalnız Odysseia’da değil, Argonaut’lar destanında da söz konusu olur, Kolkhis kralı Aietes’in ve Giritli Minos’un karısı Pasiphae’nin kız kardeşidir (Tab. 8). Efsaneler Kirke’nin Aiaie adasında oturduğunu belirtirler. Bu adanın nerede olduğu az çok belli, çünkü bugün de italya’nın Sardunya karşısındaki Etruria kıyılarında Capo Circeo diye anılan bir yer var, ama bu bir ada değil, bir burundur. “Aia”, “gaia” yani toprak anlamına geldiğine göre, efsanenin bu konuda bu kadarcık yanılması doğaldır.

Aiolos’un adasından kovulduktan, yamyam Laistrygonlara epey kurban verdikten sonra Odysseus’aı arkadaşları Kirke’nin Aiaie adasına varırlar( İd X, L35 vd.):

Gide gide Aiaie adasına vardık sonunda,

orada Kirke otururdu, güzel belikli,

insan sesli korkunç tanrıça…

Odysseus arkadaşlarına besi sağlamak için ava gider, çıktığı tepeden Kirke’nin konağını görür uzakta, dumanı tütmektedir sık çalılığın, ormanın ötesinde. Korka korka birkaç arkadaşını gönderir oraya. Başlarında Eurylokhos vardır (Od. X, 210 vd.).

Odysseus’un arkadaşları dışarıya çağırırlar Kirke’yi, oysa tanrıça onları içeri alır, yalnız Eurylokhos kuşkulanıp dışarda kalır. Sonra da olan olur Odysseus’un arkadaşlarına: Kirke’nin onları domuza dönüştürmesini şöyle anlatır Homeros (Od. X, 232 vd.):

Tanrıça onları içeride tahtlara, iskemlelere

oturttu,

peynir, sarı bal ve arpa unu ezdi Pramnos

şarabında,

sağrağa korkunç ilaçlar karıştırdı

büsbütün unutsunlar diye baba toprağını.

Verdi onlara bu içkiyi, onlarda hemen

diktiler,

onlar diker dikmez içkiyi, Kirke hepsine

değneğiyle vurdu

ve kapattı yoldaşlarımı domuz ağılına.

Şimdi onlar tıpkı domuza benzemişlerdi

başları ve sesleri, kılları ve gövdeleriyle,

ama akıl vardı gene içlerinde eskisi gibi.

Ağlar, sızlar halde onları kapadı oraya,

attı önlerine kayın kozalağı, palamut,

kızılcık yemişi,

hep yediği şeylerdi bunlar yerde sürünen

domuzların.

Tanrı Hermes Odysseus’un yardımına koşar; büyücü Kirke’yi nasıl alt edeceğini söyler ona: Kirke ona zehirli şarabı içirecegi anda, içine tanrının onun için kopardığı “malü” diye sihirli bir bitkiyi atacak ve kılıcıyla saldırıp tanrıçayı alt edecek, kendisine ve arkadaşlarına bir kötülük yapmayacağına ant içirecektir. Öyle olur, Kirke Odysseus’un gücü karşısın de şaşakalır, güzelliğine, erkekliğine vurulur ve onu yatağına aldıktan sonra, yoldaşlarını da insan kılığına sokar. Odysseus böylece Kirke’nin konağında bir yıl kalır, yiyip içip keyif sürmekte, Kirke de tıpkı Kalypso gibi onu kendine koca etmek hevesiyle yanıp tutuşmaktadır. Ne var ki Odysseus’un arkadaşları onu uyarırlar, yurda dönmek gerektiğini hatırlatırlar ona. Kirke razı olur, ama önce ölüler ülkesine gidip Teiresias’ın ruhuna danışmasının gerektiğini bildirir. Bundan sonra Odysseus’un Hades yolculuğu anlatılır (Od. X, 307’den XI sonuna dek). Dönüşte Odysseus gene Aiaie adasına uğrar, bu kez, Kirke ona ilerdeki yolculuğun nasıl düzenlenmesi gerektiğini, Seirenlerden, Skylla ve Kharybdis’ten nasıl korunabileceğini bildirir. Kirke’ nin sözleri tıpatıp doğru çıkar ve Odysseus sonunda selameti büyücü tanrıçanın öğütlerine borçlu olur.

Kirke’nin kimliği ve nitelikleri üstünde bilginler çok durmuş, düşünmüştür. Kirke’nin yeri, yurdu besbelli ki İtalya’dadır, bugün Capo Circeo’nun bulunduğu bölgede Roma çağlarında Feronia adlı tanrıçaya tapıldığı görülür. Bu tanrıçanın “feri” yani vahşi hayvan sözcüğünden türeme adı, vahşi hayvanları dizgine alan tanrıça anlamını taşır. Bu Feronia ile Kirke arasında bağlantı kurmamak olanaksız. Bölgenin Etruria yani Anadolu’dan gelme Etrüsklerin yerleştiği yer olduğu da akla getirilirse, Kirke’nin, daha sonra da Feronia’nın Anadolu’nun Ana Tanrıçası Kybele ile ilişkisi göze çarpar. Kirke-Feronia, Artemis-Kybele gibi doğaya hâkim, hayvanları evcilleştirip arabasına koşan tanrısal varlığı simgeler. Bu tanrıça dişidir, dişilik, doğurganlık ve bereket kavramını erkeği boyunduruğa almak, büyülemek, herhangi bir hayvan haline getirmekle açığa vurur. Motifleri Ana Tanrıça kültünün özelliklerini andıran Kirke efsanesi Odysseia’da sözü geçen başka temalarda olduğu gibi peri masalı, çeşnisi de taşır. Bütün bu öğeler Ana Tannça’nın kişiliği ve yaygınlığı tam bir aydınlığa kavuşacağı zaman gereğince değerlendirilebilecektir.

Odysseia’dan sonraki efsanelere göre Kirke’nin Odysseus’tan birçok çocukları olur, biri Telegonos, öteki de Latinos’tur derler. Telegonos’un İtalya’da Tusculum şehrini kurduğu, Latinos’un da Latinlerin atası sayıldığı hesaba katılırsa, Kirke-Odysseus macerasının İtalya efsanesince ne kadar benimsendiği görülür.

Kleio.
Adı, kutlamak, övmek anlamına gelen “kleio” fiilinden türemiş olan Kleio (ya da Klio) Musaların biridir. İnsanların unutulmaması gereken ünlü, şanlı eylemlerini dile getirdiği için, tarih alanı ona ayrılmış, tarih yazarlarını esinleyen peri sayılmıştır. Sağ elinde boru, ya da gitar bulunur, kahramanlıkları dile getirir bunlarla; kimi resimlerde elinde bir klepsydra, yani su saati vardır, olayların akışını ölçmeyi simgeler.

Kleobis.
Arabayı çekecek ineklerin olmadığı bir günde, Argos’taki Hera tapınağı rahibesi olan anneleri Kydippe’nin arabasını, 45 menzil uzaktaki tapınağa kadar, Kleobis’le Biton götürdüler. Kydippe, tanrıçadan, oğullarına, insanlar için en iyi şeyi bağışlamasını diledi. Hera da bu dileği yerine getirerek iki oğlanı uyuttu, öylece öldüler. Argoslular iki kardeşin heykelini Delphoi’ye adadılar.

Bu öykü Herodotos’un Tarihinde (I, 31) anlatılmıştır. Atinalı Solon zenginler zengini kral Kroisos’a konuk gidince, Kroisos ona bu dünyada en mutlu insanın kim olduğunu sorar. Solon ilk olarak yurdu için can veren Tellus’u saydıktan sonra ikinci örnek olarak da Kleobis’le Biton’u gösterir.

Klotho.
Zeus’le Themis’in kızları olan kader tanrıçaları Moira’ların biri. Adı bükmek, dokumak anlamına gelen Klotho hayat ipliğini büken tanrıça sayılırdı (Moira’lar).

Klymene.
Okeanos’la Tethys’in kızı. Bir kaynağa göre İapetos’la evlenip Atlas, Prometheus, Epimetheus ve Menoithios’un anası olmuştur (Tab. 3).

Klytaimestra.
Adı Klytaimestra ya da Klytaimnestra olarak geçer. Tyndareos’la Leda’nın kızıdır. Leda kuğu kuşu haline girmiş tanrı Zeus’la birleştikten sonra, iki yumurta doğurmuş derler, birinden Helena ile Polydeukes, öbüründen Klytaimestra ile Kastor çıkmış, Helena ile Polydeukes Zeus’un dölleri, Klyaimestra ile Kastor ölümlü Tyndareos’un çocuklarıymış (Tab. 12).

Klytaimestra mythos’ta Helena kadar eşsiz bir rol oynar, suç işleyen, adam öldüren, kötüye varan yolların hepsini deneyen kadın olarak yazarları sonsuzca esinleyen bir tip niteliğini kazanmıştır. Benliğinde zıt duyguların çarpıştığı öbür trajik kişiler gibi Klytaimestra’nın da destanda pek adı geçmez, sözü edilse de işlediği suçların asıl etkeni olarak gösterilmez, Klytaimestra aşığı Aigisthos’un elinde bir araçtır. Ancak tragedya iledir ki, Klytaimestra özgür bir kişilik kazanır ve dramı daha derin, içindeki karşıt duyguların çarpışması daha karmaşık olduğundan Aigisthos-Klytaimestra ikiliğinde baş rolü alır. Tragedya yazarlarından Aiskhylos da, Sophokles de, Euripides de Klytaimestra tipini kendi görüşlerine göre sonuna kadar işlemekten geri kalmamışlardır. Öyle ki Klytaimestra nicelik ve nitelik bakımından da efsanenin en göze çarpan kişilerinden biri olarak karşımıza çıkar, yani rol oynadığı tragedyalar hem çok, hem de bu tragedyalarda oynadığı rol biricik ve eşsizdir. Bütün bu tragedyaları bir bir ele alamayacağımıza göre, hepsinin birden esinlediği Klytaimestra tipini özetlemeye çalışalım.

Klytaimestra’nın içinde başlıca yeri tutan duygu, çağdaş bir görüşle nitelenecek olursa, kıskançlık diye adlandırılmalıdır. Klytaimestra ömrünün başından sonuna kadar kıskançlıkla kıvranmış durmuş, onu suça iten duygu da bu kıskançlık olmuştur. Helena’nın ikizi olmakla başlar bu kompleks; gerçi Agamemnon’la evlenmeden Klytaimestra’yı bazı efsaneler Tantalos’la evli gösterir, bu Tantalos Thyestes’in oğludur (Tab. 15). Agamemnon bu Tantalos’u da, çocuklarını da öldürür, Klytaimestra’nın kardeşleri Dioskur’ların saldırısına uğrayınca Klytaimestra ile evlenmek zorunda kalır. Uğursuzlukla başlayan bu evlenme sonsuz bir kin ve suç zincirinin birinci halkasıdır. Agamemnon’la Klytaimestra mythos’ta geçinemeyen, birbirini sevmeyen çiftin ta kendisidir. İlyada’da bile krallar kralı tutsağı Khryseis’i meşru karısı Klytaimestra ile bir tutmak cüretini gösterir (İl. 1,112 vd.):

Doğrusunu isterseniz,

asıl karım Klytaimestra ‘dan üstün o kız,

ondan aşağı değil yapısı, boyu bosu,

aklı, fikri yerinde, üstelik ev kadını.

Khryseis’ten daha güçlü bir kuma da çıkarır karşısına: Troya’dan Kassandra’yı sarayına getirince, Klytaimestra’ya ona iyi davranmasını öğütler. Kadınlığı böylece hor görülen Klytaimestra ister istemez kendini kardeşi Helena ile kıyaslar, kadın ve eş olarak bunca şımarıklığı olan Helena’nın hiç ceza görmediğini, onun yüzünden kendi başına bunca belalar geldiğini yana yakıla dile getirir.

Ama Klytaimestra’nın kocasına olan asıl hıncı kadın yüzünden değildir. Onu koca, az daha evlat katili yapan kızı İphigeneia’nın kurban edilmesidir. Bunu Agamemnon’a bir türlü affedemez. Bu yüzden duyduğu kini öbür çocuklarına da bulaştırır: Elektra’dan, Orestes’ten nefret eder. Elektra anasıyla sert tartışmalarından Klytaimestra’nın ileri sürdüğü bu İphigeneia olayının, aslında suçluluğunu örtmek için bir bahane olduğunu yüzüne vurur. Gerçekten de tragedyanın sahneye koyduğu Klytaimestra yüreğinde en ufak bir analık duygusu olmayan bir kadındır, Orestes’e anana kıyma diye yalvarır, ama onun öldüğü haberini alınca tanrılara şükran adakları adayacak kadar sevinir.

Tragedyaların bazıları Agamemnon’un öldürülmesinde Klytaimestra’yı asıl fail olarak gösterir, kiminde de Mykene’de yalnız kaldığı için Aigisthos’un zorlamasına dayanamayıp kendini veren ve âşığının elinde bir araç gibi kullanılan bir zavallı kadın pozundadır. Klytaimestra’nın ilginç ve karmaşık tipinin tam bir portresini okumak için Aiskhylos’un “Agamemnon”, Sophokles’in “Elektra”, Euripides’in “Elektra” ve “Orestes” tragedyalarını okumak gerekir.

Kodros.
Poseidon’un soyundan olan efsanelik Atina kralı. Krallığı sırasında Atina Peloponez’lilerin saldırısına uğramış, Delphoi kehaneti de Peloponezliler Atina kralını öldürürlerse zafer kazanacaklarını bildirmiş. Bunu haber alınca Kodros hayatını yurduna feda etmeye karar vermiş ve dilenci kılığına girerek şehirden dışarı çıkmış. İki düşmanla karşılaşmış ve onlarla kavgaya tutuşmuş, birini öldürmüş, öbürünün eliyle de vurulup ölmüş. Atinalılar işin farkına vararak ölüsünü Peloponezlilerden istemişler. Onlar da kralı öldürdüklerini anlayarak saldırıdan vazgeçmişler.

Kodros’un mezarı tarihsel çağlarda Atina kapılarının birinin önünde gösterilirmiş. Kodros öldükten sonra Atina tahtına oğlu Medon çıkmış. Küçük oğlu Neleus da Miletos’a göçmüş (Neleus 2).

Koios.
Uranos’la Gaia’nın oğlu, Titanlardan biri (Tab. 4). Erkek kardeşleri Okeanos, Hyperion, İapetos ve Kronos’tur, kız kardeşleri Theia, Rheia, Themis, Tethys, Mnemosyne ve Phoibe’dir. Koios’la Phoibe evlenirler, iki kızları olur: Leto ve Asterie. Işığı simgeleyen göksel varlıktan meydana getiren Koios’ la Phoibe Apollon ve Artemis’in atalarıdır.

Kokalos.
Sicilya’da Kamikos (sonradan Agrigentum olur) şehrinin kralı. Daidalos havaya uçarak Girit’ten kaçtığı zaman Kokalos’un yanına sığınmış ve saklanmış. Minos da Daidalos’u aramaya çıkıp Sicilya’ya vardığında usta yapıcıyı bulmak için bir düzene başvurmuş: Bir iplikle bir şeytanminaresi almış, ipliği bir ucundan öbür ucuna geçirmesini başarana ödül vereceğini bildirmiş. Kokalos dayanamayıp bunun çözümünü Daidalos’a sormuş, o da ipliği bir karıncaya bağlayıp karıncayı şeytanminaresinin içinden geçirtmek gerektiğini söylemiş. Kokalos bu çözümü Minos’a bildirince, Girit kralı Daidalos’un burada saklandığını anlamış, Kokalos’u konuğunu teslim etmeye zorlamış, ne var ki Kokalos konukluk kurallarını çiğnememek için kızlarına Minos’u öldürmelerini buyurmuş, onlar da kralın üstüne kaynar su dökerek ölümüne sebep olmuşlar (Daidalos).

Kokytos.
İniltiler ırmağı anlamına gelen Kokytos ölüler ülkesinde akan ve Akheron’a dökülen bir ırmaktır. Odysseus yeraltı ülkesine inecekken, büyücü tanrıça Kirke ona Hades haritasını şöyle çizer (Od. X, 508 vd.):

Ama geçtiğin zaman Okeanos’u geminle,

orada Alçakkıyı var ve Persephone’nin

koruluğu,

uzun uzun kavaklar göreceksin, kısır

söğütler,

derin anaforlu Okeanos ‘un kıyısında çek

karaya gemini,

sonra çık yola, Hades bataklarına doğru,

orada Akheron, Pyriphlegeton ve Kokytos

akar,

Styks ‘ten gelen sular da dökülür oraya.

Odysseus yeraltı dünyasına inmek için çukuru orada kazacaktır. Pyriphlegeton adından da belli olduğu gibi (pyr ateş demek) kaynar sulu bir ırmak olduğu halde, Kokytos’un suları buz gibi diye tanımlanır.

Komaitho.
Bkz. Amphitryon.

Kore.
Kore ya da Kora, genç kız anlamına gelir. Demeter’in kızı Persephone’ye verilen ikinci bir isimdir (Demeter).

Korinnos.
Korinnos Troya’nın yerlisi bir ozanmış. Homeros’tan önce ve Troya savaşının olduğu sıralarda İlyada destanını yazmış. Yazı yazmasını da Palamedes’ten ögrenmişmiş (Palamedes). Homeros destanlarını yazmak için onun eserlerinden esinlenmiş.

Koronis.
Lapith’ler kralı Phlegyas’ın kızı, hekim tanrı Askleplos’un anası (Asklepios).

Korybant’Iar.
Korybantes ve Kuretai diye yazın kaynaklarında geçen Ana Tanrıça’nın rahiplerini Euripides Bakkha’lar “tragedyasında şöyle tanımlar:

Ey karanlık diyarı Kureta’ların.

Girit’te Zeus ‘un doğduğu kutsal mağaralar!

Orada icat ettiler, benim için,

üç sorguçtu miğfer giyen Korybant’Iar

çembere gerilen deriyi.

Orada karıştı coşkun davul sesleri

Pbrygia kavallarının tatlı nefeslerine.

Korybant’Iar davulu Rhea anamıza verdiler

Bakkha’ların çığlıkları arasında

gümbürdesin diye.

Kureta’lar Giritli ana tanrıça Rhea’nın, Korybant’Iar da Phrygialı ana tanrıça Kybele’nin rahipleridir. Burada iki ana tanrıçanın ve onun hizmetinde bulunan efsanelik rahiplerin de birbirine karıştığı görülür. Korybas Lydia ya da Phrygia dilinde ilkin Attis’e verilen bir addır. Kureta’lar ise Zeus efsanesinde rol oynayan cinlerdir. Toprağın oğulları oldukları söylenir: Rhea Girit’in Lyktos mağarasında Zeus’u doğurduğu zaman onu Amaltheia adlı nympha’ya teslim eder, Amaltheia da onu keçi sütüyle besleyip büyütür (Amaltheia), ama tanrı bebeğin seslerini Kronos duyup da öbür çocukları gibi Zeus’u da bulup yutmasın diye, Rhea çocuğun çevresinde Kureta’ların coşkun rakslarla tunç kalkanlarına vura vura gürültü yapmalarını emretmiş, böylece çocuğun bağrışmalarını tunç sesleriyle boğuyorlarmış. Efsaneye göre Kureta’lar iki ya da dokuzmuş. Sonradan Zeus, Kybele ve Dionysos tanrılannın kültleri birbirine karışmış ve Daktyl’ler, Korybant’Iar ve Kureta’lar, hepsi birden Ana Tanrıça Kybele’nln kültüne bağlanmıştır. Bu rahipler Kybele ayinlerini baş döndürücü rakslarla, bağrışmalarla, flüt, davul ve tef sesleriyle kutlarlar, gümbürtülü bir vecit içinde kendilerinden geçerek “enthousiasmos” denilen duruma girerek tanrıya karışmayı sağlarlardı (Daktyller, Dionysos).

Kottos.
Uranos’la Gaia’nın yüzer kollu ve ellişer başlı dev oğullarından birinin adı. Gyes’le Briareus’un kardeşi (Yüzkollular).

Kranaos.
Attika’nın ilk krallarından biri. Kranaos da Kekrops gibi topraktan doğma imiş (Kekrops). Kekrops’tan sonra tahta çıkan o olmuş ve Attikalılara “Kranaos’lular”, Atina’ya da Kranae denmiş. Kranaos’un Atthis adlı bir kızı olmuş. Attika bölgesi bu kıza göre adlandırılmış.

Kratos.
Pallas’la Styks’in oğlu (Tab. 6), güç ve kuvvet simgesi (Bia).

Kreon.
(1) Korinthos kralı, İason’la Medeia efsanesinde rol oynar: İolkhos’tan kovulunca İason’la Medeia Korinthos’a, Kreon’un yanına sığınırlar ve birkaç yıl barış içinde yaşarlar. Ama günün birinde Kreon kızı Kreusa (ya da Glauke)’yi İason’a vermeye kalkışır, İason Medeia’yı boşayıp Kreusa’yı almaya razı olur. Medeia’nın korkunç dramı bu olayla başlar: Büyücü kadın bu evlenmeye ses çıkarmayacak gibi olur, kumasına armağan olarak bir gelinlik gönderir. Kreusa gelinliği alır, giyer, sırtına geçirir geçirmez de cayır cayır yanmaya başlar. Yanına varıp onu kurtarmak isteyen Kreon da aynı ateşle tutuşup yanar (Medeia).

(2) Menoikeus’un oğlu Kreon, İokaste’nin kardeşi ve Thebai kralı Laios’un kaynatasıdır (Tab. 19). Adı Oidipus efsanesinde geçer: Oidipus Thebai’den sürülünce şehre kral olur. Oidipus’un ölümünden sonra oğullan Eteokles’le Polyneikes savaşa tutuşunca, Kreon Eteokles’in tarafını tutar, Polyneikes’i şehirden sürer. Antigone dramında büyük bir rol oynar ve doğanın kanunlarını hesaba katmadan devlet kanunlarını yürürlüğe koymaya çalışan yöneticinin iflasını simgeler (Antigone, Oidipus, Haimon).

Kres.
Giritlilere adını veren kurucu kahraman. Bir efsaneye göre tanrı Zeus’la İda dağının bir nympha’sından doğmuştur, başka birine göre de Girit toprağından doğmuş ve Girit’in ilk konukları Eteokretes, yani gerçek Giritlilerin atasıdır. Zeus bebekken babası Kronos’un elinden kurtarılmak için Girit’e bırakılınca Kres adada hüküm sürmekteydi ve Zeus’u koruyan o olmuştur. Minos’tan çok önce Girit’e yasalar vermiş ve uygarlık getirmiştir. Efsanenin biri Kres’i, Girit’i her türlü çıkarmaya karşı koruyan Talos adlı robotun babası sayar (Talos).

Kretheus.
Aiolos’la Enarete’nin oğlu. Tyro ile evlenir ve Aison’u doğurur (Tab. 22). Kretheus, Tyro’nun tanrı Poseidon’dan olan Neleus ve Pelias adlı oğullarını evlatlığa alır. Kretheus, İason ve Pelias’ın şehri olan İolkos’un kurucusudur (Tyro, Pelias).

Kreusa.
(1) Atina kralı Erekhteus’un kızı, İon’un anası (İon).

(2) Troya kralı Priamos’la karısı Hekabe’nin kızı, Aineias’ın karısı (Tab. 17). En eski destanlarda Aineias’ın karısının adı Kreusa değil, Eurydike’dir. Vergilius Aeneis destanında Kreusa’nın Troya’nın yıkıldığı ve Aineias’ın babası Ankhises’le oğlu Askanios’u alarak şehirden kaçtığı gece bir tanrıça (Aphrodite ya da Kybele) tarafından kaçırıldığını anlatır. Aineias karısını aramak için şehre geri döndüğünde, Kreusa’nın görüntüsü karşısına çıkıp yeni bir yurt kurmaya gitmesi gerektiğini bildirir (Aineias).

Krinis.
Mysia şehri Khryse’de bulunan Apollon Smintheus tapınağının kurucusu. İlyada’da Agamemnon’un tutsak tuttuğu kızı Khryseis’i almaya gelen Khryses bu tapınağın rahibidir. Tapınağın kurulması efsaneye göre şöyle olmuş: Krinis günün birinde Apollon tanrının öfkesine uğramış, bu yüzden de evi barkı, tarlası, toprağı, nesi varsa sıçanların saldırısına uğramış. Sıçandan geçilmiyor, sıçanlar her şeyi kemirip yok ediyormuş. Ama tanrı bir gün yeryüzüne inecek olmuş, Krinis’ln sürülerine bakan çobana konuk olmuş ve ondan çok memnun kaldığı için bölgeyi sıçanlardan temizlemeye karar vermiş, oklarıyla hepsini öldürmüş, bir yandan da Krinis’e Apollon Smintheus’a bir tapınak dikmesini buyurmuş (Apollon Smintheus).

Krios.
Uranos’la Gaia’nın oğlu, Titanlardan biri. Eurybie ile birleşir ve Astraios, Pallas ve Perses’i meydana getirir (Tab. 4).

Kritheis.
Ozan Homeros’un anası sayılan efsanelik kişi. Kritheis Ege bölgesinin bir nympha’sıymış, İzmir’de akan Meles ırmağıyla sevişmiş ve birleşmelerinden Homeros meydana gelmiş. Başka bir efsaneye göre, Kritheis Kyme’li (izmir’in güneyinde Namurt) bir adamın kızıymış, bu adam ölürken kızını kardeşi Maion’a bırakmış. Kritheis amcasını bırakıp Phemios adında bir İzmirliye kaçmış, bir gün de Meles ırmağının kıyısında çamaşır yıkamaya gitmişmiş ki Homeros’u doğurmuş. Bu efsane koca ozana verilen Melesigenes (Meles’ten doğma) adının nereden geldiğini anlatmaya yarar.

Efsanenin başka bir anlatımında Kritheis adalı bir genç kızdır, Musalarla ilişiği olan bir cinle sevişmiş, ama sonra da korsanlar tarafından kaçırılıp İzmir’e götürülmüştür. Lydia kralı Maion onunla evlenmiş, Kritheis de Meles ırmağının kıyısında Homeros’u doğurup hemen sonra ölmüştür. Her iki efsanede de Maion adlı birinin söz konusu edilmesi özellikle Latin şairlerince Homeros’a verilen Maionides, yani Maion oğlu, ya da Maionialı (Lydialı) ek adının açıklanması yapılıyor.

Kronos.
(1) ADI.
Kronos adının zaman anlamına gelen “khronos” sözcüğüyle aslında hiçbir ilişiği yoktur, ama sonraki efsane ve açıklamalara göre bu iki kelime bir tutulmuş ve Kronos tanrının zamanı, zamanın akışını, geçişini simgelediği ileri sürülüp, imgelerinde elinde bir tırpanla gösterilmiştir. Oysa efsanesinden görüleceği gibi Kronos’un bu yorumu bir zorlama ürünüdür.

(2) DOĞUŞU.
Uranos’la Gaia’nın son oğulları Kronos Titanlar soyundandır ve babası Uranos’u erkeklikten yoksun etmekle birinci kuşak tanrılarının egemenliğine son verip, ikinci kuşağı başa getirmiştir (Tab. 4), (Uranos, Gaia, Aphrodite). Beş erkek titan ve altı kız titan’ın doğuşundan sonra Kronos’un dünyaya gelişini Hesiodos şöyle anlatır (Theog. 137 vd.):

Bunlardan sonra Kronos geldi dünyaya,

o art düşünceli tanrı,

en belalısı Toprakoğullarının.

Ve Kronos diş biledi yıldızlı babasına.

Kronos’tan sonra Toprak Ana Kyklopları ve Hekatonkheir’leri doğurduğu halde, Uranos hepsini gün ışığına çıkar çıkmaz Gaia’nın karnına gerisin geri tıkamakta, böylece onu inim inim inletmektedir. Gaia bir düzen kurar ve o düzeni oğlu Kronos eliyle gerçekleştirir.

3. EFSANELERİ.
Kronos’la ilgili iki efsane de Hesiodos’un Theogonia’sında anlatılmaktadır. Homeros destanlarında adı geçer, Zeus’la Hera’ya soyadı olarak Kronides (Kronosoğlu) denir, Kronos’un Zeus eliyle yeraltına kapatıldığına da değinilir, ama efsane olarak anlatılmaz. Uranos, Kronos, Zeus efsanesinde iki kez görülen babanın oğla baskı yapıp oğlun ayaklanması ve babasını alt ederek egemenliğini elinden alması teması, hele doğan varlıkları yutmak gibi ilkel motiflerle Yunan mythos’una dışardan katılmış öğelerdir. Kaynağı güneydoğu Akdeniz çevresinde bulunan bu efsanelerin Yunanlılara Fenikeliler yoluyla geçtiği sanılır. Homeros’un İonya’sında bunlar bilindiği halde pek tutunmadığı da destanlardan belli olmaktadır. Hesiodos’un etki altında kalarak uzun uzadıya anlattığı bu masallar Yunan mythos’unda tek örnek olmak bakımından daha da ilgi çekicidir (Theogonia).

Kronos’un, anası Gaia’nın eline verdiği çelik tırpanla babası Uranos’un hayalarını kesmesi tanrı kuşakları arasındaki çekişmenin ilk aşamasıdır (Theog. 154-210). Uranos’un erkeklik aygıtından akan kanlardan Erinys’ler (Erinys) ve spermasından da Aphrodite (Aphrodite) doğar. Hesiodos’un Theog. 453-506’da anlattığı Kronos-Zeus çekişmesi Zeus maddesinde ele alınacaktır.

Kronos’un Philyra ile birleşmesinden at adam Kheiron doğmuş (Kheiron). Başka efsanelerde de Hephaistos, ya da Aphrodite’nin babası olarak geçer.

Orfik tarikat geleneğinde Kronos Zeus’la barışmış ve Mutlular Adalarında yaşar gibi gösterilir. Bu kaynaklara göre Kronos yeryüzünde iyiliği ve bereketi kuran ilk tanrıdır. Onun egemen olduğu çağ Altın Çağına rastlar. Hesiodos’un da anlattığı Çağlar Efsanesi Kronos’la ilişkili olarak özellikle Roma’da tutunmuş ve Saturnus çağı üstüne efsaneler birçok şairleri esinlemiştir (Soylar Efsanesi, Saturnus).

Ksanthos.
Kula at anlamına gelen Ksanthos Akhilleus’un ölümsüz atlarından biridir. Patroklos’la Hektor arasındaki savaşa Balios’la birlikte katılır (Balios) ve Patroklos öldükten sonra ağlar. Akhilleus’a Hektor’la savaşında da yardım eden bu ölümsüz at dile gelerek efendisine yakında öleceğini bildirir (Akhilleus).

Kureta’lar.
Bkz. Korybantlar.

Kyane.
Irmak tanrı Maiandros’un kızı, Kaunos’la Byblis’in anası (Byblis).

Kybele.
Tarih öncesinin en gerilerinden tek tanrılı dinlerin yerleştiği dönemlere kadar uzanan ve Akdeniz yöresini kapladıktan sonra, bir yandan kuzey ülkelerine, öte yandan Asya’nın içlerine dek yayılan, birçok ulus, uygarlık ve kültürlerde değişik adlarla anılıp hep aynı prototipe indirgenebilen Ana Tanrıça dininin kaynağı Anadolu’dur. Bu su götürmez gerçek gün geçtikçe daha belirgin biçimde gözümüzün önüne serildiği halde, kültü dal budak salmış bu tanrıça figürünün değindiği bilim dalları o kadar çoktur ki, araştırmaları bir tek ilgi merkezinde toplamak, elde edilen verilerle bulguları bir açıdan inceleyip değerlendirmek yepyeni denebilecek bir uğraştır. Ana Tanrıça dinini aydınlatmak bugün arkeoloji, tarih, din tarihi, mitoloji ve sanatla yazın tarihinin katışık görevi olmalıdır. Bütün bu kolların çabası bir araya geldikten sonradır ki, Ana Tanrıça’yı gereğince, gerçeklere uygun olarak tanıyabileceğiz ve anlayabileceğiz.

Son yıllarda konuyu en çok aydınlatan bilim dalı arkeoloji olmuştur. Çatalhöyük ve Hacılar’da yapılan kazılar Ana Tanrıça figürünün İ.Ö. 6500-700 yıllarına kadar uzandığını ortaya koymuştur. Sümer’den de önceki bir kültür çağını yansıtan bu tarihler Ana Tanrıça’nın Anadolu’nun yerlisi olduğunu açığa vurmaktadır. İşin en tuhaf ve düşündürücü yönü de Ana Tanrıça yontularıyla bir sırada Çalalhöyük’te bulunan çizgi motiflerinin Anadolu’nun geleneksel halk sanatlarını, örneğin bugün bile yaşayan kilim motiflerini yansıtmasıdır. Yontuların heykel, figürin ve idol biçiminde olanlarına gelince, bunlar yazın kaynaklarındaki Ana Tanrıça tanımlarına tıpatıp uymakta, çok sonraları tarihsel çağlarda anlatılan efsanelerini bile dile getirmektedir. Oturmuş durumda, kalın kalçalı, göbekli, dolgun memeli bir tanrıça, kollarında çok daha ufak boyda bir erkek figürü taşımakta; bu figür göğsüne yapışmış, üstüne tırmanmış gibidir. Bu erkek, Tanrıçanın hem çocuğu, hem sevgilisidir, ilerde efsanesi anlatılacak Attis’in ta kendisidir. Oturmuş, ya da doğurmak pozunda olan tanrıça ise iki yanındaki iki aslana dayanmaktadır. Tıpkı çok sonraki heykellerinde görüleceği gibi, “potnia theron” yani hayvanların kraliçesi, doğa üstüne sonsuz egemenliğinin bir simgesi olarak aslanı yanından ayırmamaktadır. Kalın kalça, meme, karın altının bir üçgen biçiminde belirtilmesi gibi motifler analığı ve dişiliği simgelemek bakımından Kybele’den Artemis’e kadar büyük ana tanrıça imgelerinde bulunmak tadır.

Bir de arkeolojinin daha değinmediği, toprak üstünde oldukları için belki hiç değinmeyeceği Kybele anıtları vardır ki, ilkçağda Phrygia diye tanınan bölgede yaygın bir alana dağılmış kır tapınaklarıdır. Eskişehir’le Afyon arasında ulaşımı zor bir yöredeki bu anıtlardan en çok tanınanı Yazılıkaya diye anılan Midas anıtıdır. Çoğu ormanlarda, yeşillik arasında bir kayaya yaslanmış olarak, ya da düzlükte birkaç basamak üstüne kurulmuş olan bu anıtlar birer cepheden ibarettir. Üçgen biçiminde bir çatı, altında bir taş duvar, duvarın içinde de çokluk bir niş oyulmuştur ve nişlerin kimisinde ayakta bir tanrıça heykeli görülmektedir. Tapınakların bazılarında tanrıça heykelinin iki yanında ön bacaklarını tanrıçaya dayamış iki aslan vardır, tanrıçanın da, aslanların da seks yerleri zamanla aşınmıştır. Buraya Ana Tanrıçaya tapınmaya gelen duacıların Kybele’nin simgelediği bereket ve doğurganlıktan pay almak için seks yerlerine dokunup onları aşındırdıkları bellidir. Ev biçimindeki bu basit tapınaklar Phrygia’da Kybele dininin kentler dışına da taştığını, bütün doğayaı yayıldığını gösterir. Bu cephe tapınaklarında dikkati çeken bir nokta bunların Lykia’daki kaya mezarlarına çok benzemeleridir. İstanbul Üniversitesi Film Merkezince çevrilmiş olan bir belgesel filmden tanıdığımız bu Kybele anıtlarının arkeoloji buluntularıyla ve başka bölgelerde rastlanan buluntularla karşılaştırılıp değerlendirilmesi Ana Tanrıça dinini aydınlatmaya yarayabilir. Sözü geçen filmin asıl değeri de Ana Tanrıçayı Çatalhöyük’ten Roma çağına kadar her çeşit anıt ve imgeleriyle ortaya sermekle kalmayıp, Anadolu halk törelerinde bu inançtan kalma iz ve etkileri de ortaya koymaya çalışmasıdır: Phrygia ırmağı Sangarios’un kaynağında; suya çiçek ve özellikle menekşe atmakla kutlanan Attis, yani bahar şenliklerinden bugün de bir şeyler kalmıştır. Kybele’nin tapım merkezlerinden olan Manisa’daki Mesir bayramı ve bu bahar bayramında camiden aşağıya halka bereket ve doğurganlık sağlayan macunların atılması Anadolu’nun yerlisi olan bir inancın süregelmesi olabilir. Yukarda sözünü ettiğimiz bilim kollarında işbirliği ve daha derine giden kıyaslamak araştırmalar bu alanda çok yararlı olabilir.

Yazılı kaynaklarımıza gelince, Kybele gerek şiir, gerek düzyazıyla en çok sözü edilen tanrıçalardan biridir. Bu alanda bilgilerimiz Yunan yazarlarından çok, Roma yazarlarından gelmedir.

(1) ADLARI VE SIFATLARI.
Hiçbir mitolojide hiçbir tanrı Ana Tanrıça kadar çeşitli adlarda adlandırılmamıştır. Bu ad ve sıfat çokluğu Ana Tanrıçanın kaynağı Anadolu’da olmak üzere uluslarüstü bir nitelik kazandığını kanıtlamaya yeter. Kültepe tabletlerinde adına Kubaba olarak rastlanır, Lydia’da adı Kybebe, Phrygia’da Kybele olarak geçer, Hitit kaynaklarında Hepat diye adlandırılır. Komana Pontika (Tokat bölgesinde Gümenek) ve Kayseri yöresindeki Komana Kappadokika (Kemer) kentlerinde adı çok eski bir Anadolu adı olan Mâ’dır. Sümer’de Marienna, Hitit’te Arinna, Mısır’da İsis, Syria’da Lat, Girit’te Rhea, Efes’te Artemis, italya’da Nemi gölü bölgesinde Venüs, Ana Tanrıçanın aldırı değişik adlardır. Ayrıca bazı yer adlarından üreme sıfatlara Yunanca meter, Latince mater sözcüğü eklenerek tanrıçanın bölgesel niteliği de dile gelmektedir: Sipylene Sipylos (Manisa) dağının, İdaia Girit’teki İda ve Troya’ya hâkim Kazdağının, Berekyntia Sakarya kıyısındaki eski bir kalenin, Steunene Aizani (Çavdarhisar) yöresindeki Steunos (Kesikmagara) mağarasının tanrıçası olduğunu belirtir; bu sıfatlar arasında en yaygın olan da Dindymene adıdır ki Dindymos dağının tanrıçası anlamına gelir. Anadolu’da ise Dindymos adını taşıyan üç dağ vardır, biri Phrygia’ daki Murat dağı, öbürü Mysia-Phrygia sınırındaki Kapıdağ, üçüncüsü de tanrıçanın en önemli merkezi olan Pessinus’a yakın Günyüzü dağıdır. Pessinus da eski adı Justinianopolis olan Sivrihisar’ın biraz güneyinde, Gordium’un güneybatısındaki Balhisar’dır.

Ana Tanrıçanın Pessinus’tan da daha eski bir tapım merkezi Komana şehridir, ya da şehirleridir. Tarih kaynaklarından burada tapınılan tanrıçanın şimşek, topuz ve çift ağızlı baltayla simgelenen bir savaş ve zafer tanrıçası olduğu anlaşılır, Yunanlılar bu tanrıçayı savaş tanrı Ares’in çevresindeki Enyo ile, Romalılarsa Bellona ile bir tutmuşlardır. Bu niteliğiyle Ana Tanrıça’nın kültüyle Karadeniz bölgesinde merkezlenen Amazonlarla ilişkisi olduğu sonucuna varılır ki, anaerkil bir toplumun ürünü olan savaşçı Amazonları efsanelerin hepsi ister Artemis, ister başka adlarla anılan Ana Tanrıçanın hizmetinde, ya da onunla ilişkili olarak gösterir (Amazonlar, Artemis).

(2) NiTELiĞi VE EFSANESİ
Bütün bu isim ve sıfatlardan anlaşıldığı gibi, tanrıça doğayı bütün canlılığı, verimliliğiyle simgeleyen evrensel bir nitelik taşımaktadır. Toprak ve bereketin kaynağında olmaktan başka, her türlü uygarlığın da etkeni olarak daha sonraki dönemlerde, Efes Artemis’inde görülen kuleli taçları başında taşımakla bir de meter turrita ya da turrigera (Lat. kuleli ya da kule taşıyan ana demektir) olur. Romalıların Magna Mater (Büyük Ana) diye andıkları tanrıça analık vasfını da yalnız insan alanında değil, doğal ve evrensel bir ilke olarak canlandırır.

Aslında bir tek efsanesi vardır, bu efsanede hem tanrıçada analık kavramının nasıl anlaşıldığı dile gelmekte, hem de tapımının biçimi saptanmaktadır: Tanrıça Attis (ya da Attes) adlı bir delikanlıya tutkundur (Agdistis), onu Pessinus kralının (kimi kaynaklarda kral Midas’ın) kızıyla evlenmek üzereyken düğün yerinde birden karşısına dikilerek çıldırtır ve kendi kendini hadım etmesini sağlar. Attis kendi kestiği hayalarından akan kanla toprağı sular, bitkilerin fışkırmasına yol açar ve bir çam ağacına dönüşür.

Toprak-bereket efsanelerinin hepsinde, özellikle Adonis mythos’unda (Adonis) görülen bu ölme-dirilme motifi, Kybele kültünde birtakım vecit, kendinden geçme ve esrime hallerine kanşmakta ve Ana Tanrıça tapımının özünde olan bir çeşit kurban töreniyle gerçekleşmektedir. Attis erkekliğini keserek kendini nasıl tanrıçaya kurban ettiyse, Kybele’nin başrahibi de kanlı bir törenle kendi eliyle kendini hadım etmek zorundaydı. Attis efsanesinde simgelendigi gibi, akan kan ve yitirilen erkeklik gücü daha evrensel bir nitelik kazanarak bereket ve canlılığın daha geniş bir alana, yani bütün doğaya geçmesini sağlamaktadır. Gizemli cümbüşler, şenlikler arasında yapılan bu eylem gene Anadolu’ya özgü ve bazı tarikatlarda bugün başka biçimde de olsa yaşayan bir törenin ilk örneğidir.

(3) TAPIMI VE TARİHİ.
Yazılı kaynaklar bize Kybele’nin Pessinus’taki tapımı üstüne ayrıntılı bilgi verir. Tanrıçaya orada bir idol biçiminde tapınılırdı. Bu idol bir “diopetes” yani gökten düştüğü ileri sürülen bir meteorit, bir kara taştı. Pessinus’taki tapınağı siyasal güçlerden büsbütün bağımsız bir din merkezi olarak yönetilirdi. Bu dinsel yönetimin başında iki başrahip bulunur, bunların biri Attis adını taşır, Megabyzos adıyla anılan ikincisi dışardan gelme olması şart koşulan bir yabancıydı. Bu iki kral-rahibin Attis efsanesinde anlatıldığı gibi erkekliklerini tanrıçaya adamış olması gerekiyordu. Galloi diye anılan öbür rahiplerin de vecit halinde hadım edilmeleri töredendi. Phrygia’da yerli bir kült olduğu bütün kaynaklardan belli olan bu rahip devleti özekligini bögeye gelip yerleşen bütün yönetimlere karşı korumuştur. Gerek Komana’da, gerekse Pessinus’taki tapım merkezleri Hititlerin Anadolu’da kurdukları egemenlik döneminde büyük Hitit kralıyla iyi ilişkiler kurmuş, rahip krallar büyük kralın siyasal yönetimini tanımakla birlikte onun din merkezlerine karışmasına hiçbir zaman izin vermemişimin Phrygia dışardan gelme ulusların iki kez saldırısına uğramıştır, biri İ. Ö. 1200 yıllarında Friklerin, ikincisi İ. Ö. 686 (ya da 676) sularında Kimmerlerin bölgeye yayılmasıdır. Her iki saldırıda da Ana Tanrıçanın tapım merkezi uluslarüstü niteliğini koruyarak bağımsızlığını ve din devleti olarak etkisini sürdürmek yolunu buluyor. Aynı süreç Efes’teki Artemision’da da görülür, İonyalı kolonistler din merkezine dokunmak şöyle dursun, burada egemen olan tanrıçayı benimseyip tapımını sürdürürler. Friklerle tanrıçanın kaynaşması dikkati çeken bir süreçtir: Ana Tanrıça kültünün yerli olup Phrygia bölgesini ele geçiren ve yöreye adını veren ulustan çok daha eski olduğu bütün kanıtlardan anlaşıldığı halde, tanrıça bu yeni siyasal gücü ve etnik topluluğu öylesine etkilemiş ki, tarihe Kybele bir Phrygia tanrıçası olarak geçmişti. Phrygia krallarından Midas’ın da, Marsyas’ın da Ana Tanrıça ile yakın ilişkileri tarihe geçmiştir. Midas tanrıçanın oğlu olmakla, Pessinus’taki tapınağını kurmakla övünüldü. Kimmerler de Phrygia devletini yıkar, ama Ana Tanrıça kültünü ortadan kaldıramazlar. Tersine bu tapım daha çok Lydia yöresine kaydıktan sonra, Metragyrtoi diye anılan dilenci rahipler Akdeniz çevresine yayılır ve birer misyoner gibi davranarak Ana Tanrıçanın mistik ve gizemli dinini dört bir yana tanıtırlar. Öyle ki Ana Tanrıça kültü Phrygialılardan çok eski olduğu halde, bu dini benimseyen bütün ülkeler onu bir Phrygia tanrıçası olarak tanırlar. Nitekim Yunan ve Roma çağında Kybele kültü bütün töreleriyle Phrygia uygarlığına özgü bir belirti sayılır.

Klasik çağlarda Yunanistan’ın ve Anadolu’nun dört bir yanına dağılan Phrygia köleleri ve dilenci rahipleri hor görüldüğü oranda gizemli bir din ve kültünün temsilcileri olmakla saygı ve gıpta ile karşılanırlar, çünkü Phrygia evrensel bir dinin merkezi olduğu kadar Yunanlılara yön veren bir sanatın, müziğin ve bir de yaşam biçiminin, kılık kıyafetin kurucusu, öncüsüdür. Phrygia uygarlığı Ege kıyılarını kapladıktan sonra, Phokaialılarla Fransa’ya kadar da yayılır, Marsilya’yı kuran göçmenlerin yeni yurtlarına taşıdıktan törelerin arasında bugüne dek Fransa cumhuriyetinin benimsediği Phrygia başlığı da yok mudur? Phrygialı olmak kültür bakımından yetkin, üstün olmak anlamına gelir ve bu Roma imparatorluğu çağına kadar süregelecektir.

İlyada’da Kybele’nin adı hiç geçmediği halde, Phrygialılardan söz edilir: Bunlar Troya savaşında Troyalılara yardıma gelir (İl. II, 862):

Askanios yönetir Phrygia’lıları,

uzak Askania ‘dan gelmişlerdir onlar…

Askania Limne hem Gemlik, hem de Burdur gölünün adıdır. Uzak Askania dendiğine göre bu savaşçıların geldiği yöre Burdur bölgesi olsa gerek. Ana Tanrıça üstüne en zengin buluntuları sağlayan Hacılar da Burdur’a yakın değil midir?

Phrygialılardan kral Priamos kendisi de söz eder, Helene’ye anlatır (İl. III, 184 vd.):

Eskiden bağlık, bahçelik Phrygia’ya

gitmiştim,

atları dörtnal giden bir sürü Phrygia’lı

görmüştüm…

Orduları yayılmıştı Sakarya ‘nın kıyılarına.

Amazonlar gelmişti hani, erkek gibi, işte o

gün,

aralarına savaş ortağı almışlardı beni…

Phrygia’nın bir Amazon saldırısına uğraması, Priamos’un da Phrygialıların yardımına koşması anlamlı, ama İlyada’dan sonraki metinlerde Troyalıların Phrygialı diye anılması büsbütün ilginç ve dikkat çekici bir yöndür. Bir kültür taşıyıcısı olarak Phrygialıların Troyalıları da simgelemek için kullanılmaları ne zaman ve nasıl başlar? Herhalde şairler, özellikle tragedya yazarları şiir dilinde bu iki ulus adını karıştırmışlardır, ama bu olay sonradan çok önemli sonuçlar doğurmuş, Roma’nın Aineas’ı kurucu ata olarak benimsemesiyle Phrygia uygarlığını da kültürünün kaynağı saymış, Ana Tanrıçanın da bu kültür göçüyle birlikte Roma’ya alınmasını sağlamıştır. Magna Mater’in Roma’ya nakli din tarihinde eşine rastlanmayan bir olaydır. Ondan önce Atina Ana Tanrıçayı çağırmış, kültünü sınırları içine almakla geçirdiği bir bunalıma çare bulunacağına inanmıştır: Peloponez savaşı denilen iki büyük Yunan şehrinin, Atina ile Sparta’nın amansız ve sonsuz savaşında Atina’lılar Phrygia’nın Ana Tanrıçasını getirterek şehirlerinde ona büyük bir tapınak kurmuşlar, onu Demeter’le birleştirip bir devlet tanrıçası olarak benimsemişlerdir. O sıralarda Delphoi tanrısı Apollon’un rahipleri bu olayı desteklemiş olacak: Tanrının kâhinleri, Sibylla’lar Anadolu’dan gelmeydi, iki tanrı ve iki din arasında bağlantılar tarih öncesi çağlara dek uzanmaktaydı (Sibylla).

Gene Sibylla kitaplarının önerisiyle Ana Tanrıça’nın Roma’ya getirilişi derin siyasal sonuçlar doğurmuştur. İ. Ö. 204 yılında Pessinus’taki meteortaşı törenle Roma’ya aktarılmış ve Palatinus tepesine tapınağı kurulan Magna Mater’in şerefine Megalensia denilen bayramlar kutlanmaya başlamıştır. Bu olay da kritik bir döneme rastlar: Roma Afrika seferlerine çıkmak üzeredir, imparatorluğu kurmaya yol açacak yayılma politikası yürürlüğe girmektedir. O sırada Roma’da bir taş yağmuru olur, halk heyecana kapılır, yeni ve daha köklü inançlara özlem duyulmaktadır. Magna Mater bu gereksinmeyi karşılamış olacak ki, yeni dini kutlamakta şairler ağız birliği ederler. Yeni efsaneler doğar: Ana Tanrıça taşını Tiber’den yukarı taşıyan gemi birden karaya oturur, o sırada Ana Tanrıçanın sesi duyulur: Temiz, afif ellerle şehre alınmasını ister, derken Claudia Quinta adlı bir kız ortaya çıkar ve tanrıçaya yakarır, kirletildiği, kız oğlan kız olmadığı ileri sürülmektedir, tanrıça afifligini kanıtlamak için gemisinin kendi eliyle çekilmesine izin versin. Gerçekten de öyle olur, Claudia halatları eline alır ve gemiyi Tiber’den yukarı Roma şehrine kadar çeker. Kybele’nin Phrygia’dan gelme tef, zil ve davul gibi çalgılarla, coşkun danslarla kutlanan törenleri, rahiplerinin hadım oluşu, Attis efsanesinin bu törenlerde ve gizemlerde yinelenmesi Roma şairlerini öylesine etkilemiş, esinlendirmiştir ki, Kybele-Attis efsanesini konu edindikleri şiirlerinde tanrıçanın Galli adlı rahiplerine atıfla “galliambus” diye coşkun bir vezin de uydururlar. Ama Ana Tanrıça sanat yönünde çığır açmakla kalmaz, Anadolu’nun kapılarını açmıştır, yalnız uygarlık ve kültür merkezi sayılan Anadolu’nun değil, bütün doğu Akdeniz çevresinin. Roma ile Anadolu arasında kültür köprüsü kurulmuştur, birkaç yıl sonra Romalı komutan Manlius, Sipylos eteğindeki Magnesia’da (Manisa) Syria kralı III. Antlokhos’u yenip Orta Anadolu’ya ordusuyla ayak basınca Romalıları Pessinus tapınağının rahipleri coşkun sevinç gösterileriyle karşılar. Bundan sonradır ki Roma Bergama krallığını miras yoluyla elde eder ve Anadolu’ya egemenliğini kurmakla bölgede çığır açıcı bir dönemin başlamasını sağlar. Denebilir ki Romalılara doğunun kapılarını açan Anadolu’nun yerlisi ve simgesi olan Ana Tanrıçadır. Onunla ilişki kurup Batı ile Doğu arasında köprü atmak ve kültürünün yoksun olduğu bir temeli kültür beşiği Anadolu’da arayıp bulmak Roma’nın siyasal dehasına bir örnektir. Başta Augustus olmak üzere imparatorların hepsi hiç tükenmeyen bir özü gelip Anadolu’dan almışlardır. Eşsiz bir uygarlık ve kültür temeline oturtmayı başardıkları kültürleri böylece hem italya’da, hem Anadolu’da geliştikçe gelişmiştir. Bunun simgesi de binlerce yıl öncesi gibi Roma’nın egemenlik çağında da gene aynı tanrıça, hangi adla anılırsa anılsın, Anadolu’nun büyük Ana Tanrıçasıdır.

Kydippe.
Kleobis’le Biton’un anneleri, Hera rahibesi (Kleobis).

Kydnos.
Kilikya’da bugün Tarsus çayı diye anılan ırmağın tanrısı. Ana tarafından İapetos’un torunu sayılır. Kydnos’un Parthenios adlı bir oğlu varmış, Kydnos ırmağının denize döküldüğü yerde bir şehir kurup ona Parthenia demiş. Bu şehir bugünkü Tarsus’tur.

Kyklopes (Kyklop’lar).
Türkçeye “Tepegöz” diye çevirebileceğimiz Kyklop’lar tek yuvarlak gözlü devlerdir. Yunan mythos’unda bu yaratıkların üç türünden söz edilir: Biri Gaia ile Uranos’un oğulları göksel Kykloplar, öbürleri Odysseia’da adı geçen Polyphemos gibi Sicilyalı Kykloplar, sonuncuları da kaynakları Lykia’da bulunan duvarcı Kykloplardır.

Birinci türden Hesiodos Theogonia’da şöyle söz eder (Theog. 139 vd.):

Sonra Toprak Kyklop’ları doğurdu, azgın

yürekli,

Brontes’i, Steropes’i ve belalı Arges’i

(ki bunlar vermiştir Zeus’a şimşekleri,

yıldırımı).

Her bakımdan tanrıya benziyordu bunlar

ama bir tek gözleri vardı alınlarında.

Yuvarlak tek gözlerinden geliyordu adları,

zorlu, başarılıydılar hep yaptıklarında.

Uranos’un yeraltına kapattığı bu devleri hemsoyları Yüzkollularla birlikte yeryüzüne çıkarır ve Titanlara karşı savaşta silah arkadaşı olarak kullanır.

Hades’e görünmez kılan başlığı, Poseidon’a da üç dişli yabayı veren bu devlermiş. Kykloplar üzerine başka efsaneler de anlatılır: Apollon Kykloplara düşman kesilir, çünkü oğlu Asklepios insanları ölümden kurtarıyor diye Zeus’un öfkesine uğrar ve Kyklopların yıldırımıyla öldürülür. Apollon baştanrı Zeus’a el kaldıramadığı için Kyklopları öldürmeye kalkışır. Zeus buna kızar, bir an oğlu Apollon’u Tartaros’a atmayı düşünür, sonra bu kadar ağır bir cezadan vazgeçip onu bir yıl için sığırtmaç olarak Admetos’un yanına yollar (Admetos, Asklepios, Apollon). Bu efsanede Kykloplar ölümsüz tanrılar değil, ölümlü yaratıklar olarak gösterilmiştir.

Sicilyalı Kykloplar önce Homeros’un Odysseia destanında, sonra da İskenderiye şiirinde sözü geçen yaratıklardır. Odysseia bunların yerlerini, yurtlarını Homeros destanlarına özgü kesinlikle belirtir: Kuzey italya ve Sicilya kıyıları ve adaları söz konusudur, nitekim Tepegöz masalları oralarda tutunmuş ve birçok yerlere Tepegözlerin, özellikle Odysseia’da sözü geçen Polyphemos’un adı verilmiştir (Polyphemos). Bu bölgenin yanardağ bölgesi oluşu, oralarda toprak altına kapatılan Tepegözlerin demircilikle uğraşan birer cin olarak canlandırılmalarına yol açmıştır: Bunlar Hephaistos’un işliğinde -tıpkı italya’da (XVIII) Akhilleus’un silahlarının yapıldığı bölümdeki gibi- demir döverler, maden işlerler ve tanrılara silah yaparlar. Tek gözleri ateşin karşısında kor gibi parlar, kraterlerden fışkıran kıvılcımlar onların örsünden fırlayan ateşlerdir, yersarsıntıları ve gürültüleriyle kendilerini belli ederler. Odysseia’da bunun tam tersine Kykloplar hayvancılıkla geçinen, koyun ve keçileri bol olan ağıllarda, mağaralarda yaşayan yamyam devler olarak gösterilir. Odysseus Kykloplar ülkesinde ve özellikle Polyphemos’un mağarasında yaşadığı serüveni en ufak ayrıntısına kadar anlatır (Od. IX, 105 -567).

Duvarcı Kykloplarsa Anadolu’da, Yunanistan ve Sicilya’da iri taşlarla örülmüş kyklopeen denilen ne kadar sur varsa, hepsinin yapıcıları sayılır. Bunlar ne cin, ne de tanrıdır, tarih öncesi çağlarda şehir kalelerini yıkılmaz, aşılmaz ve alınmaz duvarlarla çevirmek için efsanelik kralların, önderlerin emrine giren bütün bir ulustur. Efsane Kyklopların yardımıyla surlarını yaptıran krallar (Tiryns şehri için) Proitos ve (Argos şehri için) Perseus’tur. Öte yandan bu duvarcı Kyklopların Anadolu’nun Lykia bölgesinden gelme oldukları da efsanelerce belirtilir. Bütün bu kanıtlar bu tek gözlü devlerin yorumlanmasında Hitit kabartmalarının göz önüne alınması gereğini pekleştirmektedir. Halikarnas Balıkçısı’nın önerdiği bu görüş tutarlı görünmektedir:

Tek yuvarlak gözlü devler Hitit kabartmalarında profilden görülen kişiler olabilir, dev oluşları ve çok iri duvarların yapıcıları sayılmaları Anadolu’daki Hitit surlarının kayaya oyulmuş olmasıyla açıklanabilir. Kaldı ki efsane bu duvarcı devlerin Anadolu’dan gelme, dağ kayalıklarına mezarları kazmakla ün salmış Lykia’dan gelme olduğunu da ayrıca belirtmektedir. Bu sorunun efsane bakımından da, Anadolu ve özellikle Anadolu-Yunan ilişkilerinin aydınlığa çıkarılacağı bir gelecekte çözümlenebileceğine inanıyoruz.

Kyknos.
Kuğu kuşu anlamına gelen bu ad birçok efsanelik kişilerin adıdır:

(1) Poseidon’un bir oğlu. Efsanesi Troya’nın İlyada’dan önceki olaylarıyla ilgilidir. Troyalılardan yana olan Kyknos Akhaların boğaz kıyılarına çıkarma yapmalarına engel olmak istemiş ve Akhilleus’la çarpışmış. Ama babası tanrı olduğu için Kyknos’un derisine silah işlemiyormuş. Akhilleus onu kalkanla ite ite bir kayanın altına kadar getirmiş, orada ezmeye çalışmış. Poseidon da oğlunu bir kuğu kuşuna çevirip kurtarmış.

(2) Poseidon’un Kyknos adında bir oğlu daha varmış, Troya’nın güneyinde, Bozcaada’nın tam karşısındaki bir şehrin kralıymış. Adanın o zamanki adı Leukophrys’miş. Anası bu Kyknos’u doğurunca deniz kıyısına bırakmış, bebeği bir kuğu kuşu büyütmüş.

Kyknos sonraları Laomedon’un bir kızıyla evlenir ve Tenes adlı bir oğlu, bir de kızı olur. Karısı ölünce Kyknos başka bir karı almış, ama üvey annesi Kyknos’a iftira etmiş, Kyknos da buna inanmış, oğlunu bir sandığa kapatarak denize atmış. Tenes Bozcaada’ya çıkmış, sonraları adını vermiş Leukophrys adasına. Kyknos bir süre sonra oğlunun suçsuz olduğunu anlamış ve iftirayı yapan karısıyla ona tanıklık eden kavalcıyı gereğince cezalandırmış, sonra da Tenedos adasına oğluyla barışmaya gitmiş, ne var ki Tenes babasının kıyıya bağladığı ipi bir keserle kesip gemisini açığa atmış (Tenes). Efsaneye göre Tenedos adasına kavalcıların gelmesi de yasak edilmiş.

(3) Tanrı Ares’le Pelias’ın kızı Pelopeia’nın oğlu. Kyknos, zalim bir eşkıya imiş, Delphoi’ye gelen yolcuları durdurur, öldürür ve ölülerini babası Ares’e sunarmış. Apollon bu işten bıkmış ve yiğit Herakles’i Kyknos’la çarpışmaya göndermiş. Herakles eşkıyanın hakkından gelmiş, ama Ares oğlunun öcünü almak üzere yeryüzüne inince, onu da kalçasından yaralayarak Olympos’a dönmeye zorlamış.

(4) Phaethon’un arkadaşı Kyknos adlı bir adam varmış, Phaethon ölünce öyle güzel bir sesle ağıt yakmış ki Apollon tanrı onu kuğu kuşuna döndürmüş. Kuğu kuşlarının ölmeden ötmesi de ondanmış.

Kylabras.
Lykalı bir çoban. Phaselis (Tekirova) şehrinin kurulacağı yerde tarlaları varmış, oraya şehir kurmaya gelen Lakios bu tarlaları tuzlu balık karşılığında satın almış (Lakios). Sonraları Phaselis halkı Kylabras’a bir tapınak kurmuş, sunu olarak da tuzlu balık adarlarmış Kylabras’a.

Kyrene.
Kyrene, Peneus ırmağının torunu olan Tesalyalı bir nympha’dır. Pindos dağının eteklerinde sürüleri bekler ve öyle güçlü kuvvetlidir ki, vahşi hayvanlarla boy ölçüşür. Günün birinde silahsız olarak bir aslanla dövüşüp onu alt edince, güreşe tanık olan Apollon Kyrene’ye âşık olur. Hemen Kentaur Kheiron’a gidip bu kızın kim olduğunu Öğrenir ve Kyrene’yi altın arabasına bindirdiği gibi Libya’ya kaçınr. Orada Kyrene adını alan bir altın saraya yerleştirir. Kyrene’nin Apollon’dan bir oğlu olur, Aristaios adlı bu çocuğu Hera tanrıçayla Toprak Ana büyütürler (Aristaios).

Kythera’lı.
Aphrodite’ye verilen bir ek ad. Tanrıçanın denizin köpüklerinden doğunca ilk vardığı yer Kythera adası olduğu için (Aphrodite).

Kyzikos.
Kapıdağ yarımadasının batı koyunda bulunan Kyzikos şehri (bugün Balkız) ilkçağda Marmara’nın en zengin ve işlek limanlarından biriydi. Kurucusu Kyzikos’un efsanesi Argonaut’lar seferiyle ilgili olarak anlatılır (Argonaut’lar). Kyzikos tanrı Poseidon’dan türemiş olan Dolionların kralıymış. Argonaut’lar şehre geldiklerinde kral, kâhin Merops’un kızı Kleite ile yeni evlenmişmiş. Kyzikos Argonaut’ları iyi karşılamış, yedirmiş, içirmiş, yanlarına bol kumanya da vererek ugurlamış. Ne var ki Argo gemisi yola çıktıktan sonra büyük bir fırtınaya tutulmuş, gece vakti bir karaya varmışlar, ne bilsinler ki orası az önce ayrıldıkları Dolionların ülkesi dir. Dolionlar bunları korsan sanarak saldırı ya geçmişler, kıyasıya bir savaş olmuş, savaşa kral Kyzikos da gelip katılmış ve İason’un elinden can vermiş. Sabah olunca bir de bakmışlar ki korkunç bir yanılgıya düşmüş herkes. Argonaut’lar üç gün, üç gece yas tutmuşlar Kyzikos’un ölüsüne, sonra törenle gömmüşler onu. Bu arada Kleite kederinden asmış kendini. Kyzikos’un kral olduğu şehre de adı verilmiş Kleite’nin ölümüne nympha’lar o kadar ağlamışlar ki, gözyaşlarından bir kaynak fışkırmış, ona da Kleite adı verilmiş. İlginç bir nokta da şu ki, Argonautlar efsanesinde Kyzikos’tan ayrılmadan önce gemicilerin şehre hâkim olan Dindymos (Kapıdağ) üstüne bir Kybele heykeli diktikleri ve fırtınayı ancak bu yoldan dindirebildikleri söylenmektedir.

Hakkında kutsalsozluk

Şuna da bir bak

B

Babys. Tanrı Apollon’la flüt yarışmasına girişen satyr Marsyas’ın kardeşi. Babys de kaval çalarmış, ama onun …

online alışveriş 

Web Tasarım  

Web Tabanlı Yazılım

Web Tabanlı Program

E-Ticaret sitesi fiyatları  

E-Ticaret sitesi  

sanal ofis  

sanal ofis ankara  

sanal ofis ankara  

Sanal ofis  

Hazır ofis ankara  

Kiralık ofis  

Sanal ofis  

Kiralık ofis  

Sanal ofis  

Yasal adres ankara  

Sanal Ofis  

Sanal ofis  

Sanal ofis Ankara  

Ankara sanal ofis  

Sanal ofis  

Sekreterlik hizmeti  

Sanal ofis  

Sanal ofis  

Sanal ofis Ankara  

Sanal ofis  

Sanal ofis Ankara  

sanal ofis ankara  

sanal ofis  

hazır ofis kiralama  

sanal ofis kiralama  

raf sistemleri  

sanal ofis   hazır ofis kiralama  

sanal ofis kiralama  

sanal ofis ankara  

sanal ofis ankara